Evet dostlar, neden bu duyguya kapıldım, onu paylaşacağım sizlerle.
Efendim yaklaşık 15 yıl önceydi. Doğu illerinden birinde çalışıyordum. Anlatacağım olayı yaşadığım gün il dışından misafirim gelecekti. Şehrin girişinde yol kenarında aracıma yaslanmış halde bekliyordum. Bir yandan da aracın motor kaputu üzerine koyduğum ajandama gelir gider durumunu karalıyordum. O sırada gözüm yola takıldı. Karşıdan bir ineğin dili bir karış dışarıda bana doğru koşmaya başladığını fark ettim. Arkasında ineği yakalamak koşan sahibinin dili de inekten aşağı değildi.

Adamcağızı o halde görünce acıdım. Yardım etme içgüdüm kabardı. Elimdeki kalemi cebime koymaya fırsat bulamadan matador edasıyla ineğin önüne atladım. İki kolumu yana açmış halde ineğin durmasını bekledim. Sanki karşımdaki inek değil araba, sanki şoförü fren yapıp duracak. Boynunda yuları da bulunmayan inek yanımdan koşarak geçerken son bir hamleyle kuyruğundan yakaladım. Kuyruğunu bana kaptıran ineğin hızında hiç düşüş olmadığı gibi, daha da delirmesine sebep olmuştu. Benden kurtulmak isteyen hayvan birden kendi etrafında dönmeye başladı. O an ben merkez kaç kuvvetiyle yolun dışına savrulmaya başladım. Kuyruğuna sımsıkı yapışmıştım. Aksi halde yolun kenarında bulunan taş yığınlarının üstüne uçacaktım.
Dönme ve savurma hareketini tamamlayan, ancak benden kurtulamayan hayvan rotayı düzeltip tekrar koşmaya başladı. İşin kötüsü savrulma tehlikesini atlattıktan sonra kendimi toparlamaya fırsat bulamamıştım, haliyle hayvanın kuyruğunu da bırakamamıştım. Hayvan kırbaçlanmış arap tayı gibi koşuyordu adeta. Peşinden koşarken ayaklarım yetişmiyordu. Bazı adımlarımı havada tamamlıyordum. O an bıraksam olduğum gibi yere kapaklanacaktım. Artık hayvanın peşinde sürüklenmeye ramak kalmıştı ki, o an kendimi bıraktım. Yarı havada yarı yerde 4-5 devasa adım attıktan sonra tökezleyerek yere kapaklandım.
Hemen sağıma soluma baktım gören var mı diye. Peşimden gelen inek sahibi dışında kimse gözükmüyordu. Derin bir oh çektim. O an kalem aklıma geldi. Elimde yoktu, düştüğüm yere baktım, orada da yoktu. Kalem elimdeyken ineğin kuyruğuna yapışmıştım. Benden giderek uzaklaşan ineğin arkasına baktım. Metal olan kalemim ineğin kuyruğundaki kıllara takılmış halde güneşten parlıyor, selektör yapıyordu adeta.
Dilim bir karış dışarıda ve nefesim kesilmişti. O sırada yanımdan geçerek ineğin peşinden koşmaya devam eden sahibi halimi hatırımı sormaya bile tenezzül etmemişti. Kaba ve saygısız adam. Tamam ineği yakalayamadım. Ancak sarfettiğim emeğin, çabanın karşılığı bu muydu ? Canımı tehlikeye attım orada. Ya inek beni o taş yığınlarının üzerine savursaydı. Yaralanabilir, hatta ölebilirdim de. Bir inek kadar değerimiz yoktu anlaşılan. Zaten doğarken de inek kadar değerim olmamıştı. Neden böyle dedim ? Müsaadenizle buraya bir virgül koyarak onu da anlatayım.
Bilenler bilir, köy evlerinde odaların üstü, yani tavan kısmı “mertek” denilen uzun kalaslarla döşelidir, bu kalasların arası ince tahtalarla kapatılır ve üzeri de çamurla sıvanırdı. Odayı hem sıcak tutar, hem de nefes almasını sağlardı. Şimdiki gibi beton tabla değildi anlayacağınız. Neyse konumuz inşaatçılık değil.
İşte bizim evde öyleydi. Aynı zamanda hayvanlarınız da vardı. Sene de bir kaç tanesi doğum yapardı. Babam doğum yapan ineklerin tarihlerini düzenli olarak tutardı. Odanın tavanındaki kalasların pürüzsüz yüzeyi bu iş için idealdi. Dolayısıyla tüm ineklerin doğum tarihleri tavanda yazıyordu. Ben de o odada yatıyordum ve her sabah uyandığımda o nüfus kayıtları gözümün önündeydi. Nerdeyse hepsini ezberlemiştim. Saru İnek, Gara İnek, Boz İnek, Alacalı İnek vs vs.
Gerçi abimle paylaştığım bu oda da başka kayıtlar da tutuluyordu. Bizim oralarda kahvehane kültürü vardır (Oyun oynanan kahvelerden değil) Her gün o kahveye gideceksin, sana ısmarlanan çayı içecek ve sen de başkalarına ısmarlayacaksın. Gitmeyeni adamdan saymazlar ve evde karı gibi oturuyor diye eleştirirlerdi.
Abim de bu damgayı yememek için sürekli kahveye gidiyordu. Özellikle kış aylarında vatandaşın geliri olmadığı için çayı veresiye içerlerdi. Kahve sahibi bazı güvendiği müşterilerinin veresiyesini tutmazdı. Abim de bunlardan biriydi. Akşam kahveden gelince kaç tane çay içtiyse, oda kapısının solunda kalan duvara yazardı. O gün 5 çay içtiyse kurşun kalemle 5 çarpı atardı. Duvarın o kısmı askerin şafak defterine dönmüştü. Ayrıca o duvarda elbise asmak için çiviler vardı. Kıyafetleri asınca çarpılar gözükmüyordu.
Bir gün annem duvarın kalemle çizildiğini farkedince, benim çizdiğimi zannederek homurdanmış. Daha sonra odayı kireçle bir güzel badana yapmış. Okul çıkışı eve geldiğimde fırça attı bana. Ben de konuyu abime havale ettim doğal olarak. Az sonra eve gelen abim kötü süprizle karşılaştı. Veresiye defteri yok olmuştu. Çay borcunu nasıl hesapladılar hatırlamıyorum.
Bu haliyle kozmik oda görevi gören odanın tavanına baktığım bir gün kafamda şimşekler çaktı. Boz İnek benden önce doğmuştu. Onun doğum tarihinin kaydı varsa benimkinin de vardır diye düşündüm. Çünkü nüfus cüzdanımda Ocak ayının 1'i gözüküyordu. Kesin tarihi bilemeyince sallamışlar anlayacağınız. Bu merak ve heyecanla anneme koşarak tam olarak ne zaman doğduğumu sordum.
Annem; "Oğlum sen doğduğunda otların boyu 2 karış olmuştu. Çünkü senin doğduğun gün inekler için ot yolmaya gitmiştim. Yolduğum otu çuvala bastım, başımın üstünde eve getirdim (evvelden kadınlar sele, sepet, bidon gibi şeyleri başlarının üzerinde taşırlardı, hem de elleriyle tutmadan) otu ineklerin önüne koymaya fırsat bulamadan sancım tuttu ve sen doğdun.
Ah anacım ah, doğum tarihimiz otun boy ölçüsüne mi kaldı şimdi. Canım sıkılmıştı. Haaaa, o söylemde bana inceden bir gönderme yapması da dikkatimden kaçmadı.
"Otu ineklerin önüne koymaya fırsat bulamamış"
Benim yüzümden inekler açlıktan ölecekmiş sanki. Bir çuval otun ağırlığı benim dünyayı erken teşrif etmeme neden olmuş. İyi de anacım, sabah akşam beni beklerken, ne diye yalnız başına ot yolmaya gidersin. Ya arazideyken doğsaydım, sen o anda bayılsan ne olacak. Kurda kuşa yem edeceksin beni. Boş Beşik filmine konu olmaya ramak kalmışım vesselam.

Her ne kadar çocuk bile olsam ağırıma gitti. Odanın tavanındaki lanet olası tarihler, beni tarihi gerçeklerle yüzleştirdi. O an yaşadığım duygu patlamasıyla anneme çıkışarak sitem ettim;
"Bir inek kadar değerimiz yokmuş ana, ineklerin doğum tarihlerini tavana bir bir yazmışsınız, benimkini yazmaya tenezzül bile etmemişsiniz"
Bu çocuğun yaşadığı travmayı siz tahmin edin artık. Neyse bu travmadan kurtulup tekrar konumuza dönelim.
İnek sahibi de inekleri benden değerli görmüştü. Sanki Hindistan'da yaşıyoruz anasını satayım. İkinci bir travmaya izin vermemeliydim. O an benim için kalem daha önemliydi. Arkasından bağırdım adamın.
"Kalemimi getirmeyi unutmaaaaaaa"
Adam koşar haldeyken arkasını döndü ve elini sağa sola döndererek anlamadığını ima etmeye çalıştı. Daha açıklayıcı bağırdım avaz avaz.
"Kuyruğunun ucunda, kuyruğunun ucunda"
Bir yandan da kolumu kuyruk gibi sağa sola sallayarak, parmaklarımın ucunu gösterdim. Bu tarif işe yaramıştı anlaşılan. Çünkü bir daha arkasını dönmedi. Anlamasa tekrar dönerdi zaten. Yani öyle tahmin ediyorum. İnek önde sahibi arkada, bir müddet onları izledim. Daha sonra gözden kayboldular.
Aradan bir saat geçti, yaşadığım fırtınalı anları unutmuş, geciken misafirimi bekliyordum hala. Bir de baktım ne göreyim; adam ineği yakalamış ve başına sonradan geçirdiği yularından tutmuş halde bana doğru geliyor. Yanıma geldiğinde heyecanla sordum adama;
Benim kalem noldu ?
Adam bön bön bana baktı.. Bağırmam ve tarifim işe yaramamıştı anlaşılan. Açıklama yaptım;
Kalemim hayvanın kuyruğuna takılmıştı.
Adam yine boş ve anlamsız bakmaya başladı. Adama laf anlatana kadar hayvanın kuyruğuna bakmayı akıl ettim. Sevinçten gözlerim parladı, kalem kuyruğa takılı halde duruyordu. Ancak kalem olduğu zor belli oluyordu açıkçası. Çamura bulanmıştı, ama olsun temizlerdim nasıl olsa. Bulunduğu yerden çıkardım. İnek sahibinden vefalı çıkmış, kalemimi bana geri getirmişti. Adam ise hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Sen bunun için mi arkadam bağırıyordun ?
Evet... dedim.
Kalemin inekten daha mı önemliydi... dedi ukalaca.
Hay ağzını seveyim senin, parayla söylettiremezdim bunu. Lafı yapıştırdım o anda;
Peki bir inek benden önemli mi ? İneğin beni taşların üzerine savuracaktı neredeyse, hal hatır sormayı bırak, bir teşekkürü bile çok gördün.
Yutkundu, bi' şey diyemedi lavuk.
İşte böyle dostlar. Yıllardır içimde kangrene dönen bu travmayı sizlerle paylaşarak bir nebze olsun rahatladım.
Gösterdiğiniz sabır ve anlayış için teşekkür ediyor, hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Göz atmak isterseniz diğer bencelerim;
Bilgisayar ve İnternetle İlk Tanışma Hikâyem..
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Kadın Emeği
Özel Günler & Hijyen
Cinsel Yaşam
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar