Tolstoy, günlüğünün bir yerinde, "İnsanların aşk dedikleri şeyi bilmiyorum. Aşk şimdiye kadar okuduklarım ve duyduklarım gibiyse, ben aşkı hiç tatmadım." der. Fakat günlüğünde bir başka anı şöyle başlar.
A'yı bir an gördüm. Tanrım, ne çekici, ne güzel! Kendimi bugün koskocaman, yaşlı ormanda bir budala, bir vahşi gibi hissettim. Günlerce boş yere beklemişim demek. Teni nasıl pembe, gözleri ne kadar da ışıl ışıldı. Hayatımda hiç duymadığım bir aşkla tutkunum ona. Ondan başka bir şey düşünemiyor, ölesiye ıstırap çekiyorum.
Akıl ve duygu arasındaki çelişkiyi halen çözümleyememiş bireyler olarak, siz ne dersiniz? A' yı görebildiğiniz an, hem bu denli mutluluk yaşarken, aynı zamanda nasıl ıstırap çekebiliyorsunuz? Peki ya aşk bir duygu mu, yoksa Tolstoy gibi betimlerle ifade etmeye çalıştığınız kişi mi? Bir çoğunuzun iddia ettiği gibi, aşk diye bir şey yok mu aslında?
Elbette aşkın anatomisini yazacak kadar deli biri değilim. Çünkü bana göre aşk, her birinize dair farklı ifade edilebilir. Ben ateşi fitilleyen şeyin peşindeyim.
"İnsan Sevdiğini Öldürür"
O halde şunu der isem, bana kimse karşı çıkmayacaktır. Kadınların tümü erkeklere, erkeklerin tümü kadınlara aşıktır zaten. İç güdüsel olarak hepimizin yaptığı şey, elde etme çabası değil mi?
Hiç düşündünüz mü? Neden Oscar Wilde "İnsan sevdiğini öldürür"der?
Wilde' a göre, bazen kılıçla öldürür insan sevdiğini, bazen de bir sözle. Sizde hak verirsiniz ki, insan her zaman sevdiğini öldürmüyor, bazen de sevdiği için kendini yok ediyor.
Tabiat için afet ne ise, insan için de aşk böyle bir şey olmalı. A' nın muhteşem cazibesi ve içimizde yarattığı depremlerle ne denli sarsıldığımızı düşünürsek, kalan kısmının, hepimizi gözü dönmüş katillere çeviriyor oluşunu yadırgamamak gerek. Aşk denilen o şiddetli kasırga ortaya çıktığında, kanımızı kaynatıp her bir hücremizi çevreleyen ateş çemberi ile sarsarak, şiddetine karşı koyan, itaat etmeyen, sadık kalmayan her şeyi yakıp yıkıyor, katlediyoruz yaşamı.
Bir Kişilik Dünyadan, İki Kişilik Bir Aleme Geçiş
Tek kişilik dünyamızı, iki kişilik bir yaşama çevirmeye çalışırken, varlığımızı bir başka insanın ruhu ve bedeni ile birleştirmek isterken, bazen acemliğimizden, bazen umursamazlığımızdan oluşan sarsıntı, bir kere başladığında, artık tüm engelleri ortadan kaldırmadan durmayacak.
Çünkü belleğimizde şekillendirdiğimiz, o ya da bu şekilde beklentilerle türlü anlamlar yüklediğimiz ve ileride adına "şaheser uyum" diyebilmeyi umduğumuz şey geciktikçe, onu paramparça ederek arzularımıza uygun hale getirme çabası içine girmekten vazgeçemiyoruz. Yıkmak için, ya O'na saldırıyoruz ya da kendimize.
Kaçınılmaz olarak tek kişilik dünyadan iki kişilik bir dünyaya geçiş sırasında, bu yeni aleme uyum sağlayamayacak birçok alışkanlığımızı artık tarihe gömmek zorunda olduğumuzu bilmemiz gerek. Asıl yıkımı "vazgeçilemez" olarak nitelediğimiz olmazsa olmazlarımızın yarattığını. Aşk içimize girdiğinde, avuçlarımızda sıkı sıkıya tuttuğumuz gerçeklerin akıp gitmesine izin vermek gerek ellerimizi açıp. Çünkü O, bize her zaman daha iyisini verecektir. Ellerimizi açmazsak depremler hiç geçmeyecek.
Ne diyorsunuz?
Aşk, tanrıların türlü esanslarla yıkandığı esrarlı denizlerde, bilinmezliklerle dolu, hem çok kışkırtıcı hem de ürkütücü bir alem değil mi? Varlığından bu denli şüpheye düşmekle, yaşamaktan bir o kadar haz duymak arasında sıkışmış olmayı ne ile tarif edebiliriz?
Aynı anda hem utangaç hem de arsız olabilmek değil mi aşk.
A' yı gördüğü anda başka hiçbir şey görememiş Tolstoy kendisini bir vahşi gibi hissediyor . Oscar Wilde öldürmüş sevdiğini. Hadi çıkın işin içinden.
Konu değerlendırmesi dışında verılmesı gereken pek çok cevap var , bunların ilki olarak , aşk; herkesin kendi içinde yarattığı ve yaşadığıdır dıyerek başlayayım !!!
Blossom'un görüşü yüzde yüz doğru , artı olarak sevdiğini öldürür ama kendini süründürür
Aşk bizim kendimizi özgünleştirme çabamız gibi. Aşk deyince herkesin kendine ait bir aşk anlayışı ortaya çıkıyor. Bir de bütün duygusal boşlukları aşkla doldurmaya çalışıyoruz son yıllarda.. Aşk şöyle aşk böyle demek yaşanmamış ama yaşamak istediğimiz bütün duyguları düşündürüyor bize o yüzden aşkı yücelten insanlar uzun uzun çok güzel bir şey hatta akıl almaz bir şey olarak yansıtıyorlar bize. Çilesi bile güzel geliyor o derece..
Bazen de susarak... Mecnun, Ferhat, Kerem vs. gerçek olsa ve şimdiki zamana geçiş yapsalar, şuanda yaşanan aşkı görüp "Bu aşksa bizim hissettiğimiz neydi acaba?" diye düşünürler miydi, hep merak etmişimdir. Muhtemelen hislerinin adını değiştirirlerdi. Galiba artık insanlar en çok kendilerine aşık. O yüzden de iki kişilik aleme geçiş o kadar kolay olmuyor. Aşkı yaşamak için bencilliği kenara bırakmayı bilmek gerek.
''Ama herkes öldürdü diye ölmez.'' Bu, Oscar Wilde için 'İnsan her zaman sevdiğini öldürmüyor, bazen de sevdiği için kendini yok ediyor.'' Bu cümlenize katılıyorum, güzel paylaşım için teşekkürler, bu da sizin için...
Aslında anlatmak istediğin şeyi çok güzel anlatmışsin.. Bazen sözler ile insan sevdiğini öldürür bazen de sözler olmadan, kendi kendini öldürür aşkı ile...
Ben anlatmaya çalışınca kelimeler bulamayıp bir kez daha hayran kalıyorum aşk denilen her neyse ona. Tarif etmeden doya doya her zerresine kadar yaşamak gerek bence. Yine çok güzel bir bence olmuş :)
Ben hiç aşık olmadım, nasıl bir his bilmiyorum. Çevremde birkaç çift var yıllar öncesinde ilk görüşte aşık olduklarını savunuyorlardı, şimdi ise aşırı hoşlantıydı, aşk dediğin zamanla olur diyorlar. Gerçeği bilmiyorum. Ama çok seven, çok acı çekiyor. Bunu biliyorum.
türk kızlarıda dünyada 4. cü olmuş güzellikte ama sürekli aşk komedi dram araştırıyorlar felsefi bilmisel konulara bakmıyorlar Margot robbie gibi kadın lazım bana leonardoyla resmi olan kadın yukarıda sportif şans işte yok
sportif hatun o bizim kızlarımızda güzel 4. ü oldular sadece spor az dövüş sanatları konusunda ve felsefe yapmıyorlar hepsi o zekalarını artırmaları geek
Öyle değil. Ben bir Ahmet Altan Hayranıyım ve neredeyse her kitabını ezbere bilirim. Esin kaynağımdır. Ancak yazı ona ait değil. Söylediğim gibi aynı örneği O da kitabında kullanmıştı.
En İyi Cevaplar