Telefon elinde soğuk duruyordu.
Çocuğu aramak istiyordu.
Ama parmağı titriyordu
Ya cevap hayal kırıklığıyla dolu olursa?
Her gün bir sınavdı.
Gözlerini kapattığında bile hastane koridorları dönüyordu rüyasında.
Beyaz ışıklar, acı, cihazların bipleri…
Uykular bile huzur getirmiyordu.
Kız, artık yalnızca nefes almak için yaşıyordu.
Gözyaşları, ağrı ve yorgunluk… hepsi karanlık bir rutinde kayboluyordu.
Kendi iç sesi en büyük düşmanı olmuştu.
“Dayan… ama artık yeter,” diyordu.
Ama dayanmak zorundaydı.
Her saat, her dakika… bir savaş.
İlaçlar, serumlar, iğneler… hepsi birer hatırlatma:
“Yaşamak zorundasın.”
Ama bazen yaşamak, hayatta kalmaktan daha ağır oluyordu.
Hastane odasının beyaz duvarları, artık onun eviydi.
Güneşin ışığı, kuşların sesi… hepsi birer yabancıydı.
Dışarı çıkmak, eski hayatı hatırlamak… dayanılmaz bir yük olmuştu.
Ailesi onu görmeye geldiğinde bile, gülümsemeyi zorla tutuyordu.
“İyiyim,” diyordu.
Ama bu iyilik, sadece bir maskeydi.
İçinde fırtınalar kopuyor, her nefes, her bakış, her saat bir acının hatırlatıcısıydı.
Aramak istese bile… yapamıyordu.
Çocuğa umut vermek… kendi yıkıntıları arasında imkânsız geliyordu.
Belki de artık, kimseye umut vermeyecekti.
Kız, askere gitmeden önce çocuğa hep aynı soruyu soruyordu:
ben seni arayınca ne diyeceğim?”
Çocuk hiç düşünmeden cevap veriyordu:
“Ömrüm nerde diyeceksin.”
Kız her defasında hafifçe gülümsüyordu. Çünkü bu oyunu bilerek başlatıyordu.
Onu zorlamayı, , o cevabı yeniden yeniden duyurmayı seviyordu.
Ama çocuk bilmiyordu…
Bu sorunun arkasında kızın sakladığı koca bir gerçek vardı.
Kız aslında aramayacağını hissediyordu.
Ararsa bile konuşamayacağını, nefesinin o kadar yetmeyeceğini…
Belki de yaşayamayacağını biliyordu.
Bu yüzden soruyordu:
“Ben seni arayınca ne diyeceğim?”
Sanki söyleyemeyeceği bir cümlenin provasını yapıyordu.
Sanki hiç gerçekleşmeyecek bir konuşmanın sonuncusunu oynuyorlardı.
Çocuk her tekrar ettiğinde:
“Ömrüm nerde…”
kızın içi acıyla yumuşuyor, bir anlığına nefes alabiliyordu.
Çünkü arayamayacağını bildiği birine,
çaresizce “aramış gibi” davranıyordu.
Ve asker gittikten sonra da…
Kızın arayamamasının sebebi tam olarak buydu:
Yaşayacağını bilmiyordu.
Boş umut vermek istemiyordu.
Ararsa, o oyundaki sahte mutluluğa bile tutunamayacağını biliyordu.
Bu yüzden sustu.
Kız onu kendisi arayamadı.
Ne kadar istese de…
her gün telefonu eline alıp saatlerce ekrana baksa da…
yine de arayamadı.
Arayıp da yarım bir cümle bile kuramayacağını biliyordu.
Bu yüzden sessiz kaldı.
Ama merakı, özlemi, içindeki acı…
gün geçtikçe büyüyordu.
Sonunda bir gün, hastanedeki odasında nefesi iyice daralırken, bir karar verdi.
Telefonu eline aldı ve en güvendiği arkadaşını aradı.
Kızın sesi çok kısık, çok yorgundu:
“Bak orada ona bir şekilde ulaşabilirsen sor. Nasıl? İyi mi? Bir şeyi var mı? Sadece bunu öğren.”
Arkadaşı şaşırdı:
“Sen niye sormuyorsun? Niye aramıyorsun onu?”
Kız gözlerini kapadı, boğazı düğümlendi:
“Ben arayamam… gücüm yok.
Ona bir şey söyleme. Sakın.
Benim adımı bile geçirme.
Sadece… iyi mi, değil mi… onu öğren.
Sonra bana haber ver.
sessiz kaldı bir an, kızın hâlini anlamaya çalıştı.
“Tamam,” dedi öğrenirim, sonra sana yazarım.”
Kız o an ilk kez nefes aldı.
Sanki bütün gün boyunca kalbini sıkan düğüm biraz çözülmüştü.
Tek istediği buydu:
Yemek yiyebiliyor muydu?
Uyuyabiliyor muydu?
Bir şey olmuş muydu?
Kız kendi sesiyle soramıyordu.
Ama içindeki özlem ona başka bir yol buldurdu:
Kendi yerinde bir başkasını gönderdi…
Sadece onun nefesi yerinde mi, onu bilmek için.

Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer 