Pamplona’dan ayrılmadan önceki son yolculuğum Sevilla Málaga ve Granada’yı kapsayan ufak bir Endülüs turu idi. Pamplona İspanya’nın kuzeyinde kaldığından dolayı önce Madrid’e geçip ardından da sırasıyla Sevilla, Málaga ve Granada’yı ziyaret edip İspanya maceramı bitirmeye karar verdim.
Önceki yolculıklarımın aksine bu sefer yalnız gezmeyi tercih ettiğimi söylemem gerekir. Yalnız yolculuk yapıldığında gezinin daha tatlı bir hal aldığını ve gezerken daha özgür olduğunuzu belirtmem gerekir.

Madrid’deki uzunca bekleyişimin ardından beni Sevilla ya götürecek olan otobüse bindim. Sevilla İspanya’nın güney bölümü olan Endülüs’ün başkenti konumunda aslında.
Endülüs’ün diğer şehirlerin de olduğu gibi burada da müslümanlara ait izlere rastlamak mümkün. Şehrin en önemli yapıları kathedral, alcázar dediğimiz bir çeşit kale, torre del oro ve plaza de España’dır diyebiliriz.

Şehrin en önemli yapılarından biri olan kathedral Avrupa’nın en büyük 3. Katedrali aynı zamanda da dünyanın en büyük gotik kilise yapısı olarak da bilinmektedir. Sevilla kathedrali tamamlanıncaya kadar Ayasofya dünyanın en büyük katedrali sayılmaktaydı.
Katedralin bir diğer önemli özelliği ise ünlü kaşif Kristof Kolomb’un mezarına ev sahipliği yapmasıdır.

Katedralin hemen ardından Plaza de España’yı ziyaret ettim. Plaza de España Maria Lusia parkının içinde yer almaktadır. İlk görüşte tarihi bir esermiş gibi görünen bu yapı aslında 1928 yılında bir fuara ev sahipliği yapması amacıyla yapılmış. İspanya’nın her özerk bölgesine bir köşe ayrılmış bu yapıda.
Şu an ise bazı hükümet binalarına ev sahipliği yapmaktadır. Mimari olarak sadece Sevilla’da değil tüm İspanya’da gördüğüm en güzel yapılardan biri olduğunu söylemem gerek. Sevilla’ya gidilğinde kesinlikle görülmesi gereken bir yapı.

Sevilla’ya yüksekten bakmak isterseniz Torre de Oro muhteşem manzarası ile bunun için ideal bir yerdir. Torre del Oro ise zamanında askeri gözlem kulesi olarak inşa edilmiş bir kaledir. Nehir geçişleri bu kale tarafından denetlenirmiş zamanında. Orta Çağ’da ise bir çeşit hapisane görevi de görmüştür.
Kulenin ismi Türkçe olarak Altın Kulesi olarak geçmektedir. Bunun nedeninin ise kulenin yapımında kullanılan malzemelerden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Sevilla’dan sonraki durağım ise Granada oldu. Aslına bakarsanız Granada İspanya’nın çok küçük bir şehri ama bu şehri önemli yapan şey ise hiç kuşkusuz El Hamra sarayıdır.
Şehir içinden bir harita alıp El Hamra sarayının bulunduğu tepeye ulaşmak gayet mümkün. Ama sıcak havalarda zor bir tırmanış olduğunu da söylemem gerekir yol ağaçlıklardan oluşsa da.

El hamra sarayının güzelliğini birçok sözle anlatabiliriz. Fakat ben burada ünlü Yahya Kemal Beyatlı’nın sözlerinden alıntı yapmayı uygun buldum. “Elhamra'ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken hârikulâde bir mekân içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir alemden başka bir aleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim.
Bu şaşkınlık daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor.
Saray içindeki tüm oda ve salonları çepeçevre dolaşan bir sözcük, dünyanın bu en nazenin, ortaçağın en ünlü, Endülüs’teki 780 yıllık İslam hakimiyetinin de en önemli sarayı sayılan Elhamra'nın sırrını adeta özetleyen Arapça bir cümledir. Tüm Elhamra’ ya damgasını vuran bu tılsımlı sözcük, " Allah'tan başka galip yoktur”

Granada’ ya vardığımın günün akşamında doğrudan Málaga ya geçmeye karar verdim. Sanırım denize karşı olan tutkum burada da baş gösterdi ve gezimi bir Akdeniz kıyısında tamamlamaya karar verdim. Aslına bakarsanız burayı da gezmek için 6-7 saat yeterli oluyor ama denizin keyfini çıkarmak için daha uzun süreler için de kalabilirsiniz.
Özellikle Málaga nın costa del sol de bulunması denize girmek için bu şehrin ideal olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında Endülüs Emeviler’inden kalan Gibralfarao Kalesi ve La Alcazaba’nın görülmeye değer olduğunu söyleyebilirim.

Gibralfarao Kalesi’ni kısaca anlatmak gerekirse Bu tepeden Malaga’yı kuş bakışı görebiliyorsunuz. Fotoğraf makinanızı yanınıza almazsanız üzülebilirsiniz. Burada hala Fenikeliler‘den kalma az da olsa kalıntılar var.
Fenikeliler’e ait surları şehirdeki Picasso Müzesi’nde görebilirsiniz. Ama ayakta duran kalıntıların büyük bir bölümü Endülüs dönemine ait. Gibralfaro kalesi 11. yüzyılda Endülüs Taifalar idaresi sırasında ufak emirliklere bölünmüşken yapılır.

Endülüs Emeviler’inden kalan Alcazaba şehre hakim bir tepe üzerine kurulan bir kale ve aynı zamanda bir karargah olma niteliği de taşımaktadır. Kalın dış ve iç duvarları bulunur. İki duvar arasında üzeri kapalı yollar bulunur ve bunlar kalenin değişik kısımları arasında korunaklı ulaşımı sağlarlar.
Alcazaba ve Gibralfarao kallerinin arasında da aynı şekilde iki kaleyi birleştiren korunaklı yol vardır. Duvarlarda zaman zaman dörtgen kuleler bulunur.

Málaga’nın bir başka önemli özelliği ise Pablo Picasso ve Antonio Banderas’ın doğduğu yer olmasıdır. Meraklıları için Pablo Picasso Müzesi’nde kendisine ait tabloları görebilirsiniz. Bundan sonra uzun bir bekleyişin ardından beni Madrid’e götürecek otobüsü beklemeye başladım.
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Kadın Emeği
Özel Günler & Hijyen
Cinsel Yaşam
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar