Es-selamu Aleyküm.
İnsanı içten yiyip bitiren ve çekilmez biri haline getiren, insan ilişkilerini bozan 'kibir' mevzusunu anlattıktan sonra, tevazu ve hilmde dünyaya örneklik sunan Efendimiz'in (sav) hayatından kesitler aktarmak, yumuşak huylu ve erdemli olmanın sunduğu güzel bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Beraber okumak ister misiniz?

Okuma süresi: (Toplam 4979 Kelime) 41 dakika 30 saniye.
Konu Başlıkları;
- Yeryüzünde En Mütevazi İnsan Hz. Muhammed (asm)
- Allah (subhanehu ve teala) Yükseltir
- Peygamber Efendimiz'in (sav) Eşşiz Tevazusu
- Kendisi İçin Ayağa Kalkılmasını İstemezdi
- Övülmekten Hoşlanmazdı
- Ashabının Durumlarıyla İlgilenirdi
- Adiyy b. Hâtim'in Müslüman Oluşu!
- Onlardan Biri Gibiydi
- Ümmetini de Tevazuya Davet Ederdi
- Hz. Peygamber’in (sav) Yaşayışı Gayet Sade İdi
- Rasûlullah’ın Hane-i Saadetleri
- Hz. Ömer’i Ağlatan Manzara
- Hanımlarının Dünyalık İstemeleri
- Ashabın Durumu
Yeryüzünde En Mütevazi İnsan Hz. Muhammed (asm)
"Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünki sen ne yeri yarabilir, ne de boyca dağlara erişebilirsin." (1)
Biliriz ki enaniyet insana büyük kayıplar yaşatır. Bir de enaniyetin zıddı olan mütevaziliği yani alçak gönüllülüğü düşünürsek bize kazandırdıklarını anlayabiliriz.
Elbette bu konuda tek rehberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)'a bakmak gerekir!

Yeryüzünde “EN MÜTEVAZİ” insan: HZ. MUHAMMED (asm) başlığıyla size Efendimiz'in (asm) yaşamından kesitler sunmak istiyoruz.
Peygamber Efendimiz’in (asm) tevazusu kimsede bulunmayacak kadar büyük ve emsalsizdi. Zira O (asm) o kadar alçak gönüllü idi ki; kendisinin övülmesinden hiçbir zaman hoşlanmadı.
İbn-i Abbas’tan rivayet edilmiştir:
“Hz. Muhammed (asm), kral bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında bırakıldı da O (asm), kul bir peygamber olmayı tercih etti.” (2)
İbn Abbâs'ın işittiğine göre, Ömer (ra) minberde şunları anlatmıştır: “Ben Peygamber'i (sav) şöyle buyururken işittim:
"Hıristiyanların Meryem oğlunu (İsa'yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah"ın kuluyum. Onun için bana "Allah"ın kulu ve resûlü" deyin.” (3)
Ashab-ı Kiram'ın kendisine hürmeten kullandığı bazı ifadeleri düzelten Allah Rasülü (s.a.s.), bir defasında kendisini "Ey kainâtın en hayırlısı!" diye çağıran kişiye dönmüş ve "O, İbrahim'di" demiştir. (4)
Başka bir rivâyette "Beni Yunus b. Matta'ya üstün tutmayın. Peygamberler arasında tafdil (daha faziletli olduğunu söyleme) yapmayın. Beni, Musâ'dan daha hayırlı görmeyin. Ben şüpheye düşme hususunda İbrahim'e göre daha zayıfım. Yusuf'un kaldığı kadar hapiste kalsaydım kralın dâvetine hemen uyardım." (5) ifâdeleriyle kendisine aşırı ta'zimde bulunulmasını yasaklamıştır. (6)
Risale online, Kibir ve Enaniyet (7)
Şair bir beytinde insanın kıymetinin yükselmesi için mütevazi olması gerektiğine işaret ederek şöyle der:
"İrtifâ-i kadr içün lâzım tevâzu’ âdeme.
Şemsi gör kim sâyesin salmış ayaklar altına."
Yani;
"İnsanın değerinin artması için evvel emirde kendisine tevazu lazımdır.
Sen güneşe bak ki gölgesi ayaklar altında amma kendisi en tepede."
(8)
Yüce dinimiz İslâmiyet ahlâkî güzellikler manzumesidir. Sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde peygamber olarak gönderiliş gayesinin güzel ahlakı tamamlamak olduğunu beyan etmiş, bunu da söz, fiil ve takrirleriyle ortaya koymuştur. (9)
Dinimizin emrettiği güzel ahlâk esaslarından biri de tevazudur. Tevazu, kibrin zıddıdır. Kibir; insanın kendisini üstün görmesi, başkalarına da küçümser gözlerle (hâkir görmek) bakarak gururlanmasıdır. Tevazu ise alçak gönülülük ve kendini olduğundan daha aşağı göstermektir.
Tevazunun yokluğuna tekebbür/büyüklenme, aşırı derecesine de yaltaklanma denir. Dinimizde ise her ikisi de makbul değil, esas olan tevazulu ve alçak gönüllü olmaktır.

Allah (subhanehu ve teala) Yükseltir
Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın kullarına karşı tevazu göstereni Allah yükseltir. Büyüklük taslayanı ise zelil kılar" (10)
Peygamber efendimizin bu ve benzer hadis-i şeriflerinden ilham alan edib ve şâirlerimiz tevazunun güzelliğine, kibrin/büyüklenmenin kötülüğüne dikkatimizi çekmişlerdir.
Bunlardan Muallim Nâci tevazu sahibinin değerinin artacağını şöyle belirtmiştir;
"Hak, tevazu edenin kadrini terfi eyler." (11)
Bir şairimiz de, bitki tohumunun yere düşmeyince Hakkın feyzine mazhar olmayacağını, mütevazı olanı Allah'ın rahmetinin büyüteceğini belirtmiştir;
"Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyecek hâke nebât
Mütevâzı olanı rahmet-i Rahman büyütür."
Yani;
"Tohum toprağa düşmeden feyze kavuşamaz, (çimlenme olmaz)
Mütevazi olanı (kibirden uzak olanı) Rahman’ın rahmeti büyütür."
(Sahibi bilinmeyen bu mısralar Samiha Ayverdi Hanımefendi'nin konuklarını karşıladığı odanın girişinde, duvarında anlam kazanmış hattat Aziz Efendi'nin kaleminden...)
Başka bir şairimiz de, mütevazı olanlara âlemde herkesin baş eğeceğini, nitekim yerde serili olan seccade üzerine herkesin secde ettiğini belirterek şöyle der:
"Tevâzu’ ehline âlemde herkes serfürû eyler
Durur seccâde yerde lîk halkın secde-gâhıdır"
Yani;
"Tevâzu’ sahibine dünyâda herkes baş eğer
Durur seccâde yerde ama halkın secde yeridir"
(12)
Toprak tevazu sembolüdür. Onun için Hz. Mevlânâ: "Tevazuda toprak müsamahada deniz gibi ol" demiştir.
İran’ın ünlü düşünürü Şeyh Sa’dî der ki:
“Ey insan! Cenabı Hak seni topraktan yaratmıştır. Toprak gibi gönülsüz mütevazı ol. Madem ki topraktan yaratıldın, ateş gibi haris, cihanı yakıcı, inatçı olma. Korkunç ateş başçekti, yükseldi, sivrildi. Toprak ise tevazu gösterdi. Ateş yükseldiği (kibirlendiği) için ondan şeytan yaratıldı. Toprak tevazu gösterdiği için ondan Adem yaratıldı." (13)
Mevlânâ der;
"Taş yeşermez gelmiş olsa nevbahar.
Toprak ol da bak, nasıl güller açar.
Taş gibiydin çok gönül kırdın, yeter!
Toprak ol, üstünde hoş güller biter."
(14)
Abdullah Vâssâf ise bunu şöyle ifade eder:
"Her âcize şefkat et şefi’ ol.
Mahlûka tevâzu et refi’ ol."
Yani;
"Güçsüzlere şefkatli ve onları kollayıcı ol.
İnsanlara karşı alçakgönüllü davran yüce ol." (15)

"Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler. Rahim (akrabalık bağı) Rahmân'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar, kim de koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır." (16)
Tevazu sahibi olmak bir fazilettir. Olgunluğun ve güzel ahlâkın nişanesidir, insanı yüceltir ve kemâle ermesinde yardımcı olur. Allah'ın ve yeryüzündekilerin sevgisini celbeder. Mütevazi insanları Allâh-u teala sevdiği gibi melekler de sever, insanlar da sever. Kibir ise insanı alçaltır, esfel-i safiline (aşağıların aşağısı) çeker. Makam, mevki veya servet sahibi olup ta mütevâzi olanlar ise pek azdır. Genellikle dünya nimetleri insanarı azdırır ve şımartır. Özellikle büyük beldelere hükmedenler içerisinde tevazulu kimse yok denecek kadar azdır.
Kur'ân-ı Kerim mealinde şöyle buyrulur;
"Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.
Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik." (17)
[Bize göre “Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) indirdik” ifadesiyle şu gerçek ortaya konmaktadır: İman etmeyen ve sâlih amel (iyi, erdemli, dünya ve âhiret için yararlı işler) yapmayan kimseler, Allah Teâlâ’nın insana verdiği, onu yaratılmışların en mükemmeli kılabilecek imkânları verimli ve doğru bir şekilde kullanmadıkları veya kötüye kullanmış oldukları için, hayatın başlangıç noktasından ileriye doğru gitmek, kesintisiz gelişme ve ecir alma imkânından yararlanmak yerine geriye, insandan geri canlılar âlemine doğru gitmiş, alçalmış olacaklardır.] (18)
Peygamber Efendimiz'in (sav) Eşşiz Tevazusu
Yüce Peygamberimiz alışılmış olan bu hale iltifat etmemiş, daima kibir ve büyüklenmeden uzak durmuş, tevazunun en güzel örneklerini vermiştir. Tevazu/alçak gönüllülük onun en belirgin sıfatlarından biriydi. Kendisi peygamber olup duası makbul olduğu halde ashabından kendisi için dua etmelerini isterdi.
Hz.Ömer (r.a.) dan şöyle rivayet edilmiştir: “Resûlullah (s.a.v.)'den umre için izin istedim. Bana izin verdi ve:
“-Kardeşciğim, bizi de duadan unutma." buyurdu. Bana öyle bir söz söylemiş oldu ki onun yerine bütün dünya benim olsa o kadar sevinmezdim.” (19)
Peygamber efendimiz kral peygamber olmakla kul peygamber olmak arasında serbest bırakılmış, O, kul peygamber olmayı tercih etmişti. Bunun üzerine İsrafil (a.s.) ona: “Şüphesiz ki Allah tevazu gösterdiğin şeyi de sana verdi. Kıyamet günü ademoğlunun efendisi sensin. Yerin kendisi için yarılıp kabrinden ilk çıkacak ve ilk şefaat edecek olan da sensin.” demiştir. (20)
Peygamber efendimiz heybetli, yani korku ve saygı uyandıran bir görünüşe sahipti. Onu ilk defa görenler mehabetinden (saygınlık) dolayı titrerlerdi. Bir adam, Mekke’nin fethi gününde titreyerek Resûlullah (sav)’in yanma geldi. Onun titrediğini gören Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Sâkin ve rahat ol. Ben kral değilim. Kavut yiyen Kureyş’li bir kadının oğluyum." (21)
Resûlullah (sav) genellikle kendi işlerini kendi görmeye çalışır, kimseye yük olmak istemezdi. Ayakkabısını kendi tamir eder, elbisesini yamar, ev işlerinde ailesine yardım ederdi.
Hiç şüphesiz ki Resûlullah'ın bu tevazusu, şefkat ve merhametinin eseri idi. Şefkat ve merhametten yoksun olanlar, tevazudan da mahrumdurlar. Onun için Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim mealinde Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurmuştur:
"Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin! Onlardan yana üzülme, müminlere karşı da alçakgönüllü ol!" (22)
"Sana uyan müminlere kol kanat ger." (23)
Kendisi İçin Ayağa Kalkılmasını İstemezdi
Resûlullah (sav) hayatında son derece mütevazi idi. Bunu onun her hareketinde görmek mümkündür. Bir meclise girildiğinde başköşeye geçmez, orada boş olan yer neresi ise oraya otururdu. Kendisi için ayağa kalkıp tazim edilmesini istemezdi.

Bu konuda Ebû Umâme el- Bâhili (r.a.)’dan şöyle rivayet edilmiştir:
Birgün Resûlullah (sav) âsâsına dayanarak yanımıza geldi. Biz kendisi için ayağa kalktık. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Acemlerin bir kısmının diğerlerine ta’zim edip ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayınız." (24)
Bir defasında da “Kim insanları kendisi için hazırola (el pençe divan durmak) geçmesinden hoşlanırsa, ateşten yerini hazırlasın.” buyurdular. (25)
Hz. Peygamber’in ashabı, Peygamber’imizi o kadar çok severlerdi ki, onların gözünde ve gönlünde hiçbir şahıs onun kadar yer işgal etmezdi. Buna rağmen, onu gördükleri zaman, hoşlanmadığını bildikleri için, ayağa kalkmazlardı. Oysa büyükler için, ilim ve fazilet sahibi kimseler için ayağa kalkmak caizdir, bu, dinin ruhuna ters düşmez.
Nitekim Peygamber efendimiz Ensar’ın büyüklerinden biri olan Sa’db. Muaz gelirken onlara: “Efendiniz için ayağa kalkınız.” buyurmuştur. (26)
Hz. Aişe validemizden gelen rivayet edildiğine göre, kızı Hz. Fatıma validemiz yanına geldiği zaman Peygamber Efendimiz ayağa kalkar, elinden tutar, alnından öper ve kendi yerine oturturdu. Peygamber Efendimiz kızı Fatıma validemizin yanına geldiği zaman da Fatıma validemiz kalkar, elinden tutup öper ve kendi yerine oturturdu. (27)
Övülmekten Hoşlanmazdı
İnsan yaratılışı gereği övülmekten, başkalarının kendisini methetmesinden ve hürmet göstermesinden, alkışlanmaktan hoşlanır. Ama Peygamber Efendimiz (sav) öyle değildi. O, ashabının kendisini methetmelerinden, aşırı derecede övmelerinden hoşlanmazdı ve buna mani olmaya çalışırdı.
O, ashabına şöyle derdi: "Hristiyanların Hz. Îsâ’yı övmede aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırı gitmeyiniz. Ben sadece bir kulum. Benim için Allah’ın kulu ve Resûlü deyin." (28)

Yahûdiler ve Hristiyanlar peygamberlerini övmede aşırı gitmişler, hatta peygamberlerine Allah’ın oğlu diyerek şirke düşerek, tevhid inancından uzaklaşmışlardır. Kur’an-ı Kerim’de onların bu batıl inançları şöyle ifade edilir:
"Yahudiler “Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler, hıristiyanlar da “Mesîh (Îsâ) Allah’ın oğludur” dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar!"
"Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı’ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka tanrı yoktur; O yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır."
(29)
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Müslümanlardan biri ile Yahudilerden biri aralarında münakaşa edip küfürleştiler. Müslüman öbürüne:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun!" diye yemin etti. Yahudi de: "Musa aleyhisselam'ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun!" diye yemin etti. Derken, o böyle der demez, Müslüman elini kaldırıp Yahudi'ye bir tokat vurdu. Yahudi de doğruca Aleyhisselâtu vesselâm'a gidip hadiseyi haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Beni Hz. Musa'ya üstün kılmayın! Çünkü insanlar hep bayılacaklar. İlk kalkan ben olacağım. Ben ayılınca Hz. Musa'yı Arş'ın bir ucundan tutmuş göreceğim. Bilemiyorum. O, bayılıp hemen ayılanlardan mıdır, yoksa Allah'ın istisna ettiklerinden midir?" buyurdu." (30)
Peygamber efendimizin oğlu İbrahim vefat ettiği zaman güneş tutulmuştu. Bunu gören halk: "Güneş İbrahim öldüğü için tutuldu, Resûlullah’ın matemine o bile iştirak ediyor." diye konuşmaya başlamışlardı. Bunu işiten Resûlullah Efendimiz onlara hemen şöyle hitabetmiştir:
“Ay ve güneş Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren alâmetlerdir. Bunlar hiç kimsenin ölümünden veya yaşamasından/doğmasından dolayı tutulmazlar. Ay veya güneş tutulmasını gördüğünüz zaman, açılıncaya kadar namaz kılın, dua edin.” (31)
Muavviz b. Afrâ’nın kızı Rubeyyi’ (r.a.) anlatıyor: Ben evlenince zifafa girdiğimiz akşamın sabahında Resûlullah (sav) geldi, kilimimin üzerine oturdu. O esnada kız çocukları def çalıyorlar ve babalarımızdan Bedir gazvesinde şehit olanlarla ilgili şiirler okuyorlardı. Onlardan biri: “Aramızda yarın ne olacağını bilen bir Peygamber vardır." mısrasını da okudu. Bunu hoş karşılamayan Peygamber Efendimiz: "Onu bırak, daha önce okuduğun gibi okumaya devam et." buyurdu. (32)
Bir diğer rivayette dedi ki: Gelin olduğum gecenin sabahında Allah'ın Resulü (sav) yanıma geldi, yanımda iki kız çocuğu şarkı söylüyor, Bedir Savaşında öldürülen atalarıma ağıt yakıyorlardı. Sözleri arasında' Aramızda yarını bilen Peygâmber' diyorlardı. Allah'ın Resulü: 'Bu sözü söylemeyin, yarın ne olacağını Allah'tan başka kimse bilmez!' dedi." (33)
Ashabının Durumlarıyla İlgilenirdi
Peygamber Efendimiz bütün insanlara büyük değer verir, hür ve köle kim olursa olsun herkesin davetine icabet eder, insanlar arasında ayrım yapmazdı. Bundan dolayı da herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Güler yüzlü, nazik ve kibar tabiatlı, ince ve hassas kalbliydi. Katı yürekli ve dar düşünceli değildi. Hiç kimseye karşı kaba davranmazdı, kaba davranan insanları da sevmezdi. (34)
Hz. Peygamber yoksul ve düşkünlerin işlerini görünceye kadar onlarla yürümekten ve istedikleri yere gitmekten çekinmez; kaba yünden yapılmış elbiseler giyer ve kölelerin arpa ekmeğinden hazırladıkları davetlerine katılırdı. Hastaları ziyaret eder cenazelerde bulunurdu. (35)
Bir defasında bir bedevi Hz.Peygamber namaz kılarken onun eteğinden çekip, “Bazı ihtiyaçlarım var, onları yerine getir. Sen namazı bitirene kadar unuturum” dedi. Bu bedevinin bir peygambere karşı oldukça kaba sayılacak davranışına, bakın, Hz.Peygamber nasıl bir karşılık verdi: Hz. Peygamber namazı bıraktı, bedevinin isteklerini yerine getirdi, namazı sonra tamamladı. (36)
“Ensarı ziyaret eder, çocuklarına selam verir ve başlarını sıvazlardı.’’ (37)
Beşerî münasebetlerde nezaket kurallarına son derece dikkat ederdi. Bir ihtiyacı için kendisine gelerek oturup derdini anlatan kimse kalkıp gitmedikçe Resulallah (sav) kalkıp gitmezdi. Onu dikkatle dinler, mümkünse ihtiyacını yerine getirmeye çalışırdı.
Adiyy b. Hâtim'in Müslüman Oluşu!
Adiy, Hz. Peygamber ile kendi arasında geçen konuşmaları ve bu konuşmalar sonunda Müslümanlığı kabul etmesini şu şekilde anlatır:
Resûlullahın yanına varıp selam verdim. Bana:
'Sen kimsin?' diye sordu.
'Adiyy b. Hâtim'im!' dedim. Elimi kendisine uzattım, tuttu. Ben, bundan önce, onun elini benim elime vermesini umar dururdum.
Peygamber Aleyhisselamın yanında akraba, kadın ve çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman anladım ki; O'nda ne Kisrâ'nın (Acem şahının), ne de Kayserin (Rum hükümdarının) saltanatı vardı!
Resûlullah, ayağa kalkıp beni evine götürdü. Vallahi, benim maksadım ve arzum da oraya (evine) götürülmemdi.
Resûlullah, giderken, zayıf, yaşlı bir kadına rastladı. Kadının yanında da, küçük bir çocuk bulunuyordu.
Kadın, Resûlullahın durmasını istedi, o da durdu. Ona:
'Bizim senden bir dileğimiz var' dediler.
Resûlullah onların işini onlarla uzun uzun konuştu.
Kendileriyle birlikte gidip işlerini gördükten sonra, geldi. İçimden, kendi kendime:
'Vallahi, bu zât hükümdar değildir!' dedim.
Sonra, elimden tuttu, beni evine götürüp içeri girdi. Eline iki hurma lifinden doldurulmuş bir yastık alıp bana attı ve:
'Otur onun üzerine!' buyurdu. Ben:
'Hayır! Onun üzerine sen otur!' dedim. Resûlullah bana:
'Hayır, sen oturacaksın!' buyurdu. Yastığın üzerine oturdum. Resûlullah Aleyhisselam ise, kuru yere oturdu. İçimden, kendi kendime:
'Vallahi, bu, hükümdar işi değildir!' dedim. (38)
[Konumuz itibariyle bu kadarına yer verdik. Daha geniş bilgilerin kaynağı için Mustafa Asım Kösal’ın İslam Tarihi isimli kitabının on yedinci cildinin 62-70 sayfalarına bakınız.]
Onlardan Biri Gibiydi
Peygamber efendimiz arkadaşları arasında imtiyazlı olmaktan hoşlanmazdı, onlardan biri gibi davranırdı. Bir sefer sırasında ashabına bir koyun kesip pişirmelerini emretmişti. Ashabdan biri:
“-Ya Resûlellah! Kesmesi benden” dedi. Diğeri:
“-Yüzmesi benden” dedi. Bir diğeri:
“-Pişirmesi de benden” dedi.
Peygamber Efendimiz baktı ki herkes bir şey yapmak istiyor, kendisi bir köşede oturup beklemeyi doğru görmedi ve:
“-Öyle ise odun toplaması da benden” buyurdu. Sahabiler:
“-Yâ Resûlellah! Biz yaparız, senin çalışmana gerek yok.” deyince Peygamber Efendimiz:
“-Sizin herşeyi yapacağınıza gönülden inanıyorum. Şu var ki, sizlere karşı imtiyazlı bir durumda bulunmaktan hoşlanmıyorum. Çünkü Allah kulunu arkadaşları içerisinde imtiyazlı bir durumda görmekten hoşlanmaz." buyurdu. (39)
Ümmetini de Tevazuya Davet Ederdi
Yukarıdaki misallerden gayet açık anlaşılacağı üzere Peygamber efendimiz son derece mütevazi idi. Yaşayışıyla ümmetine tevazunun en güzel örneklerini sunmuştur. Bununla yetinmeyip sözleriyle de ümmetini kibirden, gururdan uzak olmaya, tevazuya devat etmiştir.

Çünkü Peygamberimiz'in hedeflerinden biri de zamanında bütün dünyada yaygın olan büyüklenme, kibirlenme, gururlanma duygusunu yıkmaktı. Ashabına nasihat ederken çok defa şöyle derdi:
“Lâ tekûnü zâhiden hattâ tekûne mütevâzıan.”
Yani;
“Mütevazi olmadıkça gerçek zâhid olamazsın.” (40)
“Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremeyecektir.” (41)
Peygamber Efendimiz'in (sav) ashabı da son derece mütevazi idi. Tevazunun en güzel örneklerini Peygamber Efendimiz'in yaşayışından öğrenmişlerdi. Kibirden, büyüklenmekten hiç hoşlanmazlardı.
Rasûlullah (sav)’in amcası Hz. Abbas (ra) ile Hz. Osman (ra) sohbet etmektedirler. Bir ara Hz. Abbas (ra); “-Biz Rasûlullah (sav) ile akran sayılırız.” der.
Ay farkıyla da olsa hangisinin büyük olduğunu merak eden Hz. Osman (ra); “-Peki, Sen mi büyüksün, Rasûlullah mı?” diye sorar.
Allah Rasûlü (sav)’den bir-iki yaş büyük olan Hz. Abbas (ra) ise; “-Rasûlullah benden büyük, fakat ben Rasûlullah’tan erken doğmuşum.” diye yanıtlar. (42)
Hz. Abbas b. Abdulmuttalib Efendimiz'in yanında zahiri bir büyüklüğü kendisine uygun görmemiştir. Edeb ve terbiyenin böylesi, nezaket ve kibarlığın, saygı ve hürmetin bu derecesi ancak sahabede olabilir. (43)
Tevazunun ölçüsünü iyi ayarlamamız gerekir. Zirâ tevazuyu emreden yüce dinimiz, insanın haysiyet, şeref ve vakarının korunmasını da emreder. Bunun için insan, makam ve mevkiinin gereklerini de korumalıdır.

Hz. Peygamber’in (sav) Yaşayışı Gayet Sade İdi
İslamiyet’in ilk yıllarında müslümanlar, Mekke’de dinlerini serbestçe yaşayamıyorlardı. Mekke müşriklerinin ileri gelenleri, Hz. Muhammed (sav)’in getirmiş olduğu yeni dine kendileri inanmamakla kalmıyor, inananlara da müdahale ediyor, onların da kendileri gibi inanmalarını, kendileri gibi düşünmelerini ve kendileri gibi yaşamalarını istiyorlardı.
!["Sâde yaşamak imandandır" [İbn Mâce, Ebû Dâvûd, Ahmed rivayet etmiştir]](https://cf.kizlarsoruyor.com/a174654/5ce56f0b-8a9d-4d5c-a8af-d69de860dfa2.jpg)
Bunu gerçekleştirmek için müslümanlara her türlü baskıyı, eza ve cefayı yapıyorlardı. Bu akıl almaz zulüm ve baskıya daha fazla dayanamayan müslümanlar, dinleri uğrunda mallarını mülklerini terkederek önce Habeşistan’a, sonra da Medine’ye hicret etmişlerdi. Böylece Mekke müşriklerinin zulmünden ve baskısından kurtulmuşlardı, artık dinlerini serbestçe yaşayabiliyorlardı. Bu bakımdan rahata kavuşmuşlardı, ama bir başka sıkıntıları vardı. O da fakirlik, yoksulluk, açlık sıkıntısı idi.
Başlangıçta Medine’de çok sıkıntı çekmişlerdi. Peygamber Efendimiz de ashabını bu sıkıntılara katlanmaya davet etmişti. İnsanlara öğüt vermek, nasihatta bulunmak kolay. Asıl zor olan şey, başkalarına öğüt veren kimsenin söylediklerini önce kendisinin uygulaması, kendisinin yaşamasıdır. Bu zordur ama Allah’ın rızasını kazanmanın ve başkaları üzerinde etkili olmanın yolu da budur.
İşte kainatın Efendisi'nin (asm) büyüklüğünü burada görüyoruz. O Allah’tan aldığı hükümleri önce kendisi yaşar, hayatına uygular, sonra ashabına emrederdi. Bunun gibi ashabına sıkıntıya katlanmalarını emretmeden önce kendisi katlanır, hatta kendisi daha çok sıkıntı ve ızdırap çekerdi. Bununla ilgili bazı hususlara temas etmek istiyoruz. (45)
Rasûlullah’ın Hane-i Saadetleri
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kerpiçten yapılmış, üzeri hurma dallarıyla örtülmüş basit, sade bir evde oturuyordu. Tabiînin büyüklerinden Hasan Basrî (ö.110/728) demiştir ki; “Resûlüllah’ın evi Emevî hükümdarlarından Abdülmelik’in oğlu Velid zamanında onun emriyle yıkılarak mescide ilhak edildi. Bu durumu gören insanlar ağlamaya başladılar.”
O gün yine tabiînin büyük âlimlerinden Saîd b. Müseyyeb (ö.94/713) şöyle dedi: “Vallahi arzu ederdim ki Resûlüllah’ın evini olduğu hâl üzere bıraksalar da Medine ahalisi neşve-yâp (keyifli, neş'eli) olsalar ve Medine dışında olanlar da gelip Resûlüllah’ın hayatında ne ile iktifa buyurduğunu görseler de zühd dersi alsalardı.” (46)

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eve döndüğünde yiyecek bir şey olup olmadığını sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar yoksa “öyle ise oruçluyum” (47) der o günü oruçlu geçirirdi. “Bir şey var.” denildiği zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim kuru arpa ekmeği vb. şeylerdi. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler, yemekler arasında ayırım yapmazlardı. O’nun yemeğinden söz eden hanımları ve arkadaşları şu sözleri kullanırlar:
- Medine’ye hicretinden vefatına kadar Allah Resulünün ailesi üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmadı.
- Bazen açlıktan karnına taş bağladığı olurdu.
- Hane-i saâdette en çok yenilen-içilen iki şey vardı: Hurma ve su.
- “Ben Allah’ın kölesiyim ve köle gibi yemek yerim.” der dizleri üstüne oturarak yerdi. ***
- Acıkmadan yemez ve doymadan kalkardı.
Bir diğer rivayette Allah Resûlü’nün hane-i saadetlerinde yiyecek bulunmadığı günler olurdu.Yiyecek geldiğinde de Resûlullah onun bir kısmını ailesi için alır, bir kısmını da ehl-i suffeye gönderirdi.
Hz. Aişe validemiz Resûlullah’ın ve ailesinin yaşayışını şöyle ifade etmiştir: “Resûlullah Medine’ye hicretinden vefatı zamanına kadar onun ailesi üç gün arka arkaya buğday ekmeğinden karnını doyurmadı.”(48)
***Konuyla ilgili şöyle bir olay anlatılır:
“Medine’de ağzı bozuk, şuna buna çatarak ağır ve kaba laflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir gün Peygamber Efendimiz’in yanından geçerken Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir seki üzerinde oturmuş haşlanmış et yiyordu. Kadın:
“Şu adama bakın. Bir köle gibi yere oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor.” dedi. Peygamber Efendimiz:
“Benden daha iyi bir köle var mı?” dedi. Kadın:
“Kendisi yiyor da bana vermiyor.” dedi. Peygamber Efendimiz:
“Gel, sen de ye!” buyurdu. Kadın:
“Kendi elinle bana vermezsen yemem.” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de kadın bu sefer:
“Ağzındaki lokmayı çıkarıp bana vermezsen yemem.” diyerek diretti. Peygamber Efendimiz de ağzındaki lokmayı çıkarıp kadına uzattı. Kadın da hemen alıp ağzına attı. Kadın o günden sonra çok hayalı oldu, hiç kimseye kötü söz söylemedi, Medine’nin en iffetli ve hayalı kadınlarından birisi oldu.” (49)
Evde yiyecek bir şey olmadığından dolayı üzülmez, hanımlarına da kızmaz, aksine bunu oruç tutmak için bir fırsat kabul ederek hemen oruç tutmaya niyet ederdi. Böylece hem Allah’ın nzasını kazanıyor ve hem de ashabına ve kıyamete kadar gelecek olan insanlara örnek oluyordu.
Hz. Peygamber’in açlıktan karnına taş bağladığı olurdu. Şair bu hususu bir beytinde şöyle ifade eder:
"Taş bağladı mecâ’ ile batn-ı pâkine,
Dünyâya rağbet eylemedi seyyidü’l-beşer."
Yani;
"Kâinatın efendisi açlıktan dolayı pâk karnına taş bağladı, dünyaya rağbet eylemedi." (50)
Ünlü divan şâiri Hâkânî, Peygamber Efendimiz'in şekil ve şemailinden bahsettiği meşhur eseri Hilye-i Hakâni'sinde Efendimiz'in bu hususunu ne güzel belirtir:
"Yoksulluğu ihtiyar ederdi Yokluk ile iftihar ederdi."
Görüldüğü gibi Allah'ın elçisi ve sevgili kulu olan yüce Peygamberimiz'in evinde bazen yiyecek bir şey bulunamıyordu. O istese krallar gibi yaşayabilirdi. Ashabı onu çok seviyordu. Her şeylerini ona feda etmek istiyorlardı. Peygamber Efendimiz istese Allah da kendesine enva-i çeşit nimetler lütfederdi. Fakat Resûlullah, ashabı sıkıntı içerisinde iken kendisi nimet içerisinde yaşamayı istemiyor, onların yaşadığı gibi sıkıntılı bir hayatı tercih ediyordu.
Nitekim Ebû Ümâme (r.a.) Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Rabbim bana benim için Mekke dağlarını altın yapmayı teklif etti. Ben: “Hayır, yâ Rabbi dedim. Bir gün tok, bir gün aç kalayım, aç kaldığım zaman sana niyazda bulunurum, seni anarım. Doyduğum zaman ise sana şükreder, hamdederim” dedim. (51)
Hz. Ömer’i Ağlatan Manzara
Adaletiyle cihana ün salan Hz. Ömer (r.a.) şöyle anlatıyor:
Bir defa Resûllullah’ın (sav) huzuruna girdim. Bir hasır üzerinde yatıyordu. Üzerine izarını çekti. Üstünde başka bir şey yoktu. Hasır böğründe iz yapmıştı. Resüllullah’ın odasına şöyle bir göz gezdirip baktım; bir avuç arpa, odanın bir tarafında o miktarda (deri tabaklamada kullanılan) karaz yaprağı, başucunda da henüz tabaklanması tamamlanmamış bir pösteki asılmış duruyordu. Bu vaziyet karşısında gözlerimi tutamayıp ağlamaya başladım. Hz. Peygamber (sav):
“-Seni ağlatan nedir, ey Hattab oğlu?” buyurdu. Ben de:
“- Ey Allah’ın Peygamberi! Ben niye ağlamıyayım. Şu hasır senin böğründe izler yapmış, işte şu da hüzün yerin olan odacığın. Orada şu görmekte olduğum şeylerden başka bir şey göremiyorum. Halbuki Kayser ile Kisra meyveler ve nimet nehirleri içerisinde yüzmektedirler. Sen ise Allah’ın Resûlü ve seçilmiş kulu olduğun halde işte şu küçücük hüzün yeri olan odacığın!” dedim. Resûllullah:
“-Yâ Ömer! Dünya nimetleri onların, ahiret saadeti de bizim olmasına razı değilmisin?” buyurdu. (52)

Bu ve benzeri misallerde görüldüğü gibi Hz. Peygamber geçici dünya malına önem vermez, ahiret saadetini dünyanın geçici zevklerine tercih ederdi.
Hanımlarının Dünyalık İstemeleri
Hz. Peygamber’in hanımları kendisinden daha fazla dünyalık, daha fazla yiyecek, giyecek ve ziynet eşyası, daha fazla refah ve konfor istemişlerdi. Çünkü onlar kralların ve emirlerin hanımlarının gayet lüks bir hayat sürdüklerini, her türlü nimet ve imkan içerisinde olduklarını, refâh ve bolluk içerisinde yüzdüklerini biliyorlardı.

Hz. Muhammed (asm) de mü’minlerin hem peygamberi, hem de liderleri idi. Öyle ise Hz. Peygamber’in hanımlarının da böyle bir hayat sürmeleri gerekmez miydi? Her halde böyle düşüncelerle onlardan kimisi Hz. Peygâmber’den elbise, kimisi ziynet eşyası, kimisi de daha başka şeyler istemişlerdi.
Bu istekler, ömrü boyunca sade bir hayat yaşamış, fânî dünyanın ziynetine, geçici güzelliklerine değer vermeyen yüce Peygamberimiz'i rahatsız etmişti. Peygamber Efendimiz yaşayışının ve hayat standartının toplumun hayat standartının üstünde olmasını istemiyor, onlardan biri gibi yaşamak, hatta onlardan daha fazla sıkıntıya katlanmak istiyordu.
İşte hanımlarının bu gibi talepleri üzerine Ahzab sûresinin 28 ve 29. âyetleri inmiştir. Meâli şöyledir:
﴾28﴿ Ey peygamber! Eşlerine şöyle de: “Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım.
﴾29﴿ Yok eğer Allah’ı, resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bilin ki Allah, içinizden güzel davrananlara büyük bir ödül hazırlamıştır.” (53)
İnen bu âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki Hz. Peygamber’in hanımları için iki seçenek vardı:
- Ya Allah ve Resûlünü seçip içerisinde bulundukları hayat tarzına razı olacaklar ve sıkıntılara katlanacaklar,
- Ya da dünyalık, lüks ve konfor istiyorlarsa Resûlullah’tan ayrılıp istedikleri gibi hayat süreceklerdi.
Bu âyet inince Hz. Peygamber (asm) işe Hz. Aişe validemizden başlamış ve:
“-Kuşkusuz sana bir emir hatırlatıyor ve arzu ediyorum ki anne ve babana danışmadan bu konuda acele etmezsin.” buyurmuştur. Hz. Aişe:
“-Ey Allah’ın elçisi! Nedir, o emir?” deyince, Hz. Peygamber ona bu ayeti okudu. Hz. Aişe:
“-Anne ve babama bu konuda mı danışacağım? Hayır, ben Allah’ı, Peygamber'ini ve ahiret yurdunu tercih ediyorum dedi.” Ardından diğer hanımları da hiç tereddüt etmeden aynı tercihte bulundular. (54)
Hz. Aişe validemizden rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz bu fâni dünyadan ebedi âleme göç ettiği zaman zırhı Medine’li bir Yahudi tüccar yanında 30 sa’ (yaklaşık 90 kg.) arpa karşılığında rehin olarak bulunuyordu. (55)
[Bazı rivayetlerde bu arpayı aile halkının yemesi için aldığı belirtilir.]
Hz. Muhammed (sav) hem Peygamber, hem de devlet başkanı.
Sizce bir devlet başkanının ailesi buğday ekmeği yerine arpa ekmeği yiyebilir mi? Hatta arpa ekmeğini bile bulamadığı günler oluyor, zırhını yahudiye rehin olarak veriyor karşılığında arpa alıyor.
Hz. Peygamber hiçbir zaman krallar gibi muhteşem bir hayat sürmemiştir. O bu durumunu şöyle belirtiyor:
“Kölenin yediği gibi yerim, kölenin oturduğu gibi otururum. Çünkü ben bir kuldan başka bir şey değilim.” (56)
İşte kulluk örneği, işte tevazu örneği...
Bunları anlatmak kolay ama mühim olan yaşamaktır. Hz. Peygamber (sav) önce bizzat kendisinin yaşamadığı hiçbir şeyi ümmetinden istememiştir, kendisinin yapmadığı hiçbir şeyi ümmetine anlatmamıştır.
İşte onun büyüklüğü burada...
İşte onun başarısının sırrı burada...
Ashabın Durumu
Hz. Muhammed’in medresesinden yetişen ashabı da onun yolunu tutmuştu. O'nun gibi sade ve mütevazi yaşarlar, etraflarındaki insanların durumlarıyla ilgilenirlerdi. Bunun için bir misal arzetmek istiyoruz.

Hz .Ömer’in hilafeti döneminde Arabistan’da kıtlık olmuştu. Halk açlık ve sıkıntı içerisinde idi. Yiyecek sıkıntısı vardı. Hz. Ömer halife idi. Her şeyi bulabilirdi. Fakat o da halk gibi sıkıntılara katlanmış ve:
“Ey Rabbim, benim kusurlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diye dua etmiştir. (57)
Hz. Ömer halkın açlık ve sıkıntı içerisinde olmasından dolayı çok üzülüyordu. Kölesi Eslem onun bu durumunu şöyle ifade etmektedir: ”Kıtlığın şiddeti azalmamış olsaydı Ömer, fakirlerin halinden dolayı duyduğu teessürden mutlaka ölürdü.” (58)
[Detaylı bilgi için 45. kaynakta verilen Diyanet Aylık Dergi'nin sayfalarını inceleyebilirsiniz.]
Bibliyografya
[1] İsra sûresi, 37. Ayet
[2] İmam-ı Beyhaki, Delaili’n-Nübüvve
[3] Hadislerle İslâm, 6. Cilt, s. 273; Buhârî, Enbiyâ, 48
[4] İmam-ı Müslim, Fezâil 43
[5] Buhâri, Enbiyâ, Kitabu't Ta'bir
[6] İki Cihan Güneşi, Rahmet Elçisi Hazreti Muhammed, s. 154
[7] Risale online, Kibir ve Enaniyet, 11 Aralık 2020
[8] Kuyucaklızâde Âtıf
[9] Malik, Muvatta. Husnii’l-huluk, 8., İhya Uluslararası İslam Araştırmaları Dergisi, s. 298, Cilt: 6 Sayı: 1 Bahar-2020
[10] Müslim, Birr, 69; Tirmizi, Birr, 82.
[11] Muallim Nâci
[12] Reşad, Serfurû’eder: Baş eğer; Lîk: Lâkin.
[13] Şeyh Sa’dî, Gülistan (trc. Kilisli Rıfat Bilge), 1st.,197], s. 160.
[14] Mevlânâ'dan tercüme
[15] Abdullah Vâssâf, Şefi’ol; Şefaatçi ol; Refî’ol: Yüksel, kadrin yükselsin.
[16] Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16
[17] Tîn Suresi, 4, 5. Ayet
[18] Tîn Suresi, 4, 5. Ayet Tefsiri, Diyanet İşleri BaşKanlığı
[19] Ebû Dâvûd, Vitr, 23.
[20] Kadı Iyad, Şifa, 1, 262.
[21] Kadı İyad, Şifa, 1, 266.
[22] Hicr Suresi, 88. Ayet
[23] Şuarâ Suresi, 215. Ayet
[24] Ebû Dâvûd “Edeb” 153; el-Müsned, V, 253-256.
[25] el-Beyan ve’t-Tarif, Hadis no: 205.
[26] Buhârî “İsti’zan” 26; Ebû Dâvûd “Edeb” 144.
[27] Ebû Dâvûd. Edeb, 144.
[28] Ahmed b. Hambel. Müsned. I, 23.
[29] Tevbe Suresi, 30, 31. Ayet
[30] Buhârî, Husumât 1, Enbiya 34, 35, Rikâk 43, Tevhid 31; Müslim, Fezâil 160, (2373); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4671); Tirmizî, Tefsir, Zümer, (3240).
[31] Buhâri. Küsûf, 15.
[32] Ebû Dâvûd. Edeb. 51.
[33] İbn Mâce Nikâh, 21; Tirmizi, Nikâh 6.
[34] Tirmizi'nin Şemail'i ve Aliyyü'l-Kari'nin Şerh-i Şemail'inden Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, trc.: heyet, İstanbul, 1977, s. 117
[35] Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, I. Kutlu Doğum Sempozyumu “Hz. Peygamber ve İnsan Sevgisi”, Haziran - Ocak, 2007, Yıl: 12, Sayı: 17, Şanlıurfa
[36] Kadı İyaz, age. s. 121; Sanay, Eyüp, Gurbetçinin El Kitabı, Ankara , 1998, s.228
[37] en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr, II, 218.
[38] Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık, Bütün Ciltler, s. 6037-6039; ayrıca bkz. 17. Cilt, s. 62-70.
[39] Ali Yıldırım. Peygamberimizin Şemaili. 1st. 1997. s. 406-407.
[40] en-Nebhânî. el-Fethu’l-kebîr, II, 562.
[41] Müslim, iman, 149.
[42] Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 9/273 / Hâkim, Müstedrek, 3/362
[43] Sen mi büyüksün yoksa Resûlullah mı?, İrfan Bayın, İl müftülüğü vaizi, 26 Kasım 2019
[44] Sahabedeki Nezaket, Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ, 22 Nisan 2014
[45] Diyanet Aylık Dergi, Nisan 1999, Sayı 100, Dr. Durak Pusmaz, Haseki Eğitim Merkezi Müdürü
[46] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 452-3.
[47] Müslim, sıyâm 169.
[48] Tecrîd-i Sarih Tercemesi, XII, 190; Buhârî, Et’ıme. 23.
[49] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 8/200, 231
[50] Terci-i bend, Ziya Paşa, VIII, 6. Beyit
[51] Tirmizî, Zühd, 35, (IV, 575).
[52] Müslim, Talak, 30.
[53] Ahzâb Suresi, 28-29. Ayet
[54] İbn Kesir, Tefsir, III, 480.
[55] Buhârî, Cihad, 89; İbn Sa’d, Tabakât, II, 169; IV, 132-133.
[56] en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr, I, 25.
[57] Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saadet, İst., 1974, IV,450.
[58] Mevlânâ Şiblî, age., IV, 450.
Bizimle beraber okumaya devam ettiğiniz için teşekkür ederiz. Dilerim gelecek günlerde daha güzel yazılara ulaşır ve faydalanırız. Bu ilmin eşsiz deryasından nasiplenmek günümüz imkanlarıyla çok kolay. Bu sebeple vakti zayi etmemek gerek.
Yazıları derlemede emeği geçen ve duâlarıyla destek olan arkadaşlarımıza teşekkürlerimi sunarım. Kaynaklar için de geçmişten günümüze tek bir harf bile bırakan alimlerimize Allah'tan rahmet ve bağışlanma dilerim.
#Selâmetle 🙂 - 05.09.2021 / 20:00
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer