16 gü

Vay... Be bunu bilmiyordum" Dedikoducular ile diziler ortak amaç ve bakışda aslında aynı şeyimi yapıyorlar?

İnsan beyni, gerçek bir başarı elde etmek, bir değer üretmek veya bir problemi çözmek için çok büyük bir enerji ve zahmet harcamak zorundadır. Beyin ise fıtraten tembelliği sever! Neden? Çünkü enerji harcamaktan nefret eder! Eğer kendisi için zahmetliyse, o helal serotonin ve dopamini çok zor verir

Ama bir başkasının hayatını, mahremini, yıkımını dedikodu masasına meze yapmak; beyin için sıfır emekle, en zahmetsiz ve en ucuz yoldan o mutluluk hormonlarını (dopamin, serotonin, oksitosin) adeta "bedavaya" kapma yöntemidir! Yani dedikoducu, fizyolojik olarak tam bir "bedava dopamin" kampanyasıdır!

Diziler izleyicisi nasıl koltuğa çakılıyor?
İşte bu fizyolojik gerçek karşısında; o "Ay aslında ben var ya, dedikodudan nefret ederim, bana ne elalemin hayatından" deyip akşam o entrika dizilerinin karşısından ayrılamayanlar oturup bir kez daha düşünmelidir!

İzlediği o dizilerin, bir görsel olarak tüm detaylarıyla çekilmiş dedikodu "senaryolu bir dedikodu" olmadığını düşündün mü?

Dizi senaristliği dediğin şey, resmen dedikodunun dibine vurmuş insanın yazdığı kurgulardır. Peki o kurgu yalan mı? Değil!

Adam gitmiş bin tane insan yaşamını izlemiş, o yaşanmışlıkları almış, bir senaryo potasında eritip önümüze "dizi" diye sürmüş

Bu dizilerin içeriği ne üzerine? İki mühendisin yaptığı o muazzam köprüler mi anlatılıyor?

Ya da bir bilim insanının Nobel ödülünü nasıl kazandığına dair bir dizi yapılsa, sizce kaç meraklı ekran başına çakılır?

Ama o senaryonun içine aldatmayı, çirkef kaynanayı, biraz yalanı, biraz entrikayı ekle bakayım; millet ekran karşısına nasıl mıhlanıyor!

Öyleyse kabul edelim! Bu, birilerinin yaşam karelerinin "dizi" adı altında önümüze konmuş senaryolu dedikodudur

Dijital çağın o çapı bu gıybetle genişlemiş modern insanı; akşam televizyonu açıp o kurgu karakterlerin hayatlarındaki pislikleri, ihanetleri izlerken beynine aynı kimyasal siparişi verir! Beyin ekrandaki o gıybete bakarken de aynı dopamini, aynı serotonini salgılar

Yani ha sosyal medyada amatörce dedikodu yapıp o hormonu almışsın, ha evinde holding ambalajlı dizilerle o kimyasal uyuşturucuyu damardan almışsın

İkisinde de insanı yürüten şey, o çiğ fıtratın fizyolojik haz açlığıdır!

İnsanlar dedikoduyu veya o entrika dizilerini mantıklı bir sebeple tüketmezler!

Mantıklı insan, "Bana ne elalemin derdinden, benim derdim bana yetiyor" der

Oysa o dedikoduculuk ve izleyicilik, tamamen fizyolojik bir uyuşturucu bağımlılığıdır

Yani dedikoduyu yapanın ya da izleyenin bundan anlık bir haz ve mutluluk duyduğu, bilimsel bir gerçektir!

Başkasının hayatının "kaçak etini" masaya doğrayan da, ekranda o eti iştahla dikizleyen de içeride o dopaminin, o serotoninin, o oksitosinin hazzıyla sarhoş olmaktadır

Dizi yapımları da tamamen bu zaafın "bilincin" üzerine kuruludur; bu bilimsel gerçekle bilerek kurgulanır!

Amaç, sizi o koltuğa mıhlamaktır! O nifak tohumlarını içinize öyle bir ekerler ki; bir bakmışsınız televizyon karşısında birilerine bela okuyor, sayıp sövüyorsunuz!

Neden ve nasıl? İşte size bunu yaptıran, arkada çalışan o sinsi bilinçtir!

"Ayy gördün mü o şiret kadını? Gördün mü o yılan kaynanayı?" dedirtir

Ve en acısı ne biliyor musunuz? Bak kendinin de farkına; o ekran seni nasıl bir insana dönüştürdü?

İçindeki o insani güveni yok etti, aşka olan inancını kırdı, sevgiye dair saf duygularını güzelce bozup oynadı!

Ne yaptı? Kendi kirli penceresinden, "Onun dünyasında ne varsa artık senin dünyanda da o var! Ben aşkı böyle görüyorum, sevgiyi böyle tanımlıyorum, ahlak benim için bu!" diyerek seni kendi karanlık bakış açısına inandırdı, seni kendine benzetti!

Vay... Be bunu bilmiyordum" Dedikoducular ile diziler ortak amaç ve bakışda aslında aynı şeyimi yapıyorlar?
Cevapla