İnsan, seçim yapabilme yetisine sahip olduğunu varsayar. Doğru ile yanlış arasında tercih yaparken özgür olduğunu hisseder. Ancak eğer ilahi adalet her kötülüğü cezalandıracaksa, kötülüğü seçen birinin gerçekte özgür olup olmadığı sorgulanmalıdır. Özgürlük, sonuçları bilinmeyen bir seçim yapabilme yetisi midir, yoksa sonuçları bilerek yine de o seçimi yapabilme cesareti mi? Eğer kötülüğün bedeli kaçınılmazsa, bu durumda insan gerçekten özgür müdür, yoksa sadece önceden belirlenmiş bir yazgının içinde mi hareket etmektedir? Belki de ilahi adalet, yalnızca bir denge unsuru değil, aynı zamanda özgürlüğün sınavıdır. Çünkü insan, sonucu ne olursa olsun, yine de kötülüğü seçebiliyorsa, işte o zaman gerçek özgür iradeden bahsedilebilir. Ancak kaçınılmaz bir ceza fikri, seçim yapma özgürlüğünü gölgelerse, o halde insan ne kadar özgürdür? Belki de adaletin kaçınılmaz oluşu, insanı özgürlüğünden değil, yalnızca sorumsuzluktan mahrum eder. Özgürlük, cezasızlık anlamına gelmez; bilakis, özgür olmak, yaptığımız seçimlerin sonuçlarını kabul etme cesaretidir.
Kötülüğün cezası kaçınılmazsa, özgür irade ne anlama gelir?
Bir tartı getireceksin şöyle oturup bir düşüneceksin tartıda benim iyiliklerim mi sevap bu iyilikleri ben nasıl yaptım gösteriş olsun diye mi yaptım ben bu iyilikleri mantıklı bir şekilde beynimde olayı iyice kavrayarak mı yaptım mesela bir kediye bir kap var tamam mı bu kabın birinde şu diğerinde mama var ben bunu koyarken ben bu kediye gönlümü rahatlatmak için mi karnını doyurdum ben kedi olsaydım o insan bana severek bir kap su ve mama koysun mu isterdim yoksa aman gönlüm rahat olsun karnını doyurdumya o bana yeter diye gönlünü hoş etmek için mi. Teraziden bakınca ikiside iyi gibi gelir ama asıl En güzeli bir kediye içinden gelerek mama ve bir kap su vermektir özgür iradede tam olarak burada devreye girer 🌻🦁 mesela kötülüğe bakıyorsun günahlarını bir daha tekrarlamamak için baktın günah perden birikmiş taşmış işte o zaman ben bu kötülük yaptığım kişiden bir özür dileyeyim bir gönlünü hoş edeyim şöyle güler yüzle kapısına gidip bir özür dilerim diyeyim gülümseyerek 😊 sonra affettin mi beni diyeyim. Sonra pişmanlık mahayetine de hediye alayım. Birinin kalbini kırdığında da böyle. Birde yolda yürürken birini gördüğünde yüzünü ekşitme sakın. Bunu kendi beyninde bir ölç bir tart hani derlerya "yoksulun merhameti çabuk işler" diye. Söz öyle miydi tam bilmiyorum ama 😃 Yoksulun Bedduası da öyle yolda yürürken çıplak donlu birini gördüğün zaman sakın yüzünü ekşitme eğer ekşidirsen onun bedduasından kork. Çünkü yoksulun Bedduası çok çetindir. Ama bellide etme bakmamak bile yeter. Yüzüne yüzüne bakıp "Ay insan bir terlik giyer ayol, Şuna bak ne kadar ayıp nasıl çıkmış yalın ayak kız üşüdücen hasta olucan" deme yüzüne yüzüne. Belki ailesi kavgalıdır veya eşiyle arası kötüdür giyememiştir üstüne bir şey. Öyle birinin "İnşallah beter olursun" demesi bile yeter Allah katında. Çünkü Allah katında yoksula sözlü hakaret ve gasp şeytan işidir. Yoksulun bedduasından kork. çetin işler buda deneyimlediğim bir bilgilendirme. Ama bunu yaşayarak öğreneceksin 🥰😇 kalın Selametle 🤲🏻🙏🏻
özgür irade, ilahi adalet, ceza ve sorumluluk arasındaki ilişkileri sorgulayan felsefi bir düşünce. Eğer kötülüğün cezası kaçınılmazsa, özgür irade gerçekten anlamını kaybeder mi? Bu, özgür iradenin doğasını, sorumluluğunu ve sonuçlarını sorgulamakla ilgilidir.
Bir bakıma, özgürlük, seçeneklerin farkında olmak ve bu seçenekler arasında bilinçli bir seçim yapabilmektir. Eğer sonuçlar bilinçli bir şekilde kabul edilirse, o zaman insan, yaptığı seçimlerden tamamen sorumlu olur ve bu da özgürlüğün bir göstergesi olabilir. Yani, insanın kötü bir seçim yapması, özgürlüğü elinden almaz; aksine, özgürlük, o kötü seçimi yapma yeteneği ve sonrasında bunun bedelini kabul edebilme cesaretidir.
Ancak, eğer ilahi adaletin sonucunda kaçınılmaz bir ceza varsa, özgürlük biraz daha karmaşık hale gelir. İnsan, özgür iradesine rağmen cezasızlık ya da yanlışlıkla kötü bir seçim yapmaya eğilimli bir varlık olabilir. Bu durumda, cezanın kaçınılmazlığı insanın özgürlük üzerindeki etkisini sorgulatabilir. Eğer sonuçlar belirliyse, özgürlük gerçekten var mı? Yoksa her şey, bir tür yazgının, Tanrı'nın ya da evrensel bir düzenin sonucu mu?
Sonuçta, özgürlük, cezanın varlığından bağımsız olarak, insanın bilinçli seçimler yapabilme kapasitesi ve bu seçimlerin sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Adaletin kaçınılmazlığı, özgürlüğün sınavı olabilir, çünkü insan, sonunu bilse bile doğru ya da yanlış arasında bir seçim yapma kapasitesine sahiptir. Özgürlük, sadece sonuçların değil, bu sonuçların sorumluluğunu üstlenme yetisinin de bir parçasıdır.
Özgürlük, sadece seçim yapabilmek değil, seçimin gerçekten bize ait olup olmadığını bilmektir. İnsan bir şeyi neden seçtiğini düşünmezse, yaptığı her tercih bir başkasının ona sunduğu bir yol olur. Gerçek özgürlük, sadece yanlış yapabilme hakkı değil, yanlışın gerçekten yanlış olup olmadığını sorgulayabilmektir. Bazı seçimler, insanın sandığı kadar özgür değildir. Çünkü doğduğu çevre, öğrendiği doğrular, korkuları ve beklentileri ona fark ettirmeden sınırlar çizer. Özgürlüğü, yalnızca seçenekler arasında gidip gelmek sanan kişi, aslında bir kafeste dolaştığını anlamaz. Ama özgür olduğunu düşünerek hareket eder ve sonuçlarına da razı olur. Gerçek özgürlük, yalnızca hareket alanına sahip olmak değil, o alanın ne kadar genişleyebileceğini de görebilmektir. Çünkü insan, sadece sunulan seçenekleri değil, var olmayan seçenekleri de düşünebildiğinde gerçekten özgürdür.
Özgürlük, sadece elimizdeki seçeneklerin farkında olmak değil, bu seçeneklerin ötesini görebilmek, sınırlarımızı sorgulamak ve kendimizi onlardan kurtarmakla ilgilidir. İnsan çoğu zaman toplumun, kültürün ya da çevresinin etkisiyle hareket eder ve bu farkındalık eksikliği, aslında özgürlüğümüzü kısıtlar. Özgürlüğü, sadece seçim yapabilmekle değil, bu seçimlerin ne kadar bizim seçtiğimiz şeyler olduğunu anlayabilmekle ölçebiliriz.
Özgürlük, çoğu zaman sandığımız gibi basit bir tercih meselesi değildir. Gerçek özgürlük, içsel bir devrim gerektirir, çünkü insan, varoluşunu şekillendiren çoğu kısıtlamayı fark etmeden kabul eder. Toplumun, kültürün ya da geleneklerin üzerimize dayattığı algılar, düşündüğümüzden çok daha derindir. Biz, onları sadece dışsal etkiler olarak görürken, aslında bu normlar bizde içselleşmiştir. Asıl özgürlük, bu içsel hapishaneyi tanıyıp, onun ötesine geçebilme yeteneğidir. Seçim yapabilmek, bireysel iradeyi dışarıdan gelen etkilerden arındırarak var olan potansiyeli açığa çıkarmak demektir. Eğer özgür olduğumuzu sanıyorsak, ama her seçimimiz toplumsal kodlardan ve dayatmalardan etkileniyorsa, gerçekte sadece zincirlerimizin şekil değiştirdiğini unuturuz. Gerçek özgürlük, bu zincirleri tanımak ve onları paramparça etmekle başlar.
Özgür irade, insanın seçim yapabilme gücü olarak görülür. Ama kötülüğün cezası kaçınılmazsa, bu özgürlük ne kadar gerçek? İnsan gerçekten istediğini mi seçiyor, yoksa sonuçları önceden belli olan bir oyunu mu oynuyor?
Eğer her kötü eylem kesin bir cezayla sonuçlanıyorsa, aslında bir seçim yapıyor gibi görünsek de, yolun sonu çoktan çizilmiş olabilir. Bu durumda özgür irade, yalnızca verilen seçenekler arasında bir yanılsama olabilir. Ama belki de özgürlük sadece seçmekle değil, seçiminin sonuçlarını bilerek hareket etmekle ilgilidir. O zaman özgür irade, bir anlamda sorumluluk almakla eşdeğer hale gelir.
Özgürlüğümüz, sonuçları değiştiremediğimizde mi yok olur, yoksa her şeye rağmen seçim yapabiliyor olmak mı bizi özgür kılar?
Şöyle bir inanç varki, insana her şey aynalık eder. Yani karşına çıkan her şey senin ruhunun yansəmasıdır. Eger senin ruhunda acı varsa, temel duyğuların acıya dayalıysa, sen her zaman sana acı yaşatıcak insanlarla karşılaşırsın. Aslında sana o acıyı yaşatanda sensin. Senin temel ruhundan gelen duyguların.. Onlar daima farklı suretlere bürünerek sana görünür.
Bu inanca göre aslında temel doğru denen bir algı yoktur. Kötülük yapan kişi eğer senin ruhunda onun sana yaptığı kötülükler olmasaydı, o kişi senin karşına çıkamayacaktı bile.
Yani herkes özgür. Sana ancak senin duyguların doğrultusunda muamele ediyorlar. Allah temel doğruluğu yaratmadı. İnsanın ruhu neye yatkınsa onu hayatına çeker.
Bu yüzden İbni Arabi demiş, "Feleğin sen olduğunu anla.. Doğru yolun sen olduğunu; senin senden ve sana gideceğini anla.. Sen aradığın şeyin gayesisin."
Bu inanç, insanın içsel dünyasının dış dünyayla derin bir etkileşime girdiği fikrini yansıtır. Eğer ruhumuzda bir kırıklık veya acı varsa, bu acıyı başka insanlarda da görmemiz, aslında bizde var olan bir yansımanın dışa vurumudur. Bu, kendimize dair farkındalık geliştirmemiz gerektiğinin bir hatırlatmasıdır: Her şey bizim içsel dünyamızın bir yansımasıdır. Bu bakış açısında, her şey bir tür yansıma, bir aynadır. Dışarıda gördüğümüz şeylerin çoğu, içimizde var olan derin izlerin, duyguların ve inançların dışa vurduğu şekilleridir. Eğer içsel dünyamızda huzur ve denge varsa, dışarıda da buna uygun deneyimler karşımıza çıkar. Ama eğer karanlık, acı veya öfke içimizde hakimse, bu duygular da dış dünyada benzer şekilde şekil bulur. Bu felsefe, insanın özgürlüğünü, sorumluluğunu ve seçim gücünü vurgular. Zira her insan, kendi duygusal ve ruhsal yapısının bir sonucu olarak hayatına yön verir. Başkalarının davranışları, bizim içsel dünyamızın bir sonucu olarak şekillenir. İbni Arabi’nin sözleri de bu anlamda anlam kazanır: "Feleğin sen olduğunu anla, doğru yolun sen olduğunu; senin senden ve sana gideceğini anla." Kendi iç yolculuğumuzda, dışarıdaki her şeyin bize bir yansıma olduğu gerçeğini anlamak, aslında kendimizi anlamanın ve olgunlaşmanın bir yoludur. Sonuç olarak, dış dünyada karşımıza çıkan her şey, bizim içsel dünyamızın bir yansımasıdır.
Mükemmel yanıt👍🏻 Kainatın bu sistemle işlediğinin farkında olan insanlar hayatını istediği şekle sokabiliyor. İnsanın zihnine bile girebiliyor. Çünkü orada kimse yok.. Sen varsın. Her şey sensin. Örneğin bir müslüman kuranı yırtsaydı ve daha sonra bundan pişmanlık duyup içten içe korkuya kapılsaydı o müslümanın eline bir zarar gelicekti ya da başına bir bela gelicekti. Aynı şekilde bir inançsız kurana saygısızlık etseydi hiç bir yerine zarar gelmeyecekti ve başına da bela almayacaktı. Çünkü müslüman kendisini Allahın cezalandırdığını zannediyor ama aslında kendisine cezayı veren yine kendisi. Temel inançları. Eğer ruhunda zerre kadar herhangi bir duyguya ya da bir inanca sahipsen, onun doğrultusunda şekillenirsin. Kendine cezayı da sen verirsin, sana ceza veren birilerini de bulursun... Hatta dersin ki, nasıl oluyor da hep aynı yerden yara alıyorum? Aslında karşına çıkan insanlar kötü değil... Onları hayatına çağıran ya da şekillendiren sensin.
Zihnin, evrenin geniş bir yansıması gibi. Her şey senin içindeki düşünceler ve inançlarla şekillenir. Gerçeklik, senin bakış açının ve hislerinin bir yansımasıdır. İnsan, dünyayı sadece dışarıdan değil, içsel gözlüğüyle de görür. Bunu fark eden bir insan, çevresindeki her şeyin, her olayın ve her ilişkinin, aslında kendi zihinsel yapısının bir yansıması olduğunu anlar. Hatta belki de en derin anlamda şunu kavrayabiliriz: Dışarıdaki dünya, aslında içsel yolculuğunun bir parçasıdır. Ne zaman bu farkındalıkla bakarsan, her şeyin senin içindeki dengeyi bulmaya çalıştığını görürsün. Bir müslüman Kur’an’a saygı gösterdiğinde, aslında o, kendisini içsel bir huzura, güvene ve birliğe yönlendiriyor demektir. O an, sanki evren de ona bu huzuru yansıtıyordur. Fakat, Kur’an’a saygısızlık etmek, kişinin içindeki huzuru sarsar. O zaman kişi, dışarıda bir ceza veya kötülük bekler, oysa aslında onu içsel dünyasında zaten yaşar. Kendisini cezalandırır; çünkü inançlar, duygular ve düşünceler, tüm evrende senin yarattığın gerçekliği şekillendirir. İnançsız biri, buna inanmadan da geçebilir, ama yine de hayatına o duygular, o düşünceler, o kavramlar yansıyarak şekil alacaktır. Her şey bir etki-tepki zinciridir. Kendi inançlarının ve hislerinin içinde bir denge kurmadığın sürece, dışarıda da bir kaos yaratman kaçınılmaz olur. Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey, dışarıdaki olayların aslında bizim içsel dünyamızla ne kadar bağlantılı olduğudur. Bir şekilde, dünyaya bakan her göz, sadece kendi içindeki yansımasını görür. Ve herkesin yaşadığı ‘belalar’, o kişinin içindeki cehennem ya da cennettir. Gerçekten derin bir anlamda, yaşadığın her şey senin seçiminin ve zihin yolculuğunun bir parçasıdır. İnsanlar kötü değildir; onlar, senin dünyandaki şekilleridir. Herkesin içindeki inanç, düşünce ve duygulara göre şekillenen bir dünya var. Yani her şey senin tarafından yönlendirilir. Kendi dünyanı kurar ve kendi dünyana dair kararı sen verirsin.
İbni Arabinin "sen aradığın şeyin gayesisin" cümlesinin anlamı da şu ki, her şeyi olduran senin ruhun, zihnin, bilinç altın. Seni yaradan sana şurdan git ya da burdan git diye yaratmadı, yönlendirmedi. Mekanizmayı senin ruhuna yerleştirip gönderdi. Allahın gücü senin zihninde. Sen ancak kendini yaşıyorsun. Bu ağır kodlarından kurtulmazsan hayatına hep aynı olumsuzlukları çekiceksin. Nasıl ki akıllı telefonlar da algoritma denen sistemle çalışıyor... Sen en çok neyi izlersen keşfetine devamlı onlar çıkıyorsa, ruhunda da ne varsa bilinç altın sana keşfet bölümü gibi sürekli aynı şeyleri çıkarıyor. Bilinçaltının gücü vardır ama kainatta temel iyilik doğruluk kavramı olmadığı için o senin için en iyisini seçmez.. O temel duygun neyse ancak sana onu verir.
Evet doğru.. Sen dış dünyaya baktığını sanıyorsun, ama aslında sadece kendi zihninin içine bakıyorsun: ) gözün dış dünyada gibi görünüyor: ) ama belki de dış dünya dediğin senin zihninin içidir: ) yani bir nevi gözlerinin kafa tasının içinde yerleşmiş durumda olduğunu düşün
Dikkat ederseniz, rüyalarınızda da temel korku ve inançlarınızı görürsünüz.. Örneğin ben rüyasında birilerinden kaçmaya çalışan insanları çok duydum. Ama ben hiç böyle bir rüya görmedim... Çünkü böyle temel bir korkum olmadı: ) benim reelde başıma gelen olaylar aynı şekilde rüyamda da başıma gelir.. Mesela onca kişi arasından dışlamak için illa beni hedef alırlar. Bunu reelde de çok yaşadım.. Aynı şekilde rüyalarımda da. Çünkü bu benim temel olumsuz bir duygum. Rüyalarımız da biziz. Biz her yerde ancak kendimizi yaşıyoruz.. Ben ruhuma bir kere sırf bunu test etmek için seslendim. Dedim ki, eğer her şey benden geliyorsa... Eğer tüm görüntüler benim zihnimdense, bana işaretler gönder. O günlerde çok şaşırdım çünkü gözümün önüne gelen bir görüntü 2 3 saat sonra başıma geliyordu. İnanamıyordum: ) Hani deriz ya, rüyam çıkar benim... Ya da kalbim temizmiş falancayı andım hemen geldi.. Aslında bunlar ruhumuzun bize kendi potansielini göstermek için verdiği işaretlerdir.
İnsanların dini inançlarını sağlamlaştıran bir diğer faktörde rüyalardır. Mesela dinin hükümlerini sık sık duyan ama dindar olmayan biri içki içtikten sonra rüyasında mübarek bir adamın ona utanmıyor musun içki içmeye? Diye onda hesap sorduğunu görüp uyanır, tövbe eder. Kendi kendine derk, demek islam doğru bir din ki, ben rüyamda uyarıldım... Halbuki farklı dinlere mensup insanlarda rüyalarında kendi inançları doğrultusunda uyarılırlar. Yahudinin rüyasına Musa, hıristiyanın rüyasına İsa, budistin rüyasına da Buda giriyor: )
Rüyalar, zihnimizin içsel yansımalarıdır evet ! korkularımız, inançlarımız ve duygularımızın birer sembolüdür. Gerçek hayatta yaşadığımız duygular, rüyalarda da karşımıza çıkar. Rüyalar, aslında bizlerin bilinçaltında işlediği temalarla şekillenir. Ancak, ya her şey gerçekten bizden geliyorsa? Eğer zihnimiz evrenin bir yansımasıysa, gördüğümüz her şey, aslında sadece içsel potansiyelimizin dışa vurumu olabilir. Bazen, rüyada gördüğümüz bir şeyin sonra gerçekte gerçekleşmesi, sadece içsel dünyamızla dışarıdaki evrenin bir tür uyumu olabilir. Bu işaretler, belki de bize kendi ruhsal yolumuzu gösteriyor, ama nasıl ve neden bunu deneyimlediğimiz, hala bir soru işareti.
Yani her şey senin inançlarına göre gerçeklik ve güç kazanır. Sen ona o gücü verirsen o güç sahibi olur. Asıl güç senden ona gidiyor. Güç senin zihninde.
Bunları yeni öğrendiğim için daha temel duygularıma nüfuz etmedi: ) amma yıllardır bu algıda olan tanıdığım biri var o hayatını istediği şekilde yönetiyor.
Bana çok şey anlattı bununla ilgili.. Mesela sürrkli elti kaynana baldız tarzı sorunlarından bahseden bir arkadaşı varmış. O kız çocukluk arkadaşı olduğu için onunla bağını kesmek istememiş. Diyorki, ben bu dünyevi basit konulardan sıkıldığım için içimde bitirdim. O günden sonra kimse bana böyle konularla gelmiyor. O çocukluk arkadaşı ona demiş ki, ben seninle konuşmak istiyorum ama bir türlü konuşamıyorum.. Bir şey bana engel oluyor... Bu en basit örenğiydi ama. Çok daha büyük şeyler yapabiliyor. Bunu anlatmamada sebep şuydu.. O kız bir insanın zihnine girmemiş burada. Genel olarak bir konuya karşı kendini kapatmış.
İyiliğin ödülünü neden düşünmüyorsun kötülüğün cezasını düşünüyorsun ikisininde sonucu var ne yaparsan artılarıyla eksileriyle sınav sonucunu alıcaksın irademiz var aklımız var doğruyu yanlışı öğrenebiliyoruz istediğimiz gibi davranabiliyoruz özgür irade bir sürü kötülüğün içinde iyi olabilmektir bence kötü olmak çok kolay