Bir Karakterden Fazlası Karşınızda: Arthur Morgan! Ağır “RDR2” Spoiler İçermektedir!

Evet, içeriğe tıkladığına göre öncelikle çayını, kahveni ya da biranı kap gel ve hemen altta kıyak bir parça koydum, play tuşuna bas. Seveceksin inan bana 😊

Ben bir Gamer değilim fakat içinde bulunduğumuz Dünya’da ki tüm başyapıtların hayranıyım. İşte şimdi sana bahsedeceğim bu oyunda hiç şüphesiz gelmiş geçmiş en iyi, hatta derler ya iyisinin, iyisinin, iyisisin.. he işte bu oyun, o kanka. Ve bu oyunda öyle bir karakter var ki yeri geldi ağlattı, yeri geldi güldürdü.. Ama bize her zaman sadakatin ve merhametin ne kadar ince bir çizgi üzerinde olduğunu gösterdi. Evet, evet Arthur Morgan ondan bahsediyorum. Daha fazla uzatmadan hadi gel, geçelim hikayesine.

Dikkat! Aşağıda ki not oyundan ve karakterden hiç haberi olmayanlar için bir flashback’tir. Oyunu bilenler okumasa da olur.

Not: Evet kankam, kısaca ve hızlı biçimde anlatmaya çalışacağım sana, iyi dinle. Rdr2 yani Red Dead Redemption 2, Rockstar Games firmasının hani şu GTA diye ortalıkta dolaşan oyunun yapımcısı olan firmanın bir oyunudur. Bu oyunda Arthur Morgan adında bir ana karakter vardır ve biz o karakteri yönlendiririz. Oyunu oynadığımız süre içerisinde ana ve yan görevleri yaparak Arthur Morgan’ın nasıl bir insan olduğunu sindire sindire anlıyoruz ve inan bana bu noktadan sonra ona bir ağabey, bir dost gibi bakmaya başlıyorsun. Hadi gel hikayeye geçelim şimdi, aklına bir şey takıldıysa yorumlarda sor bana.

Arthur Morgan
Arthur Morgan

Öncelikle Arthur Morgan’ın ne kadar gerçek ve derin bir adam olduğu oyunun yan görevlerinde ortaya çıkıyor. Arthur, gerçek bir insan değil belki ama günahları var, hataları var, sevapları ve doğruları var. Ne tam ortada, ne kötü, Arthur Morgan nev-i şahsına münhasır bir adam. İyi espiri yapar, görmüş geçirmiştir, olaylara bakış açısı her zaman farklıdır. Cömerttir, gözü karadır, becerikli adamdır. Patavatsız değildir, ne zaman konuşması ve ya ne zaman susması gerektiğini iyi bilir.

Arthur Tek Çocuk

Anası Eliza, normal bir hatun ama babası Lyle tam bir kanun kaçağı, psikopat bir manyak. Babası ile çocukken pek vakit geçirmiyor en azından oyunda çok az bahsediliyor, babasını pek iyi anmıyor. Kamptaki çadırında babası ve annesinin fotoğraflarını da saklıyor ama.

Lyle Morgan
Lyle Morgan

Arthur’un babası Lyle, Arthur ergenliğe girerken, gözünün önünde öldürülüyor. Ama babasının polisler tarafından mı yoksa kelle avcıları tarafından mı ya da barda ki bir kavgada mı öldürüldüğü oyunda belirtilmemiş. Kısa bir süre sonra annesi Eliza da vefat edince çocuk yaşta bir başına kalıyor. İşte tam da bu zamanlarda Dutch ve Hosea çıkıyor karşısına. İyi bir babası olmayan, olmadığı gibi onu da çocuk yaşta kaybeden Arthur. Dutch ve Hosea’yı bir baba olarak görüyor. Dutch’tan dünya görüşünü, Hosea’dan işlerin nasıl ilerleyeceğini öğreniyor fakat tüm bunlara rağmen kötü de olsa öz babasını unutmuyor. Oyunda ki kendisinin meşhur ve malum şapkası aslında babası Lyle’ın şapkasıdır. Yani ne kadar kötü olursa olsun Arthur babasını unutmamış ve sevmiştir. Bu da Arthur’un yüreğinin ve merhametinin boyutlarını aşağı yukarı belli ediyor. O şapkayı da sonra John Marston’a veriyor sebebini sonra söyleyeceğim.

O yıllarda toy bir delikanlı olan Arthur, Ducth’ın dünya görüşünden epey etkileniyor. Ona okuma, yazma, binicilik, atıcılık ve avcılık gibi temel şeyleri öğretiyorlar. Boş vakitlerinde de Dutch’ın kitaplarını okuyor. Fakat zaman içinde Dutch gibi hayal dünyasında yaşamaktansa ayakları yere sağlam basan bir adam oluyor. Dutch, bütün dünya özgür ve bağımsız olmalı, kimse kimseye hesap vermemeli düşüncesine kendini yıllar geçtikçe o kadar kaptırıyor ki bu fikri kendi bünyesine özüterek deliriyor. Zaten azılı bir suçlu olmasının altında yatan sebepte Free World fikrini yaşadığı dönemde sadece bir kanun kaçağı olarak yapabileceğini düşünmesinden dolayı.

Dutch, Arthur gibi John gibi hatta Charles gibi kaderin sürüklediği kaderin sürüklediği bir adam değil ama her seferinde kaderi suçluyor. Halbuki Dutch müthiş bir konuşmacı, efsane bir manipülatör ve aşırı karizmatik bir adam. İstese çete lideri olmak yerine bir başkan bile olabilirdi fakat Dutch’ın seçimi keyfiydi ve bu hayattan aşırı zevk almaktaydı. Arthur, Dutch’la ilk tanıştıkları zaman daha aklı başında bir adamdı ve aralarında efsane bir dostluk oluşmuştu.

Hosea - Dutch - Arthur
Hosea - Dutch - Arthur

Dutch’la Arthur arasında 8 yaş var. Yani bir babadan çok abi konumunda ama Dutch her zaman Arthur’a “son” diyor. Hani bir baba tribi hep var. Hosea en yaşlıları, daha olgun ve daha bilge bir kişi ama nasıl olduysa çete “Dutch Van Der Linde” çetesi olmuş. Hosea da sağ kol olmuş. Büyük ihtimal Dutch’ın müthiş manipülasyonundan dolayı. Arthur’da grubun üçüncü adamı. Küçük bir çeteler o vakitler..

Arthur, gençliğin verdiği sıcak kanla Mary adında bir hatunla tanışıyor. Ve baya bayaa birbirlerine deli gibi aşık oluyorlar. Mary’nin ailesi, Arthur gibi bir serseriye kız vermeyiz diyorlar. Bu yüzden Mary de Arthur’a “bu işleri bırakıp Blackwater klisesinde tövbe edeceksin sonra da Stawberry’de sigortalı bir işe girecek, bu hayatı bırakıp benimle yeni bir hayata başlayacaksın” diyor ama anadolunun bağrından kopmuşçasına Arthur bunu reddediyor. Fakat bu red, Arthurun kanun kaçağı olmasından zevk aldığından dolayı mı yoksa çeteye olan aşırı sadakatinden dolayı mı orası biraz bizim düşüncemize kalıyor. Bana soracak olursan yüzlerce saat yan yana yürüdüğüm Arthur bence minnet ve sadakatten dolayı reddediyor. Sonuçta 14 yaşında gariban, cahil, kimsesiz bir çocuğu alıp Arthur Morgan yaptılar.

Mary Linton - Arthur Morgan
Mary Linton - Arthur Morgan

Zaten Arthur iki şık arasında kalmaktan nefret eden bir adam. Mary de daha sonra herifin biriyle evleniyor ve işler de Arthur için tam da bu noktada başlıyor aslında.

Mary başkası ile evlenince Arthur’da abileri gibi takılmaya başlıyor. O soygundan bu baskına tam bir kanun kaçağı oluyor. Kazandığı paraları orda burda ezerken bir gün Eliza diye garson bir kızı gondikliyor. Öncekiler gibi sabah uyanıp hadi eyvallah diyecekken Eliza, ben hamileyim diyor. Ama Arthur “ben buyum kızım beğenmiyorsan git” diyor fakat Eliza yine de kabul ediyor. Arthur, Ataköy 2. Kısımdan bir ev tutuyor Eliza’ya, kapatması yapıyor hatunu yani. Hafta içleri gasp, soygun falan hafta sonları Ataköy marina’da takılıyorlar Demet Akalın, Serdar Ortaç dinleyip eğlenliyorlar. Bir zaman sonra Isaac doğuyor, adını da Arthur koyuyor Isaac’n. Ayda yılda bir eve gidiyor Arthur, çocukla az zaman geçiriyor. Karıya para bırakıp yine aksiyonlarına devam ediyor ve seneler böyle geçiyor, tanıdık geldi mi?

Arthur ke
Arthur ke

Bir gün Arthur tekrar eve döndüğü sırada evin yanında iki tane tahta haç görüyor. Yaklaşınca olayı fark ediyor. O iki haç, çocuğun ve kadının mezarları için çakılmış. 3-5 tane bacım çocuğu, 10 dolar için Eliza ve Isaac’i öldürmüş. Arthur büyük bir vicdan azabı çekmeye başlıyor ve intikam peşinde de koşmuyor. O bir hayduttu, 3 kuruş için insanların canını yakmıştı, böyle kansız şerefs1z bir şey yapmamıştı ama etme bulma dünyasıydı. Birilerinin kapısını parmakla çalmıştı, sonra onun kapısı tokmakla çalınmıştı. Arthur’un tüm karakteri, duruşu, tüm tabiatı bu olay sonrasında değişiyor. Biz bunu oyunun sonlarına doğru, Arthur veremken yardım ettiği Kızılderili şefi Rain Falls ile konuşurken öğreniyoruz. Arthur’un içinde öyle derin bir yaradır ki bu hadise, ölümüne çok yaklaştığı ana kadar bir kere bile anlatmıyor.

Isaac Morgan
Isaac Morgan

Neyse yıllar geçtikçe Arthur acısını içinde yaşarken, Dutch’ın geçmişte çeteye aldığı kimsesiz göçen Avusturyalı Leopold Strauss tefecilik işleri için Arthur’dan yardım istiyor. Arthur, Dutch’ın “olm parayı bulcaz valla gidecez buralardan” tribine inandığı zamanlarda gerçekleşiyor bu olay. Arthur da bu ideale inandığı için bu tefecilik görevine okey diyor. Görev şu, Straus belli başlı ihtiyaç sahibine fakir fukaraya borç vermiş, şimdi tahsil zamanı diyor. Kısa sürede verdiği paranın iki, üç katını bizden tahsil etmemizi istiyor. Arthur’da gidiyor. İnsanlar olsa zaten verecekler ama Arthur tehdit ediyor, dövüyor bir şekilde alıyor parayı, para yoksa ona değer eşyayı. Zaten tam bu noktada Strauss’un ne kadar adi olduğunu görüyoruz.

Asla ödeyemeyecek insanlara borç verip faiziyle geri almak, bu hem Dutch’ın dünya görüşüne hem de Arthur’un karakterine ters ama herif su katılmamış biri. Neyse bu ilk görevin finalinde bir gariban var, Thomas Downes. Küçük, sıska bir çiftçi. Verem hastası ayrıca ve baya kötü durumda. Arthur tehdit ediyor, adam parasının olmadığını söylüyor. Arthur alışık bu söze ve başlıyor patara kütere adamı yumruklamaya neyse adam düşüyor yere Arthur tepesine atlıyor ama tam o esnada olan oluyor.

Leopold Strauss
Leopold Strauss

Verem yani Tüberküloz bulaşıcı bir hastalık ve oyunun geçtiği 19-20. yy. arası “çağın vebası” olarak görülen, tedavisi olmayan, çok illet bir hastalık. Thomas’ın ağzı yüzü kan içindeyken, Arthur da üzerine çullanmışken gelen öksürüğü tutamayıp kanlı tükürüğünü Arthur’un yüzüne fırlatıyor. Arthur da takmıyor hatta o an Arthur o kadar başka ki, adam parası olmadığını söyleyince “O zaman evini sat, karını sat ulan” diye çirkinleşiyor. O esnada Thomas’ın eşi ve çocuğu gelince “Biz hayır kurumu değiliz kardeşim borcunuzu ödeyin” deyip oradan uzaklaşıyor. Sonra karısı kampa gelip bir miktar para getiriyor ve Thomas’ın öldüğünü söylüyor. Yani Thomas dayaktan sonra zaten güçsüzken adam kaldıramayıp ölmüş, dolaylı yoldan Arthur öldürmüş oluyor ve Arthur’da o an bir şeyler kopuyor.

“İyi bir adam olsa böyle yapar mıydı?” konusu tartışılan bir şey.

“Arthur iyi bir adam değildi sadece son zamanlarında değişmeye çalışıyordu.” Görüşü yaygın bir kanı. Ben buna katılmıyorum, özünde iyi olup, ara sıra kafası bazı şeylere atık birinin çılgınca şeyler yaptığına denk gelmişimdir hayatımda. “Bunların hiçbiri ölmek üzere olan birini dövmesini aklayamaz” diye düşünebilirsiniz, bence de. Ama Arthur’un yaşadığı hayat başka, O dönem sert bir dönem neyse.

Thomas Downes
Thomas Downes

Bu olaydan belli bir süre sonra Arthur yolda rahatsızlaşıyor ve fenalaşıyor, yoldan geçen bir vatandaş onu doktora götürüyor ve Arthur’da verem olduğunu öğreniyor. Hatta günlüğüne de “O kadar kurşun yedim, o kadar at beni sırtından attı, tekmeledi. Onca kavgaya girdim ama sonunda o ufacık Thomas beni öldürdü” yazmasıyla kefaretini kabulleniyor ama henüz o kefaret ödenmemiştir. Bir dizi olaydan sonra bu Strauss yine Arthur’dan tefecilik yapmasını istiyor. Arthur yola düşüyor, fakir bir maden kasabası. İnsanların yine yiyecek ekmeleri yok.

Arthur bu sefer yaptığı şeye utanıyor, kapısını borç için çaldığı insanlara para verip oradan uzaklaşıyor ve kampa gelip bu bizim herife iki yumruk atıp kamptan gönderiyor. Aynı kasabada Arthur, Thomas’ın dul eşini genelevde çalışırken görüyor ve ağır bir vicdan yaptığı için kadınla konuşmaya çalışıyor ama kadın Arthur’u gönderiyor. 2-3 kere daha kadınla farklı zamanlarda konuşmaya çalışsa da başarılı olamıyor en sonunda oğlunun çalıştığı yeri öğrenip oraya gidiyor. Çocuk daha ergen, muhtemelen Arthur’un öksüz ve yetim kaldığı yaşlarda. Çocuk hem yetim hem anası kendilerine bakabilmek için etini satıyor. Çünkü madenci çocuk günlüğü 50 cent'e mi ne çalışıyormuş. O parayla geçinilmez. Diğer madenciler çocukla anasının yaptığı iş yüzünden alay ediyor hatta provoke ediyorlar.

80'li yıllar Emrah filmleri konseptinde olaylar gelişirken, Arthur’un sahneye dahil olup bu laf atan kalabalıktaki en çok sesi çıkan adamı bir güzel dövüyor. Oğlanla konuşup onu ikna ediyor. Cebine biraz para koyuyor ve anasının bu işi yapmasından vazgeçirmesini tembihliyor. Kadın yine reddediyor ama finalde Arthur bir şekilde oğlanın da sayesinde kadını ikna ediyor. Yine ceplerine para koyuyor ve şehri terk etmelerini, buranın dışında yeni bir hayat kurmalarını salık vererek uzaklaşıyor. Kefaret burada da bitmiyor.

Thomasın karısı ve oğlu
Thomas'ın karısı ve oğlu

Hosea'nin ölümünden sonra doğan bilge ve muhalif kişi olarak, çetenin de en eskilerinden biri olarak Hosea'nin yaptığını yapmaya çalışıyor ama hapisten Dutch'ın isteğiyle kurtardığı micah bu bayrağı devralıyor. İşin komik tarafı Micah çeteye çok yakın zamanda katılmış bir tip. Arthur kendisine güvenmediğini defalarca yüzüne karşı söylüyor, Dutch'a da söylüyor fakat Dutch'ın akli melekeleri yerinde olmadığı için bunu takmıyor. Micah'a sınırsız yetki veriyor hatta öyle ki Micah bir noktadan sonra Arthur'a görev verir oluyor.

Oyunda hiyerarşik bir nüans var. Normalde Dutch ve Hosea dışındaki insanlar Arthur'dan yardım veya rica minnet bir şey isterlerken, yalnızca diğer kurucu ikili Arthur'a görev verebilirdi ki Hosea'nin de görev vermişliği yoktu. "Arthur ava çıkıyom gelsene topraam" dışında bir de Rhodes'teki Moonshine görevi var. Hosea'nin ordaki oscarlık performansı oyundaki en eğlenceli ve en komik sahnelerden biriydi. Onu da analım, toprağı bol olsun Hosea reisin.

Micah ve Dutch
Micah ve Dutch

İşlerin bu noktaya gelmesinden ve Dutch'ın artık Feridun Bitir'e bağlamasından Arthur artık çok sıkılmıştır. Her gün kampta sürekli Arthur'a gelip "Arthur, yırttık abicim yırttık" diyor deli. Deliiiiiii deliiiii kampı başımıza yıktın deliiiiii. Yok tahiti, yok Panama, yok bilmem ne örekesi. Sürekli "son bir iş be ooolmmmm" tribinde. Kazandığı paraları ne yaptığı da meçhul. John'un manitası Abigail çakmış mevzuyu, paraları mağaraya saklamış. O kadar parayla değil yeni ülkede yeni bir başlangıç yapmak, o dönem Literally ülke satın alırdın.

Louisana'nın, Alaska'nın falan 7-15 milyon dolara gittiği dönem. Aynı yüzyıl. Ama yok gözü doymuyor. Sürekli bir vurgun peşinde. Sürekli "son bir iş daha" diyor ardından "ya şimdi bu son işi yatık oklar bizim üstümüzde bir ortalığı karıştıralım" diyor hemen akabinde ortalık karışınca da "hazır ortalık karışık hadi son bir soygun daha" diyor. Bu sebepten hayattaki en iyi dostu Hosea öldü, çetedeki sayılı iyi adamlardan Lenny öldü, John hapse düştü. Öptü çeteyi eyledi viran. Arthur için artık geri dönüş olmayacaktı.

Arkadaşlar çok yoruldum. :) Eğer beğenirseniz devamını 2. bölüm olarak yazacağım. Şimdilik teşekkürler. Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın. :)

Bir Karakterden Fazlası Karşınızda: Arthur Morgan! Ağır “RDR2” Spoiler İçermektedir!
Cevapla