Anlatılamayan aşkın sırrı ne, kim hangi sırrın sırrına gerçekten erişebilir?

İlk gördüğüm an…
İnsanın kaderi bazen bir bakışla mühürlenirmiş, bunu o gün öğrendim.
Ne bir söz söylendi, ne bir işaret verildi. Sadece bir an vardı. Ve o anın içine bütün ömrüm sığdı. Ben o anı yaşadığımı sanıyordum, meğer o an beni yaşamaya başlamış.
İçimde bir şey kırılmadı o gün… İçimde bir şey açıldı. Ama açılan yerden artık geri dönemedim.
Onu ilk gördüğümde aşk demedim. Çünkü aşk dediğim şeyin bu kadar sessiz, bu kadar derin ve bu kadar geri dönüşsüz olabileceğini bilmiyordum.
Sadece sustum.
Ve sustukça içine düştüm.
Sonra hayat dediğimiz şey başladı. Ama bu, herkesin bildiği hayat değildi. Benim hayatım onun varlığıyla şekillenmedi; onun yokluğunu hiç yaşamadan onunla doldu.
Onunla yürüdüğüm her yol, aslında içimde yürünüyordu. Onunla konuştuğum her cümle, aslında içimde yankılanıyordu. Ve zaman geçtikçe anladım ki; ben bir insanı sevmiyordum sadece… Ben bir hakikatin içine düşmüştüm.
O gün herkes mutlu bir başlangıç gördü. Ben ise zaten başlamış bir kaderin mühürlendiğini hissettim.
O gün anladım: Bazı birliktelikler iki insanın değil, bir yazgının birleşmesidir.
Yıllar geçti.
Mutluluk dediğim şey, onun nefesinin evin içinde dolaşmasıydı. Büyük sözlerimiz olmadı belki, büyük hayallerimiz de… Ama onun varlığı, içimdeki bütün boşlukları susturuyordu.
Sonra zaman, en sessiz yerinden kırıldı.
Onu kucağımda tuttuğum o an… Dünya artık dünya değildi. Ne bir ses vardı, ne bir yön. Sadece bir ağırlık vardı: bir ömrün ağırlığı.
Ve o nefes çekildiğinde, ben sadece bir insanı değil… Bütün anlamımı kaybettim.
Ama garip olan şu ki… O gidişle her şey bitmedi. Asıl biten şey, benim dış dünyam oldu. İçimde ise bir şey kaldı. Ne tarif edebiliyorum, ne de susturabiliyorum.
Yıllar geçti sanılır… Ama bazı insanlar için zaman ilerlemez, sadece derinleşir.
Ve ben her derinleşmede aynı yere varırım:
Onu ilk gördüğüm ana… ve son tuttuğum ana.
İşte orada bir sır var. Ne konuşulabiliyor, ne yazılabiliyor, ne de birine anlatılabiliyor.
Çünkü bu aşk, bir hikâye değil… bir mühürdür. Ve o mühür açılmaz.
Bu yüzden anladım ki: Bu sırrın sırrına kimse erişemezmiş.
Ne yaşayan anlatabilir, ne dinleyen tam kavrayabilir.
Çünkü bazı aşklar anlatılmak için değil, insanın içine gömülmek için vardır.
Ve o gömülüşte insan, hem aşk olur… hem mezar.

Anlatılamayan aşkın sırrı ne, kim hangi sırrın sırrına gerçekten erişebilir?
Cevapla