Bir gün üniversitede dil bilimci bir öğretmenime okuduğum kitaplardan bahsediyordum. Dudaklarımdan, Nietzsche, çıktı. İrkildi, gözleriyle karşısındaki bu bembeyaz gömlekli ve gözleri ateş gibi parıldayan beni süzdü. Ciddi bir bakışla, ve çokça da kendi bilgisinden ödün vermeyerek, ''Senin yaşında bir insan için bile fazla!'' dedi. Bunu söylediğinde Nietzsche'nin çoğu eserini bitirmiştim. Aylar geçti... ve aylardan yaz oldu, bir karar almıştım ve Nietzsche'yi ikinci defa baştan sona okudum. Dehşete düştüm, bugün size öğretmenimin de dediği gibi: ''yaşınız sizi bu insana doğru itmediği sürece vaktinden önce okumamanız gereken'' bir insanı ve onun eserlerini anlatacağım.

Orta Çağ Avrupasını anlamak!
Onu anlamak için önce Orta Çağ Avrupasını anlamamız lazım. Nietzsche 1844 yılında doğdu. Avrupa aslında kendi prangalarından kurtulalı yalnızca birkaç on yıl olmuş. Ve şimdi geride sadece bir kurtarıcı beklemektedir. Bu, Nietzsche olabilir miydi?
Saatleri geri alalım. 1444 yılıydı. İtalya/Florensa etrafında birçok aydın, okuryazar, filozof insan toplanmıştı. Bu insanlar günümüz Avrupa'sının bugünkü konumuna gelmesine yardımcı olacak devrimci ve yangınları başlatan kişiler olacaktı. Henüz 1453 yılı gelmemişti. Bu bir avuç insanlar Avrupa'nın geleceğini konuşuyorlardı. Ama neden bu toplantı ayarlanmıştı ve burada bulunma amaçları neydi?

Avrupa, Hristiyanlıkla birlikte düşünebilme yetişini de kaybediyordu. Sadece bir düşünelim. Hristiyanlık öncesi Avrupa'da sadece Yunan eserlere baktığımızda bile büyük filozofların büyük eserleri, büyük tiyatro yazarları ve oyunlar, destanlar, şiirler vardı. Roma'da bir avukat olan Seneca bile, belirli bir eğitimden geçip felsefi bir yazı karalayacak kadar bilgiliydi. Tuhaf olan kısım, evet onların da tanrıları vardı. Onlar da tanrılar için kurban adarlardı. Fakat tanrıları dilsizdi, ve tanrıları ile insanlar arasında bir aracı yoktu, dolayısıyla tanrı yargılayıcı olmazdı. Hristiyanlık ile birlikte bu düzen değişti. Din adamları insanları yargılamakla kalmıyor, insanlar ile tanrı arasında adeta bir köprü görevi görüyordu. İnsanlar okuma yazma bilmiyordu. İnsanların İncil'i okuması bile belirli bir yıla kadar yasaktı. Basılması veya çoğaltılması yasaktı. Sadece din adamları bunu insanlara icra edebilirdi. İnsanları basitleştirdi, insanların tutkularını ve duygularını yok etti. İnsanlar bir zaman sonra Orta Çağ'da başlayan Avrupa Vebasının sorumlusu olarak bile kendilerini gördü. Tanrıdan bir ceza olarak gördüler ve birbirlerini kırbaçlamaya başladılar.

İnsanlar çarmıh geriyorlar ve kendi kurallarına ve dinlerine uymayanları çarmıhta geriyorlardı. Bu biraz tuhaf, çünkü kutsal kitap insana verilmiyor ama sadece din adamlarından dinlenebiliyordu, ve insanlar tanrı ile insan arasındaki bu aracının iki dudağındaki söze bakarak (oh bir dakika, bu biraz tanıdık geldi) insanları yargılama hakkına sahipti. Avrupa adeta bir ateşin içindeydi. Aslında kendileriyle din yüzünden savaşmaktan da bitap düşmüştü. Ve Avrupa'nın belirli bir kısmına kadar giren, dahil olan, başka bir dinden olan Osmanlı İmparatorluğunu fark edememişler, veya kendi meselelerinden dolayı odaklarını bu konuya verememişlerdi. Halk bu kadar yozlaşmışken, akıl ve düşünme yetişini tamamen kaybetmekteyken evet, matbaanın icadı, kitapların çoğaltılması, hümanizm, pozitivizm, rönesans, Fransız İhtilali ve o günlerden ta ki Nietzsche'ye kadar... tüm bu yukarıdaki devrimler aslında egemenliğin halka verilmesini ön şart koşmaktaydı. Avrupa 18. yüzyıl ile 19.yüzyıl da aslında Klasik eserlerini vermeye başlıyordu. Rusya ve Almanya özellikle bu konularda ipleri ve sorumluluğu çoktan üzerine almışlardı. Fakat ortada bir kaos hakimdi.
19. yüzyılda sanki herkes prangalarından kurtulmuş gibiydi, fakat ne yöne doğru gideceklerini bilmiyorlardı.

15 Ekim 1844 tarihinde Avrupa'yı sarsacak ve değiştirecek bir insan doğdu. Kimse bu kişinin belki de bunu yapabileceğini düşünmüyordu. Ama evet, 177 yıl geçti ve Nietzsche Avrupa'da rüştluğunu çoktan ispatmış bir insanken, Batı'da mı yoksa Doğu'da mı olduğu henüz tartışması bitmeyen bu topraklarda, anlaşılmayı bekleyen bir mücevher olarak kütüphanenin o en ücra köşelerinde okunmayı bekliyor. Peki ama, Nietzsche Avrupa'yı nasıl çalkalayacaktı? Avrupa devrimlerini yapmış, günümüzde Klasik diyebileceğimiz eserleri vermiş, ve aslında dinin ayaklarda bıraktığı prangaları çoktan çözmüşlerken nasıl olur da Nietzsche tarafından yontulamayı beklediler? bu biraz tuhaf ama komik. Evet, Avrupa artık birey olmanın ne demek olduğunu biliyordu, öğrenmişti, savaşta ve edebiyatta hatta ekonomi de bile yeni atılımlar yaparak 19.yüzyılı adeta salladılar. Fakat bu uzun süre buna aç kalan birisinin bir anda her şeye saldırması gibiydi. Avrupa devrim ateşinin başlamasından sadece birkaç yüz yıl sonra obez olmuştu. Kontrolsüz bir şekilde modernleşiyorlar ve aslında prangalarından kurtuldukları sandığı şeylere tekrar kucak açma ikiyüzlülüğünü gösteriyorlardı. Baylar, bayanlar... buradan sonra Nietzsche'yi konuşacağız. Sanmayın ki Nietzsche Avrupa'yı eleştiriyor, onu görebilenler için, aslında herkesi eleştiriyor. Sanmayın ki İncil'i eleştiriyor, o aslında İncil'i istediği gibi yönlendiren din adamlarını ve görebilenler için diğer dinlerin de temsilcilerini... Onu anlamak için ahlaktan, vatandan, milletten ve çokça da gelenekten sıyrılmak gerekecek. Keyifli okumalar...
''Kimileri öldükten sonra doğacak''
-Friedrich Nietzsche

''Bizi bu modernlik hasta etti, - tembel barışlar, korkak tavizler, modern Evet ve Hayır'ın bütün erdemli kirliliği. Her şeyi 'kavradığı' için her şeyi 'bağışlayan' bu hoşgörü, bu geniş yüreklilik, bizim için bir çöl rüzgarıdır.''
-Friedrich Nietzsche/Deccal
Nietzsche'ye göre modernizm aslında kişinin kendisi olamamaktır. Çünkü modernizm sana neyi yapman ve neyi yapmaman gerektiğini söyleyen bir trend belirleyicidir. Modernizm aslında günümüzdeki büyük firmalardan bazılarıysa, onların sunduğu şeyler moda oluyor. Ve bu, senin aslında kendisine ait olmadığın bir kıyafete girmeni sağlıyor. Nietzsche'ye göre barışmak ve aslında her şeyi biliyormuş, bilge insanlar, rolünü oynayan ucubelerin her şeyi affetmesine tepki gösteriyor. Burada aslında kendi tokadını Hristiyanlığı vuruyor ve belki de farkında olmadan Gandhi'ye. Çünkü bu geniş yüreklilik aslında çöl rüzgarıdır, yani işsizliktir yani hiçbir meyvenin yanı çabanın sonuç vermeyeceği bir iklimdir, metottur.
Hz. İsa "Sağ yanağına biri tokat atarsa ona karşılık verme, sol yanağını da -vursun diye- ona çevir (Matta 5, 39; Luka, 6/29)

''Tanrı'ya yargılattırarak kendileri yargılarlar; Tanrı'yı yüceltirken, kendilerini yüceltirler...'
-Friedrich Nietzsche/Deccal
Bu söz adeta tokat gibi vurması gerekir bazılarına. Biliyorum bazıları çoktan yüzü kızardı. Nietzsche burada şunu eleştiriyor. Bu ahlaki, erdemi, tanrıyı ve dini elinden düşürmeyen kesim aslında birilerini yargılarken, çarmıha gererken, sanki Tanrı bak şurada şunu diyor gibi diyerek aslında tanrının yargılayabileceği konularda kendileri eleştirerek, ahkam keserek yargılarlar. Bu aslında başlı başına bir ironi değil midir? Tanrıyı yüceltirken kendilerini yüceltirler aslında. Onun adına kurban keserlerken onun adına bir şey yaparlarken kendi ahlakından övünürlerken kendi sahip oldukları yetenekleri, zenginliği açığa vururlar aslında. Bu bile başlı başına bir ikiyüzlülük değil midir?

''Sanki varlığın kendisi onlarla ilgilenmek zorundaymış gibi; başlarına gelen en küçük aksilikte bile, tanrıyı işin içine karıştırmaktan asla vazgeçmezler.''
-Friedrich Nietzsche/Ahlaki değerlerin soyağacı
Burada ise kılıcın ucunu kadercilere vurur. İnsanlar sürekli olarak kendi başarısızlıklarını birisinin üzerine yıkma gereği duymuştur. Kendi egoist benliğini korumak için içgüdüsel olarak hataları kendinde değil başkasına aramıştır. Aynı insanlar en ufak bir günah işlediklerinde bunun sorumlusu olarak şeytani karıştırırlar. Sorumluluk yani kötülüğün sebebi kendisi değilmişçesine, kontrolün kendisinde olmaması gibi. Tuhaf bir ironik alay ise Tanrıya inanmak isteyip de inanamayanlara. Burada Nietzsche aslında Yahudileri hedef gösterir. Onlar gibi, kolay, köylüce olmaktan bahseder. En ufak şeyde tanrı şöyle yapsaydı, böyle yapsaydı, her olaya tanrıyı karıştırmaktan, dünyanın içindeki bu insancığın kendisini bu kadar beğenmesini komik bulur. İşin komik yani, bu gerçekten komiktir de.

''Güçsüz insanın saldırmaz görünüşü, hatta onda bol miktarda bulunan korkaklık, eşikten geçmeye karşı duyduğu tereddüt, bunların hepsine,
Olumlu bir ad verilmiş: Sabır
-Friedrich Nietzsche/Ahlaki değerlerin soyağacı
Birçoklarınız benceyi bu noktadan sonra okumayı vazgeçti bile. Çünkü gerçeği anlamayacak ve kaldıramayacak kadar zihinleri dolu(!) Nietzsche'ye göre sabretmek bir tür kötürüm bir hastalıktır, korkaklıktır, güçsüzlüktür. Sadece düşünmenizi istiyorum. Kimler sabreder? mesela fakirler sabreder. Ama zenginler sabretmez çünkü istedikleri zaman alabilirler. Kimler sabreder? Adaleti kendisi tayin edemeyen insanlar sabreder. Aşağıki dünyadaki yargıya inanırlar çünkü bu dünyada çoktan yargı üzerinden geçmiştir. Kimler sabreder? beklemek zorunda olanlar. Ama beklemek zorunda olmayanlar çoktan kavuştular bile. Hal bu durumdayken sabretmek güçsüz insanların bir özelliğidir. Çünkü güçlü olabilecek kadar hızlı değillerdir, zamanın ötesinde değillerdir.

''Bir insanın kültürü ne denli artarsa, bir o denli çok uzaklaşır şakadan, alaydan.''
-Friedrich Nietzsche/İnsanca pek insanca
Bu söz aslında Türkiye'deki genç insanların kulaklarına vura vura girmeliydi. Farkında mısınız bilmiyorum, Nietzsche bu eseri yazdığında yıllar, 1878 yılını gösteriyordu. Toplumdaki bir çarpıklığı gördü ve bunu yazdı. Dönem İngiliz filozoflarına da bir çarpma elbette var. Gerçek şu ki günümüz Türkiye'sindeki genç insanlar sürekli bir şeyleri alaya alan ve şakacı bir tür ortaya çıktı. Bir deprem olsa, Twitter'da bunun şakasını ve alayını yapabilmek için hazır pusuda bekleyen binlerce hatta milyonlarca insan var. Bu insanlar düşünmekten, özgürlükten bahsederler, ama içindeki kendi tutsaklarını göremeyecek kadar da kördürler. Alaya aldıkları ve küçümsedikleri şeyler bir depremken, bence burada hakikatin ne olduğu tartışması çoktan bitmiş olmalı.

''Erdemlerimiz koşullara bağlıdır, zayıflıklarımızın sonucunda ortaya çıkmışlardır.''
-Friedrich Nietzsche/Putların alacakaranlığı
Hayatımda karşılaştığım bir durum var. İnsanların ahlak tanımlamalarına uymadığımı fark edip ahlaksız olmaya karar verdiğimde kendi ahlakından ödün vermeyen insanların adeta bir sırtlan gibi üzerime doğru gelmeye başladığını gördüm. Her birisi şeytani taşlamak isteyen gözlerle beni süzüyordu. Bu ahlaklılar bana taş atıyordu. Gece olduğunda ise tanrının karşısında af dilemek için 'günahlarımı affet' diyorlardı. Ben bir inançlı veya inançsız olarak onlara zarar vermeyen ahlaksız prensiplerimin sonucunda bir ahlaksız(!) olarak tanrıya günahlarım için yalvarmazken bu ahlaklılar(!) nasıl olur da günahsız ruhları için tanrıya yalvarırlar? hangimiz daha ahlaklıyız?

''Kişi nihayetinde kendi arzusunu sever, arzuladığı şeyi değil.''
-Friedrich Nietzsche/İyinin ve kötünün ötesinde
Bu cümleyi yalnızca bazıları anlayabilecek. İşin üzücü tarafı bu bazılarının çok ama çok az bir kısmı bu cümlenin ağırlığını kabullenecek. Bu hayatta sizler aslında seviyor sandığınız şey, sizin arzuladığınız şey değil, kendi arzunuz. Bir kızı/erkeği sevdiğinizde, onda farklı bir şey bulmadınız, siz aslında aradığınız şeyi buldunuz, ve bu da kendi arzunuz. Anne babanız. Çoğu zaman anne veya babanızı severken veya oğul/kız, ne derler? 'olsun o senin annen' bu sözü çok sık duymuşsunuzdur. Bu insanlar dahi bu sözü neden söylediklerini bilmiyor, ama doğru bir nehre akıyor. Olsun, o senin annen/baban/kızın/oğlun, - cümlesi, aslında sizin o kişinin ruhunu değil, o kişinin sizinle olan bağı yani oğul veya baba gibi sizi ilgilendiren kısmıyla ilgileniyor olmanızdan yani siz karşıdaki cismi/arzuyu değil, onun sizde uyandırdığı kendi arzunuzu seviyorsunuz. Annenizin bir tavrı değil sizi daima ona bağlattıran, sizin içinizdeki onun anne olması. Yani şahıslara değil kimliklere göre seviyorsunuz.

''Ahlak ilkin topluluğun varlığını sürdürmenin ve çöküşünü önlemenin bir aracıdır; ahlakın güdüleri, korku ve umuttur.''
-Friedrich Nietzsche/ Gezgin ve gölgesi
Ahlak insanları bireysel olarak değil toplumsal olarak kabul eder. Her insanın aslında kendi etik kuralları vardır, çoğu zaman da zararsızdır fakat ahlak insanların bireysel olgularını ve düşünmelerini reddederek onları belirli bir kalıba öldürtmek ister. Düşünsenize, ait olmadığınız ve mutsuz olacağınız bir kalıba daha doğmadan önce o kalıba ayartılmak isteniyorsunuz. Ahlak aslında sizi güden bir şey, sizler köyünsünüz ve ahlaki belirleyen şeyler de bu koyunların çobanı. Korku ve umut ile güdülme işte tam olarak bu. Nietzsche aslında ahlaksız ve erdemsiz olun demez, toplumun belirlediği ahlak kurallarına göre yaşamayın, der. Kendi kurallarınız olsun der, bu ince ayrım onu anlama yolundaki temel taşlardan birisidir.

''İyi ve adil olandan koru kendini! seve seve çarmıha gerer onlar, kendi erdemlerini kendisi bulanları!''
-Friedrich Nietzsche/Böyle söyledi/buyurdu Zerdüst
Spesifik bir örnekler dizisi olacak ama hatırlayalım. İspanyollar ve Portekizliler Güney Amerika'yı keşfettiğinde bayraklarında Hristiyan hac işaretleri vardı. Komik, çünkü onlar sadece dinlerini yaymak için ve ekonomi için gidiyorlardı. Peki sonra? sonra şu an kaç Güney Amerika yerlisi hayatta? Amerika, Irak'a barış getirmek için geldi. Barışı, savaşla mı getirdiler? Beyaz atlı Şövalye aynı zamanda Beyaz atını kana mı buluyordu? Oh, doğru. Toplumda böyledir. Kendisine iyiyim/ahlaklıyım/namusluyum diyenlerin yürekleri öyle doludur ki, birikmişlik vardır. Yapamamanın, zayıflığın birikmişliği. Bu yüzden tasarlar kendi ahlaklarına uymayıp da kendi kendi erdemlerini yaratan insan gördüklerinde. Hemen taş atarlar. Bu onlar için bir bilinçaltındaki kıskanmadır. Fakat kendilerine itiraf edebilecek kültürel, zekasal ve akılsal olarak o kadar geridedirler ki, gözlerinde sadece nefreti ve öfkeyi görürsün.

Son olarak...
Nietzsche'yi anlamak kolay değildir. Çünkü onu okuduktan sonra hayatın ya hiçbir şey olmamış gibi devam eder, ya da deri değiştirirsin. Fakat onu henüz anlamayan Avrupa'lılar bile varken, onu bizim toplulumuzda nasıl bir simge olarak görüldüğünü tarif edebilir misiniz? Bir Gölgotha yaratmak isteyen bir toplumun, sizce Nietzsche ihtiyacı var mıdır? bu benceme tıklayan kaç insan, bencenin içeriğine bakıp ''ellerine sağlık'' diyecek? ihtiyacım olan bu mu? ihtiyacım olan, kaçı bu benceyi baştan sona okuyup sakin bir zihin ile bunları sindirmeye çalışacak? Baylar, ve sevgili siz bayanlar. Prangalarınızdan kurtulup, kendinize karşı nefret etmeye başladığınız gün, aslında yeni bir cennet yaratmak isteyen birisi olarak bunu kendi cehenneminizde bulduğunuz vakit, artık şakaların ve alayların yarattığı puslu geceden ayrıldığınız vakit, sizi bekleyen tek şey, hakikatin o çift başlı mum ışığı olacaktır.

Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer