Yaşarken Ölümü Unutmak Ölürken de Yaşamı Hatırlamak.
İnsan kelimesi, Arapça kökeni itibariyle birkaç anlamı içinde taşır. Bunlardan biri “ünsiyet kuran, yakınlık hisseden” dir; bir diğeri ise “nisyan eden" yani HATIRLAMAYAN, UNUTAN dır.
Bu iki anlam birbiriyle ilginç bir zıtlık taşır. İnsan, yakınlık kurduğu şeye bağlanır; ancak bağlandığı şeyi de kolayca unutur. Belki de bu yüzden insan, fıtraten hem seven hem unutan bir varlıktır.

Ama en çok neleri ve neden unuturuz? Üzüntüleri, Sevinçleri, Mutlulukları, Mutsuzlukları, kazandıklarımızı, kaybettiklerimizi, yaşanmamışlıkları, peki Ölümü?. Ölüm hatırlayınca bir anda bu duruma göre nasıl yaşanması gerektiğini de hatırlarız.
İşte hepimiz İnsan olarak, garip ve tuhaf bir varlıklarız… Ölümle iç içe yaşar ama ölümü yok sayar gibi gündelik yaşar. Oysa her gün haberlerde bir ölüm haberini görür duyar, bazen kulağına gelen bir selâ sesi ile bir kişi ölmüş der. Bazen de tanıdığının selâsına ağlar, ama yine de bir gün kedisi içinde gelecek olanın gelmeyecekmiş gibi de yaşar. Yaşar iken Ölüm, sanki başkalarının başına gelir bir şeymiş gibi.
Oysa, "Bile bile, göre göre, öyle öyle " doğduğu anda yaşam bulduğu andan itibaren diğer yönden ölüme ile doğmaktır, Hayatı yaşarken de ona doğru gidilen tek yönlü bir yaşam yolu.
İnsanın ne zaman ki ciddi bir hastalık kapısını çalsa....
Sağlığımız bozulunca, “şüpheli bir kitle” sözü, ya da "Damarlar da tıkanma", belki de bir "Pıhtı atması sonucu kısmi felç" …
İnsan hayatı ve Dünya üzerinde ki her şey bir andan farklı bir yönde değişiyor. Yaşam o andan itibaren daha değerli, kıymetli bir hale gelip, değerli olan sayılan uğrunda hiç düşünmeden harcanalar değersiz hale geliveriyor. Bu güne kadar üzüldüğü bunalımlara girdiği şeyleri hatırlayınca ben ne ahmak bir insanmışım meğer diyebiliyor. Artık O; andan itibaren ne makamın, paranın, şöhretin, kariyerin, unvanların anlamı kalmıyor.
İşte o an, insan ilk kez “gerçek benliğini” Ölümün varlığının gerçekliğini fark eden bir hale geliyor. Çünkü insan ancak kaybettikleri ile yüzleştiğinde değerleri anlamaya başlar.
Peki ama neden bu kadar unuturuz ölümü? Oysa mezarlıklar şehrin ortasındadır, selâlar minarelerden yükselir. Anne ve babamız yaşlanır, dostlarımız birer birer göçer.
Neden hâlâ ölümü kendi gerçeğimiz saymayız? İnsan bazen kendine şöyle sorular sormalı.
- Eğer bu son günüm olsaydı, kimleri affederdim?
- Kimlerin elini tutardım?
- Hangi öfkemden vazgeçerdim?
- Hangi hayalimi ertelemezdim?
- Ve en önemlisi, Ahirete ne götürmeye hazırdım?
Belki bu sorularla, ölüm korkulacak bir son değil; yaşanması gereken bir hakikat olarak yerini bulur zihnimizde. Belki o zaman, hayata her anı kıymetli ve değerli “Neşeli ve Canlı” bakarız.
Çünkü ölümü unutmayan insan, aslında hayatı hatırlayan insandır.
Ölüm Bilinciyle Yaşamak ya da Dirilmek: Unutulan Ölüm Gerçekliği ile Yaşam
İnsanlar genellikle ölümü bir yok oluş, bir karanlık, bir felaket olarak görür. Oysa ölüm, yalnızca son değil; aynı zamanda bir uyarı, bir arınma, bir dönüşüm kapısıdır. Ölümden korkmak değil, ölümle dost olabilmek, onu bir öğretmen gibi görebilmek insana huzur getirir. Çünkü ölüm, yaşamı daha değerli ve anlamlı hale getiren en büyük hatırlatıcıdır.
İslam'ın Kutsal kitabı Kur’anı Kerim'de: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân 185)
Dikkat edin, “ölümle yok olacaktır” demez, “tadacaktır” der. Bu, geçici bir deneyimin ifadesidir. Tıpkı bir kapıdan öbür kapıya geçmek gibi. Bu bakış, ölümü korkulacak bir sona değil, yaşama dair bir uyarıya dönüştürür.
Ölümün Farkındalığıyla Gelen İyilik
İnsanın elinden sağlığı alındığında, gücü gittiğinde, ölüm yakın hissettirdiğinde… İlginçtir ki birçoğu daha merhametli, daha duyarlı, daha şükür dolu hale gelir. Neden? Çünkü ölüm bilinci, kalbi arındırır. Bencillik, kibir, öfke gibi nefse dair perdeleri aralar ve geriye insanın özü kalır. İşte bu öz, iyiliğe meyyaldir.
“Ölmeden evvel ölünüz.”
Bu ne demektir? Nefsini terbiye et, dünyevi hırslarını törpüle, sahip olduklarını kaybetmeden kıymetini bil. Ölümü hatırlamak, insanı melankoliye değil; tevekküle, kanaate, merhamete götürür. Çünkü ölüm her şeyi değil, yalnızca fani olanı alır. Geriye ise yaptığın iyilik, sevdiğin insanlar ve bıraktığın güzel izler kalır.
Psikolojik Boyut; Ölümle Barışık Yaşamak
Modern psikoloji de artık ölüm farkındalığının insan ruh sağlığına katkı sağladığını kabul ediyor. Terapötik yazım, logoterapi (anlam odaklı terapi), varoluşçu psikoterapi gibi yöntemlerde ölüm, insanın yaşamına yön vermesi gereken bir gerçeklik olarak ele alınır.
“Hayatın anlamı, ölümle sınırlı olmasıdır.”
Yani sınırlı olmak, değersizleştirmez; tersine anlam kazandırır. İnsan sahip olduğu şeylerin sonlu olduğunu bilirse, onlara daha çok kıymet verir. Sevdiklerinin kıymetini bilir, sarılmayı ertesi güne bırakmaz. Küçük mutlulukları ertelemez. İyiliği büyütür.
Çünkü Bence zaman, harcanacak değil; yaşamak için gerekli bir süreçtir ve hepimize geçici bir süreliğine verilmiş bir emanet gibidir.
Peki hiç birimiz acı çekmesek, hastalanmasak ve ölmeseydik ne olurdu?
- Hayatın Sırrı Ölümde mi Saklıdır?
- “Bugün” bir "AN" bu kadar özel olur muydu?
Bir gün bitecek bir hayatın içinde yaşadığımız her an, sonsuzluğun fragmanı gibidir. Bu bilinçle yaşamak, insanı ağırlaştırmaz; aksine hafifletir.
Ne öfkeye değer verir, ne kırgınlığa takılır. Ne hırsla yorulur, ne kinle zehirlenir. Çünkü bilir ki; Hiçbir yük, kefene sığmaz.
Ölüm hatırlanmalı ama karamsar olmak için değil; daha iyi bir insan olabilmek için.
Bu yüzden zaman zaman şu soruları sormak gerek:
- Eğer bugün son günüm olsaydı, kimleri affederdim?
- Bugün son kez konuşacak olsam, hangi sözleri seçerdim?
- Hayatımı nasıl bir iz bırakarak tamamlamak isterdim?
- Ahirete götüreceğim en güzel davranışım ne olurdu?
Bu sorular, kimi korkutur ya da korkutmaz. İyi olan, iyilikleri olan, insanı korkutmaz zksine güçlendirir bence. Çünkü ölümle yüzleşen insan, hayatı ciddiye alır, şefkatle yaşar, anlamla dolar.
Bence: Ölüm, Korku Değil Öğretidir, Ölüm bir son değil, bir sınavın sonucu gibidir. Tıpkı bir öğrencinin ders boyunca çalışıp sınava girmesi gibi.
Ve ölüm, yalnızca bedene gelir; ruha değil. İyilikle geçen bir ömür, ölümle değil; sonsuzlukla ödüllendirilir.
Öyleyse ölüm, insanı ürkütmesin; iyileştirsin.
Ölüm, hayatı değersizleştirmesin; kutsasın.
Ölüm, sevgiden uzaklaştırmasın; sevgiye sarılmaya teşvik etsin.
Çünkü hayat, ancak ölümle anlamlıdır.
Ve ölüm, ancak hayatı dolu yaşayanlara dosttur.
Çünkü ölüm, hesabın değil, hazırlığın kapısıdır.
Ve hazırlık, gündelik hayatın içine işlenmelidir. Küçük iyilikler, büyük anlamlar taşır. Bir tebessüm, bir selam, bir özür, bir teşekkür. Sadaka-i cariye sadece cami yaptırmak değil; bir çocuğun kalbine iyilik tohumu bırakmaktır. Bir yaşlının duasında yer bulmaktır. Bir yetimin yüreğine dokunmaktır.
Sonuçta insan, unutan bir varlıktır. Ama her unutulan şey, hatırlanmayı bekler. Ölüm de böyledir. Sessizdir, ama öğreticidir. Korkutmaz, uyandırır. Yok etmez, özüne döndürür.
Ve belki en çok da şunu hatırlatır:
“Hayat kısa, iyilik kalıcıdır. Sen öldüğünde değil, unutulduğunda yitmiş sayılırsın. Geride kalan tek şey: kim olduğundur. Ve kim olduğun, ne kadar sevdiğin ve ne kadar iyilik ettiğindir.”
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar