Hadi 9'dan 155'e kadar bir sayfa sayısı söyleyin bende size bir alıntı armağan edeyim... Kitap: Aylak Adam Yazar: Yusuf Atılgan Sayfa Sayısı: 155 Yayınevi: YKY
Öğreneceksiniz. Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor. (Sustu. Bir sigara yaktı) Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz: Sigara içtiğimi. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelirler bana. İkinci konuşmamda sen diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin (iz)? - Galiba sizi anlıyorum. - Yanılıyorsun. Siz anlanamaz, sen anlanır. Bazı kitaplarda sizi seviyorum u okuyunca gülerim. Sanki siz sevilirmiş! Sen sevilir, değil mi? - Seni anlıyorum. (Kızardı.) > Sayfa 61
Kucağına uzanan eli aldı. Uzun zaman bırakmadı. Sıcaktı, kuruydu. Öpüşürken ona durmadan büyüyorlarmış gibi gelen burnu, yanakları, dudakları yeniden küçülmeye başladılar. > Sayfa 74
Yine yalnız kaldı. Pek yalnız da sayılmaz; garson var, kapılardaki bilet yırtıcılar var. Bu adamların kendine acıyarak baktıklarını sanıyor, sıkılıyor. Beklediği kişi bunları umursamaz, biliyor.
Orada duran paltosunu kucağına aldı. Kadın oturdu. Çantasının üstünde uzun tırnaklı uzun parmakları vardı. Az sonra ışıklar sönünce kadın koltuğun ötesine doğru toplandı. Bu çabuk kaçış onu yanındakinin bir yerine gerçekten değmiş gibi üzdü. İçinde kıpkızıl bir öfke kabardı. "Hay lanet olası. İnsem mi beynine?" Kendini güç tuttu. Bu öfke bir kırgınlık, bir başkalarına küsme duygusuyla karışıktı. Seveceğini sandığı insanlar bunlar mıydı? Perdede dünya haberleri gösteriliyor. Bu "karı"nın yanında kalırsa bir şey göremeyecek. Kalktı. Sıradan çıkarken birinin ayağına bastı. Adam hiç seslenmedi. "-Çüş" falan deseydi bir yanını kırardı. Gitti ilerde boş bir yere oturdu. Arkasında, alaca karanlıkta belli belirsiz insan suratlarına meydan okurcasına baktı. Ama onu kimse görmedi.
Neden kadınlar kalabalık içinde sürtünmeyi istemezler? Erkek köpekler gibiyiz. Onlar koklaya koklaya, biz sürtüne sürtüne... İnsan soyunu kurutmak mı istiyorsunuz, erkekteki bu sürtünme duygusunu alın, yeter! Şimdi yolda ona da çarpanlar vardır. Atalarımızın maymunlar olduğunu söyleyenlerin sözünde bir gerçek payı... İşte o!
Artık eve geldik sayılır. Geç oldu ama. Saat... Altıya on var. Evdekiler şimdi meraklanıyorlardır. Koşamam ya. İçeri girdim mi üzüntülere unutulur. Annemin yüzü güler. Babam odadan '-Kim gelen?' diye sorar. '-B.' '-İyi, iyi.' Hepsi bu. Nerede kaldığımı bile sormazlar. Bu güvende sıkıcı, küçültücü bir şey var. Oysa biliyorum, babam üzülüyor. Saat beşi geçti mi aklına binbir kötü şey geliyor. Yine de 'Çocuklara güven ilkesi'nin dışına çıkmaz. Ah, babamın şu 'ilke'leri... Sonra odam: Masa, karyola, kitaplar. Benim inim. Bu gece bir kapansam oraya. Üzgünüm. Ama çok kalamam. Sami kapıyı yumruklar: 'Yemeğe, yemeğe.' Canım istemiyor desem başıma toplanırlar. Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için.
(Gitseydi B.'yi tanıyacaktı. Bu fırsat kaçtı. İkinci fırsatın bunca çabuk çıkacağını kim diyebilirdi? O da oldu. Dolmabahçe durağında iki yandan gelen iki tramvay yan yana durdular. Başını sola çevirseydi onu görecekti; B.'nin yüzü ondan yanaydı. Ama onun aklı fikri önündeki adamnın kulağının ardındaki kirdeydi. Bu kirin biçimi onu müthiş ilgilendiriyordu. Sounda Matisse'in bir desenine benzetti. İçi rahatladı.)
Kalktılar. Aynı odada uyumuyorlardı. İki kişilik toplumda sevgiyi dipdiri tutacak çareyi bulduklarını sanıyordu. Evlenen iki kişinin gitgide sevgilerini yitirmelerinin baş sebebini aynı yatakta uyumalarında görürdü.
-Senin aradığın kadın dünyada yok, ded,. -Var! O olmasaydı ben olmazdım. Bu şehirde yaşıyor. Bir gün bulacam onu. -Bulamazsın. Öyle kadın olmaz. Sigarasını attı. Bir şey söyleyecekken vazgeçti. Onu bu kadının varlığına inandıramazdı.
Bir sigara daha yaktı. Pencerenin ötesindeki puslu yoldan geçen taşıtları tıklık tıklım dolduranlar, çelik takırtısının insan sesini boğduğu fabrikalara, derin, karanlık maden kuyularına gidiyor gibiydiler. Tıkanıktılar. Bezgindiler. Güneş çıksa, yıkanmış taşlarda bir ışısa... Yoksa bu yağmur akşamüstü de yağacak mıydı?
Eve gelince mektubunu verdiler. Nasıl sevindim bilsen. Hemen yazıyorum. Adresini bilseydim iki gün önce yazacaktım. Sen gideli bana bir şeyler oluyor. Kimselere açamıyorum. Senin burada olmanı istiyorum. Görüyorsun bencilim. Sana unutmak istediklerini hatırlatacağımı bile bile daha da yazacağım.
İkinci gün akşamüstü, pazara Mirgün'e gitmek için sözleştiler. Güler, cumartesi evden çıkmayacaktı. Anlıyordu: Ertesi gün huzuru kaçmasın diye evdekilere bir çeşit borç ödemeydi bu.
Şu kadının dokuz çocuk doğurduğuna, dördünün erkek beşinin kız olduğuna, erkeklerden ikisinin öğretmen, ikisinin mühendis olduğuna bahse girer misin? -Neyine? -Sokak ortasında bir öpücüğüne. Bildiysem ben seni öperim; bilemediysem sen beni. -Olmaz. (Yaşlı kadın yanlarından geçti.) Giremem. -Neden? -Döverler bizi. -Doğru. Evlerinden fırlarlar, üstümüze çullanırlar, döverler bizi. Ne yapsak onlardan korkacağız. Korkmadık mı kötü! Ama seninle olmamız öyle iyi ki, öyle!..
Bu değildi. Unuttuğu bambaşka bir şeydi. Belki tramvaydan inip geldiği gün de aynı şeyi aramıştı. O zamanlar bu sokakta anlayamadığı, Yahudice sandığı bir dil konuşulurdu. Acaba gene öyle miydi? Yoksa burada mı oturuyordu? Ne olursa olsun onunla ilk konuşması bu sokakta olacaktı. Bugün değil, yarın yahut başka bir gün, ama ille de bu sokakta konuşacaktı.
-Kim o? -Benim. Sadık! Yanımda seni görmek isteyen biri var. İn de kapıyı aç. -Olmaz. Sarhoşsunuzdur. -Yeşilaycı mısın be? Hadi uzatma, in aşağı. -Yanındaki kim? Sadığı dürtüp susturdu. -Benim! dedi. -Dur bakayım; yoksa sen misin C? -Tamam. -Sen daha ölmemiş miydin? -Hayır. Bilirsin, yarın ölecem ben.
Masanın üstünde bir kağıt duruyordu. Yaklaştı. Kıyısı, içi çiçek dolu vazonun altına kıstırılmıştı. Alıp okudu: "Bir haftadır beni bırakıp gideceğin günü bekliyorum. Bu bekleyiş üzgünlüğünü bilsen! Dayanamayacağım, ben gidiyorum. Belki daha iyisine ulaşmak elimizde değil. Bilmiyorum. Hoşça kal"
-Bu gece kitapların kötü kadınıyım ben, dedi. Ama nasıl iyiyim bilsen! Bu deniz, bu ışıklar! Ah, her gece gelelim buraya. -Babanı unutuyor musun? -Vız gelir hepsi. Babam, ev, çocuklar! Hiçbiri gözümde yok. Sen varsın yalnız. Seninim ben. Al beni.
İnsan kafasında en çirkin yerin kulaklar olduğunu sık sık düşünürdü. Hele arkadan bakıldı mı nasıl gülünçtürler! Anladık, kişi duysun diye vardılar. Ama bir başka biçimleri olamaz mıydı? Nasıl? Bilmiyordu. En iyisi kişinin kulaksız yaratılmasıydı. O zaman belki yüzünün derisiyle duyardı, ya da böcekler gibi kıllarıyla... Demek bu adamın kulakları da çift görevliydiler: Hem işitiyor, hem de işittiği sözden hoşlandığını belirtebiliyordu. Kulağını kaşıdı.
Dünyada öyle deniz yoktu. Olsa olsa kıyısında iki insanın çiftleştiği deniz vardı. İşte şu durgun, bozumsu deniz! Bacaklarını ilk burada öpmüştü. Nedeydi o sağanak sonu kokusu? Onları öpmenin yürek çarpıntısını nasıl olmuştu da yitirmişti? Yoksa bütün bunlar isteğine ulaşmış, kanmış erkek etinin tedirginliği miydi? "Bu değil, değil, değil!" (Sus, bağırma! Sonra böyle olduğuna inanırız. İnsanlar haksızken daha çok bağırırlar.)
-Neden benim yanıma gelmedin? Gergin bir sesti. Doğrulup otururken duyduğu şaşkınlık utanmayla karışıktı. "Tanıyamadım seni. yalnız bacaklarını görüyordum " diyemedi. Belki istese de söyleyemeyecekti. Daralmış ciğerlerine bu söze yetecek kadar hava sığmazdı.
Masanın üstünde bir kağıt duruyordu. Yaklaştı. Kıyısı, içi çiçek dolu vazonun altına kıstırılmıştı. Alıp okudu: "Bir haftadır beni bırakıp gideceğin günü bekliyorum. Bu bekleyiş üzgünlüğünü bilsen! Dayanamayacağım, ben gidiyorum. Belki daha iyisine ulaşmak elimizde değil. Bilmiyorum. Hoşça kal"
En İyi Cevaplar