Evet arkadaşlar arayı fazla soğutmadan 2. bölümü de yazayım ve köşeme çekileyim dedim.
Öncelikle ilk bölümü okumayanlar için aşağıya küçük bir link bırakıyorum, bence mutlaka bir göz atın derim.
Bir Karakterden Fazlası Karşınızda: Arthur Morgan! Ağır “RDR2” Spoiler İçermektedir!

Öncesinde nerede kalmıştık kısaca bahsetmek gerekirse Dutch’ın ulelek ulelek diye diye oradan oraya bizi sürüklemesiyle birlikte kaybettiğimiz arkadaşlarımız, yoldaşlarımız varken Arthur Morgan tüm bunlardan Dutch Van der Line’ı sorumlu tutuyor ve bunu pek dile getirmiyor.
Oyunda sonlara doğru Arthur Morgan, John Marston’a “Bak oğlum….” Diye bir nutuk çekiyor.
Buradan Arthur'un kendi içinde yaşadığı kefareti John üzerinden ödemeye çalıştığını görüyoruz. Mary, son mektubunda Arthur'a "Arthur sen içinde bir devle savaşıyorsun" diyordu. Yani Arthur aslında iyi bir adam ama vefa ve minnet duygusu vesilesiyle içinde bir canavar yaratmış, bu canavar gün geçtikçe büyümüş. iyi olan tarafı her gün, her saniye bir de bu kanun kaçağı Arthur ile savaşmak zorunda kalıyordu. Mary ile evlenip uzaklara gitse, ne Eliza'nın günahına girse ne Isaac'i ortada bırakmasa, orda kendi çocukları olsa, onlarla legal ve huzurlu bir hayatı olsa. Arthur bunu isterdi ama 19-20 yaşındaki Arthur değil de 30'larının sonundaki Arthur bunu istiyordu. İnsan tecrübeleriyle olgunlaşıyor maalesef. Zamanı geri alamıyoruz. Hangimiz "böyle bir şeyi asla yapmam" dediği bir şeyi yapmadı ki? illa yapmışızdır. Mantıksız gelen şeyleri bizzat kendimiz yapmışızdır yapıktan sonra da kendimizden nefret edip, kendimizi canım olarak görmüşüzdür. Ama tecrübe yaşamadan bunu teorik olarak bilsek de pratiğimiz olmadığı için %100 anlamamız mümkün değildir. Evet salakça ama "ya değilse?" şüphesi o %1'lik payın bize vuracağını düşünerek gireriz bazen. Ama olmayacağını da biliriz. Arthur bu yüzden derindir. Bu yüzden gerçektir. Günahıyla, sevabıyla gerçekten yaşamış bir insan gibidir. Bir oyun karakterinden çok daha fazlasıdır.

Olayın bir de Jack tarafı var.. (John Marston’ın oğlu)
Arthur'un Isaac'i 10 yaşında falan ölmüş. Jack de aşağı yukarı o yaşlarda. Çok tatlı ve meraklı bir çocuk. Arthur sürekli Jack ile ilgileniyor. Bu vicdan değil. Gerçekten değer veriyor. Arthur'un ölümünden sonra John ile oynadığınız sırada fark etmişsinizdir. Jack'in tüm hayatı kitaplar. Peki Jack bu özelliğini cahil John'dan mı yoksa okuma yazma bilmeyen Abigail'den mi aldı? ikisi de değil. Jack'in rol model aldığı kişi Arthur'du. Hatta John ile balığa çıktıkları zaman "Arthur bana balık tutmayı öğretmişti" diyor. Kitaplara düşkünlüğü yine Arthur'dan geliyor. Red Dead Redemption 1'de John öldükten sonra günlük tuttuğunu görüyoruz Jack'in. Günlük işi de Arthur'dan gelme. Bilmiyorum ilk oyun çıktığında Arthur karakteri kafalarında var mıydı ama varsa güzel birleştirmişler yoksa da iyi bağlamışlar. Arthur, Isaac'in yanında olamadı çünkü salaktı. Tecrübesizdi. O diğer hayat o dönem ona daha mantıklı ve daha zevkli geliyordu. Ancak yaşını aldıktan ve o acı olayı yaşadıktan sonra Jack'e, Isaac'te yapmadığı şeyleri yaparak Jack'in eksik büyümemesini sağladı.
Bunun yanında karakterinin yontulmasında da büyük payı oldu. John ara ara Jack'in fazla kitap okumasından şikayet ediyor hatta testis geçiyordu. Hatta undercover takılıp, çiftlik işi aldıkları zaman kendi adını Jim Milton, Jack'in adını da "Lancelot" olarak değiştirmişti. Jim Milton öldürdükleri Pinkerton'ın adamı Andrew Milton'dan, Lancelot ile görev öncesi geçen bir muhabbette Jack'in son okuduğu Kral Arthur(Sean Arthur'a hep Kral Arthur derdi. Tesadüf olamaz) romanından geliyor. Biri gerçek, biri hayal. John öküzü çocuğun üzerine sahiden çok gitmiş. Bir de nasıl efendi, sorunsuz ve kibar bir çocuk lan yerim. Sürekli "sir, sir" diye dolanıyor. Benim böyle oğlum olsa bir dediğini iki etmem. Allah işte hak etmeyene veriyor kardeşim.
Geldik "sonra döneceğim" dediğim yere..
Arthur 1863, John 1873 doğumlu. Arthur, John'dan 10 yaş büyük. Aralarında Dutch ile Arthur'un aralarında olduğundan daha fazla yaş farkı var. Ama hiçbir zaman Arthur, John'a "ben senin babanım" tribi yapmıyor. Onu oğuldan ziyade kardeşi olarak görüyor. Hiçbir şekilde "oğlum" yaklaşımı yok. John'un hikayesi Arthur'dan pek farklı değil. John'un dallama bir babası var. İskoçyalı bunlar. İskoçya'dan Amerika'ya gelen mülteci gemisinde doğuyor John. Anası f*hişe, babası avare. Anası gemide John'u doğururken ölüyor. Babası da birkaç yıl sonra çıkan bir bar kavgasında kör oluyor. Ardından da ölüyor. Babası da öldüğünde John 8 yaşında yani Arthur'dan 6 yaş ufak bir yaşta hem öksüz hem de yetim kalıyor. Dutch ile o dönem tanışmadıkları için yetimhaneye gönderiliyor. Yetimhanede geçirdiği yıllardan sonra şansını dışarda denemeye karar verip çocuk yaşta suç dünyasına giriyor. 12 yaşındayken ilk cinayetini işliyor ama bundan bir şekilde kendini aklattırmayı başarıyor fakat kısa bir süre sonra hırsızlıktan yakalanınca "Olm bu çocuğu zaptedemiyoruz" diyen şerif ve yancısı Deputyler tarafından asılmasına karar veriyorlar. Dutch da tam bu sırada geliyor.
Dutch, John'u kurtarıp himayesi altına alıyor. Çete o zaman ufak. Arthur, Dutch, Hosea ve Miss Grimshaw'dan oluşuyor. Miss Grimshaw da Dutch'ın f*ckbuddy kontenjanından, çeteye John'dan kısa bir süre önce dahil oluyor. Dutch tıpkı Arthur'a yaptığı gibi av, okuma yazma, silah kullanma vs gibi basic eğitimleri veriyor. Ancak John, Arthur'un aksine Dutch'ın izinden gidiyor. Arthur'un kendine ait fikirleri ve Dutch'tan farklı bir bakış açısı olsa da John tam anlamıyla Dutch'ın istediği evlat oluveriyor. Bu da onu çetede Dutch'ın farklı bir yere koymasına sebep oluyor. John, Dutch'ın söylediği her yalana inanıyor ve tüm bu yaptıkları illegal işleri modern bir Robin Hood mantığıyla yaptıklarını düşünüyor çünkü Dutch'ın istediği de böyle düşünmeleri ama tabi John ufacık çocuk, Arthur eşek kadar adam olduğu için onu manipüle etmesi daha kolay olduğundan işler tam "ağaç yaşken eğilir" noktasında olmuş.
Yanlış bir bilgi, John ile Abigail yetimhanede tanışmıyorlar. Abigail f*hişe. Çetede bu işlere bakan isim Uncle bir yerdeki kamptalarken, kampa 3-5 karı getiriyor. Biri de Abigail. Kampta aşağı yukarı herkesle malum işi yapıyor. Vahşi batı'nın delikanlı kızı. Arthur bu konuda muallak çünkü Arthur, Eliza ve oğlu Isaac'in ölümünden sonra bu işlere tövbe ediyor. Ne kimseyle ilişiyor, ne kimseye yürüyor, ne kimseyle takılıyor. Bazı sahnelerde dikkat ettiyseniz, Arthur otellerde falan banyo yaparken kendisini yıkayan kızlara ilişmiyor pek. Ufak tefek iltifatlar yapmışlığı oluyor, istese kadınlar yapacak ama Arthur tekrar bir hata yapmamak için kendini hep dizginliyor. Isaac'in ölümünden hep kendini sorumlu tuttuğu için, tekrar bir Isaac faciası yaşamaması için bunu yapmıyor. Yoksa Sadie Adler, Arthur'un tek bir sözüne bakardı. Karı için için eriyordu Arthur'a "kocam da kocam" tribi yapsa da O'driscol işi bitince Sadie de normale dönmüştü zaten.

Konuya dönecek olursak, Abigail kampa 1894 yılında getirilmiş.
Oyun 1899 ve sonrasını anlatıyor. Isaac'in ölümü bundan önce mi sonra mı bilmiyoruz. Arada Abigail, Arthur'a hafiften yürüyor zaten. Yani yapmış da olabilirler, yapmamış da olabilirler. Neyse işte Abigail herkesle yapmış ama John'a aşık olmuş. John da ona sonra Abigail onun çocuğunu doğurmuş kamptaki herkes de yenge çekmeye başlamışlar tabi. Yani bu yetimhanede tanıştılar mevzusunu 1-2 yerde gördüm ama kolpa yani inanmayın buna. Şimdi esas konuya dönecek olursak; John genç. Sevdiği bir karısı var. Karısı da onu seviyor ve ufak bir de erkek çocukları var. Yani 10 yıl önce Arthur'un yaşadığı durumun benzeri. Ufak bir farkla Eliza muhtemelen Arthur'u seviyordu ama Arthur'un gönlü yoktu çünkü Mary'i unutamamıştı. Bu yüzden, kendi yaptığı salak hataların aynısını yapmaktansa Arthur her fırsatta John'a "işler karıştığında al aileni ve git buradan" temalı konuşmalarını yapıyordu. Çocuğu Jack'i de hasbel kader yontmuştu artık bu noktadan sonra Jack kendini geliştirecekti. John'dan öğreneceği pek bir şey yoktu çünkü John hem gençti, hem saftı hem de kendi fikirleri yoktu. Dutch onu nasıl yetiştirdiyse o kadardı. Arthur öyle değildi.
Arthur kefaretinin son kısmını öderken kendi şapkasını, çantasını, silahlarını, günlüğünü hatta Mary'nin gönderdiği yüzüğü(bu yüzükle John Abigail'e evlenme teklifi edecek daha sonra) ve Mary ile olan fotoğrafını da John'a verip Pinkertonlara son kurşununu sıkmaya gitti. Bunu yaparken kafasındaki tek şey, kendi yaşamak isteyip de yaşayamadığı iyi hayatı kardeşi John'un yaşamasını istemesiydi. Tüm bildiği her şeyi Dutch'tan öğrenen John, o gün delikanlılığı ve fedakarlığı ağabeyi Arthur'dan öğrenecek ve yeri geldiği zaman ailesi için kendi canını feda etmekten de geri durmayacaktı. Eğer son dersini de Dutch'tan alsaydı karısını ve çocuğunu satıp "son bir soygun daha be olmmmm" diye 3-5 saftan çete kurup, mağaralarda yaşayıp, ajanlar tarafından öldürülmeyi bekleyecekti. Ama o son dersini iyi dinlemişti.

Diğer karakterler hakkında da bir iki şey yazmak istiyorum.
- İlk oyunda gözümüzde müthiş bir Villain olan Dutch meğer balatayı sıyırmış manyağın tekiymiş. Çok okumaktan kafayı kırmış olması muhtemel ama tanrı kompleksine yakalanmış. derdi yeni hayat değil. Habitanında olan insanların ona bir kurtarıcı ve bir ilah gibi yaklaşmaları. 30 yıldır beraber at sürdüğü Hosea’yi iki günde unutan, bir o kadar yıldır yoldaş olduğu Arthur'u Micah'a tercih eden, altın çocuğu John'u ölüme terk eden ayarsız ve tutarsız bir g*vşekmiş meğerse. Derdi para kazanmak da değil. Bir ton parası olmasına rağmen gitmeyişinin sebebi de tam olarak bu. Gitseler rutin bir hayat yaşayacaklar ama Dutch hem aksiyonu seviyor, Hem ortalığı karıştırmayı hem de insanların ona tapmasını. Bunu Tahiti'de bulamazdı. Guarma'da yaşadıkları bunun bir simülasyonuydu. O tip bir yerde yapamayacaklarını da fark etmişti. Götlükte çıtayı farklı bir boyuta çekmiştir. Devlet düşmanı biri değil tamamen şeyinin keyfine göre yaşayan bir adamdır. Sadece devletle dalaşmak ona zevk verdiği için bunu sürdürüyor.
Hak, hukuk umrunda değil. Sonlara doğru Eagle Flies'in Arthur için canını verdiği kısımda kendisinin topuklaması hatta olaylardan önce "Arthur sen artık kendi başına mı kararlar veriyorsun canım ?" diye trip yapması hatta ve hatta en başında Kızılderililere yardımı(sırf ortalığı karıştırsınlar diye yardım etti ama diğer insanlara bu halk eziliyor kardeşim yardım da mı etmeyelim tribi yaptı) Dutch'ın ne kadar göt olduğu konusunda somut örneklerdir. Finalde yaptığı o Micah hamlesi kendisini kurtarmaya yetmediği gibi, ilk oyundaki Kızılderilerle bir olma sebebi ona inanacak kadar çaresiz bir tek onların olmasından kaynaklıdır. Dutch, senin ben şerefini öpeyim ya.
- John ve Jack Marstonlar, Arthur Morgan tedrisatından geçmişlerdir. Şunu fark etmişsinizdir. Arthur'dan kontrol John'a geçince çatışmalarda biraz yayvanlık ve biraz zorlanma. Dead Eye'da bile. Arthur vahşi batıdaki gelmiş geçmiş en iyi silahşörlerden biri. Satır aralarında bahsi geçer bu olayın. John için hiçbir zaman geçmemiştir. John'un silahşörlüğü kalburüstü. Arthur keşke ölmeden biraz ders verseydi ama bazı şeyler sende olduğu kadar oluyor. Yani istediğin kadar pratik yap, onunla yat onunla kalk. Bir noktadan öteye gidemiyor. Yatkınlık, yetenek mevzusu. Arthur çok yatkınmış. Belki de bundan da bırakmak istememiş olabilir bu hayatı. Bilinmez. Jack, John'dan daha iyi bir nişancıymış gibi geldi ilk oyunda kısıtlı bir şekilde oynamış olsak bile. Günlük tutmaları, arada büyük laflar etmeleri Arthur'dan kalma olsa gerek ama mizah yoksunu olmaları Arthur'un suçu değil.

- Simon Pearson. kamptaki Navy emeklisi şişko dayı. Aşçılık yapan hani. Olm bu kadar gerçekçi karakterler olamaz lan. Adam baktı ki çetede işler kötüye gidiyor, götüm götüm kaçmış. Bu pis işleri bırakıp(üstelik tek yaptığı şey yemek yapmaktı hiçbir soygunda, ölümde yoktu) Rhoedes'e gidip bakkal açmış lan. Kara parayı aklayıp, iş adamı olmuş ahahahahaha. Görünce kahkaha attım. Zaten kel, bıyıklı ve göbekli. Pinkertonlarla arayı iyi tutarsa 1912 gibi ihale işine falan da girer bu sevimsiz.

- Reverend Swanson. Bu da müthiş bir karakterdi. Eskiden rahip olan Reverend dayı karıyı ve içkiyi fazla kaçırınca meslekten ihraç edilmiş. Bir şekilde Dutch bunun hayatını kurtarıp çeteye almış. Tek olayı vardı. Biri ölür veya evlenirse rahiplik yapmak, geri kalan zamanlarında içip içip ya çapkınlığa gitmek ya da içip içip kumar oynamak.

- Lenny&Sean. Bu iki arkadaş da çok sevdiğim karakterlerdi. İkisi de esprili, her yola gelen, kafa çocuklardı ama maalesef kaderleri kendileri gibi güzel olmadı. Ciddi ciddi üzüldüm ikisi de ölünce. Özellikle Lenny'nin Arthur ile içmeye gittiği bölüm efsaneydi çok gülmüştüm orda.

- Rain Falls&Eagle Flies. Birbirine zıt karakterde baba&oğul. İkisi de birbirinden iyi. İkisi de delikanlı ve iyi niyetli adamlar. Eagle'ın sonlara doğru yaptığı delikanlılık ve Rain Falls'ın sürekli halkını korumak için binbir strese katlanması, bu uğurda oğlunu korumaya çalışması, kırk yılda bir iyi niyetli devlet görevlisi bulup(Captain Monroe) onu da o g*t albay yüzünden kaybetmesi, oğlunu kaybettiğindeki hüznü ama her şeye rağmen soğukkanlılığı, metaneti, bilgeliği, görmüş geçirmişliği, iyi niyeti... Mükemmel bir karakterdi Rain Falls. 50 saat konuşsun dinlerim.

- Ve son olarak Charles. Sen nasıl bir adamsın ya. Şu oyundaki en sevdiğim karakter Arthur'dan sonra Charles oldu. Hatta Arthur kadar sevdim. bir insan bu kadar iyi niyetli, bu kadar delikanlı, bu kadar iyi savaşçı olamaz lan. Ava çıkıyorum dedin geldi, soygunda polis yakalayacakken kendini feda etti, öldü sandık yine bir yerden çıktı, her türlü zor zamanda yardımımıza koştu. Yetmedi, zevk için hayvan öldüren herifleri buldu, onları öldürdü. Her türlü sneaking missionda yanımızda okuyla, tomahawkıyla güven verdi. Arthur'u da John'u da defalarca ölümden kurtardı. Çatışma oldu önden koştu, yiyecek ekmek bulunmadı gitti bir şeyler avladı getirdi. Yetmedi her şey bitti, itlik şerefsizlik yapmadı. Namusuyla sokak dövüşçülüğü yaptı. Bıkmıştı bu işlerden çünkü. John'a yeni bir hayat kurmasında yardım etti.
O ilk oyunda gördüğümüz çiftliği meğer Charles yapmış.. Arkadaşlığı da bir o kadar güzel. Gitmiş Arthur'un cesedini de Miss Grimshaw'un cesedini de bulmuş, onları gömmüş, mezar yapmış. John'un sonlara doğru legalleşmesinde sözleriyle onu cesaretlendirmiş, yetmemiş çetelerin saldırılarında John'a destek verip bu badireleri atlatmasını sağlamış, finalde Micah baskınında yine ön saflarda yer almış, Sniper tarafından vurulmuştu. Yemin ederim Micah'ı ararken aklımda tek bir şey vardı o da "Charles ölecek mi?" düşüncesi. Çünkü çok iyi karakterdi. Neyse ki, Sadie de Charles da ölmedi. "Kanada'ya gidip, bir kadın bulup evlenip, onunla yeni bir hayat kurmak istiyorum" dedi ya finalde. İşte o zaman inandım kızılderililerin gerçekten Türk olduğuna. 1907 yılında geçen bir hikayedeki kızılderili karaktere bakıyorsun. 2019 yılındaki Türklere bakıyorsun. Aynı düşünce. Aynı mantık. Sonra derin işlenmiş diyorum inanmıyorsunuz. Gördünüz mü lan bağlantıyı? İşte kabak gibi belge. Umarım Charles kardeşim muradına ermiştir.
Bitiriyorum çünkü yazı çok uzun oldu..
Son olarak Arthur Morgan sizce iyi mi yoksa iyi olmaya çalışan bir adam mı? Şayet iyi olmaya çalışan bir adamsa düşünceniz, şunu hatırlatayım da tekrar bir düşünün. Arthur'un finalde atının düşmesi ve o hengamede, o yorgunlukta, o kurşunların yağmur gibi yağdığı kısımda atı son nefesini verirken onu okşayıp, teşekkür etmesi. Ben 26 yaşında adamım. Bir oyun karakterinin, atının son anlarına (ki kendinin de son anları aslında) tanıklık edip ağlayacak kadar ne duygusallıkta, ne de yaştayım ya. Bildiğin ağladım o sahnede. Arthur iyi adamdı be..
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer