Ortalama 40 kilometrelik bir yürüyüşten sonra üs bölgesi olarak konuşlanacakları köye ulaşmak üzerelerdi. Elektrik ve sokak ışıkları yoktu. Asfalt yola EYP döşenmiş olabileceği ihtimaline karşı araziden ilerliyorlardı.
Sıfır ses, sıfır görüntü; sadece önündeki ve arkasındaki adamın yürüyüşlerini takip eden tam teçhizatlı bir yürüyüş. 60 kiloluk yük, yorgunluktan sırtında Seyit Onbaşı misali 200 kilo gibi hareket ediyormuş gibi hissettiriyordu. Sular tükenmişti. Yiyecek sınırlıydı ve son üç gündür neredeyse hiçbir şey yememişti. Köye giriş yaptıklarında kan ter içinde kalmış, sırılsıklam kamuflajlarını çıkarmak için emir bekliyordu. Başından kompozit miğferi çıkardığı an bütün yükün bir anda kalktığını hissetti.

Henüz yorgunluğu atmaya başlayıp arkadaşından aldığı sıcak suyu yudumlayacağı sırada üstlerine havan atışları yapılmaya başladı. Yarım saat kadar önce yürüdükleri yolda izlendiklerinden bihaberlerdi; neyse ki teröristler ancak toparlanabilmiş ve köye giriş yaptıktan sonra atışa başlayabilmişti. Dört-beş kilometre mesafenin terör yerleşkesi olduğunu anlamışlardı ama ellerindeki silahlar karşılık verebilmeyi imkânsız hâle getiriyordu. Yapabilecekleri tek şey gözetleme yapmak ve isabet almamak için dua etmekti. Atışlar sabah gün aydınlanıncaya kadar devam etti.
Dört-beş hafif yaralı dışında herhangi bir zayiat yoktu. Açlıktan, susuzluktan ve yorgunluktan adım atacak halleri kalmamış gibiydi. Bir çözüm bulmalılardı. Arkadaşına, “Kalk, bir sağa sola bakınalım, köy yeri sonuçta illa ki yiyecek bir şeyler buluruz,” dedi. Komutandan izin alıp çok fazla uzaklaşmadan boşaltılmış köyde bir evin kiler odası gibi yapısına girdiler. Biraz bakliyat, baharatlar ve kocaman bir kazanın olduğunu görünce yüzlerindeki tebessüm, annesini kaybedip tekrar bulmuş bir çocuk gibi birbirlerinin gözlerine bakıp kahkaha atmalarına sebep oldu. O kadar açlık çekiyorlardı ki hiç bombardıman olmamış gibi bir an önce kazanda pirinç kaynatmak istediler. Ateşi yakıp kazanın başında beklemeye başladıkları esnada atışlar tekrar başladı. Evler kerpiçtendi. İsabet gelmesi hâlinde yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Pilav pişmişti. Tabaklara koymaya gerek duymadan düşen havanlar eşliğinde yemeye başladılar. Tam o sırada tahta kapı açıldı ve komutanları bağıra çağıra girdi. “Ne yapıyorsunuz lan burada?” diye sordu. Sıcacık pilavı görünce kendine hâkim olamayıp o da yemeye başladı. Mutlulukla pilavı kaşıklarken “Dikkat, çok yakın!” diye bir bağırış duydu ve bir anda irkilerek uyandı.
Etrafına bakındı, "Ah, lanet rüyaymış," diye içinden geçirdi. Saate baktığında henüz dört sularıydı. Sütlaç kulaklarını dikmiş "Ne oldu?" der gibi yüzüne bakıyordu. Kalktı, elini yüzünü yıkadı ve aynada kendine baktı. Gözleri kan çanağı olmuştu. Tekrar uyumadan önce bir sigara sarıp yaktı. Bir su içti ve tekrar yatağına döndü.
Geçmişin geçmiş olması için zamanın geçmesi yetmez.
-Amin Maalouf
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar