Bir kitap yazıyorum sizce giriş kısmı nasıl olmuş?

Deniz yine sessizdi. Güneş yavaşça ufka süzülüyor, gökyüzü Yusuf’un çocukluğundaki yaz akşamlarını anımsatacak renklere bürünüyordu. Elindeki ağda tek bir hareket yoktu, ama içinde kopan fırtınalar, yılların biriktirdiği suskunlukla konuşuyordu.

Küçük sandalın tahtaları, her dalgada yorgun bir iniltiyle sarsılıyordu. Yusuf, gözlerini güneşin suya değen siluetinden ayırmadan ağları yavaşça topladı. Bugün balık çıkmamıştı. Zaten son zamanlarda deniz de Yusuf gibi suskundu. Yalnızlığını onunla paylaşır gibiydi.

Birkaç martı ötede çığlık çığlığa çember çiziyor, sonra birden kayboluyordu. Gökyüzü, insanın içine işleyen o soluk turuncuya dönmüşken Yusuf’un içi geçmişe, çok uzaklara sürükleniyordu. Sadece denizin değil, hayatının da en derin yerlerinden bir mektup dalgalanıyordu zihninde.

Sandala iyice yerleşti, eski tütün kutusundan sigarasını çıkardı, dizlerini göğsüne çekti ve gözlerini kapattı. Bu, Yusuf'un hikayesiydi.


Yusuf henüz beş yaşındaydı. Bu garip öksüz, anasını hiç hatırlamazdı. Elini bayramlarda öpemezdi. Annesi, o doğarken ölmüş; gariban, öksüz bir başına babası ile kalakalmıştı. Babası, ilkokullu, hafif bıyıklı, göbekli bir muhtardı. Köyün her işine yetişir, ahalinin dertlerini dinler; eğer bir problem varsa, belediye reisine mektup çekerdi. Yusuf, babasının şehirdeki işlerinden dolayı hep erken kalkar; babası gittikten sonra kahvaltı sofrasını toplar, bulaşıkları yıkar, yerine dizer, evi de bir güzel süpürürdü. Akıllı bir çocuktu, hayal dünyası büyüktü. Onun her zaman köyün biraz ötesinde hareket eden dalgalar ilgisini çekmişti. Tüm işlerini bitirdikten sonra, anasının yadigârı bohçasından kalma sofra bezini alır; içine üç zeytin, biraz peynir ve domates koyup yola çıkardı. Yolda giderken bin bir türlü yoldan, patikadan geçer; sahile ulaşırdı. Deniz, onun için sadece su değil, bir sırdaştı. Dalgaların kıyıya vuruşunda bir ritim duyar, sanki biri ona ninni söylüyormuş gibi hissederdi. Kumların üzerine oturur, küçük elleriyle çakıl taşlarını toplar; sonra onları birer birer suya atardı. Gemilerin önünde her zaman ne olduğunu anlayamadığı şeyler vardı. Bu şeyler, denizdeki balıkları yakalar, bir araya getiren kese kâğıdı gibiydi ama aralarında boşluklar olmasına rağmen balıklar kaçışamazdı. Yusuf, yorgun küçük bedeni ile anasından kalma yadigâr sofra bezini bir ağaç gölgesinin altında açar, karnını o küçük elleri ile doyururdu. Tatlı ve küçük bedenini sahilden biraz uzaktaki ağacın altında birkaç saat dinlendiren Yusuf, akşam ezanı olmadan, bin bir zorlukla geldiği yolları ve patikaları geçerek eve gelecek olan muhtar babasına yemek hazırlamak için hızlı adımlarla yürürdü. Babası, Yusuf’un anasının ölümünden sonra ne kadar içerlense, ne kadar kendisini salsa da biricik evladı Yusuf için ayakta durmak zorundaydı.

Bir kitap yazıyorum sizce giriş kısmı nasıl olmuş?
Cevapla