Üç kitabı da çok önceden okumuştum. Müthiş mesajlar veriyor. Kitaplar hakkındaki incelememi de şu şekilde sırayla anlatabilirim...
Hayvan Çiftliği Bu kitap tam anlamıyla "masal gibi görünüp gerçekliğin tokadını atan" türden. İlk başta bir çiftlikteki hayvanların, insanların baskısından bıkıp ayaklanıp kendi yönetimlerini kurmalarını izliyorsun. "Bütün hayvanlar eşittir" diye başlayan o umut dolu sistem, zamanla içten içe çürümeye başlıyor. Çünkü içlerinden biri (domuzlar – özellikle Napoleon), gücü eline geçirip tıpkı insanların yaptığı gibi baskı kurmaya başlıyor.
Bu kitap sana şunu düşündürüyor: İktidar kimde olursa olsun, denetlenmezse yozlaşır. En korkunç olan da şu: başta özgürlük adına başlatılan bir devrim, sonunda daha büyük bir esarete dönüşebiliyor. Gerçekten de, Orwell’in komünist Sovyet rejimine eleştirisi gibi dursa da aslında her türlü totaliter rejim için geçerli. Kitabı okurken karakterlerin hayvan olması bile insan doğasındaki zaafları göz önüne seriyor. Küçük bir kitap ama yavaş yavaş içine işliyor.
Sineklerin Tanrısı Sineklerin Tanrısı bir grup çocuğun ıssız bir adada hayatta kalma çabası gibi başlıyor ama kısa sürede medeniyetin maskesinin ne kadar ince olduğunu fark ettiriyor. Çocuklar başta kurallar koyuyor, adil olmak istiyorlar ama zamanla içlerinden biri – Jack – güce susayıp diğerlerini peşine takarak bir kabile oluşturuyor.
Çok acı bir gerçekle yüzleştiriyor seni: İnsan, uygarlık kalkınca ne kadar vahşileşebiliyor. Ve bu vahşet, doğuştan içimizde mi var sorusunu düşündürüyor. Adada hiçbir yetişkin yok ama çocuklar bile birbirini linç edebilecek kadar karanlıklaşabiliyor. Bu kitap özellikle “masumiyet” dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Özellikle son sayfalarda gerilim öyle yükseliyor ki, kitabı elinden bırakamıyorsun. Ve sonunda, çocukların gözyaşları aslında bizim insanlık olarak nasıl kaybolduğumuzun da bir sembolü.
Otomatik Portakal Otomatik Portakal tam anlamıyla rahatsız eden ama düşündüren bir kitap. Distopik bir dünyada, genç Alex ve çetesi ultra şiddet (kitapta "ultragewalt") uyguluyor; tecavüz ediyorlar, dövüyorlar, öldürüyorlar. Fakat devlet Alex’i “iyileştirmek” için onu akıl dışı bir yöntemle yeniden programlamaya çalışıyor.
Kitabın can alıcı noktası şu: Bir insan kötülüğü seçiyorsa, onu iyi yapmanın bir anlamı var mı? Yani biri "iyi" bir birey haline getirildiyse ama artık özgür iradesi yoksa, o hâl bir erdem midir? Burgess burada özgürlük, ahlak ve devletin sınırlarını sorguluyor. Şiddet sahneleriyle seni sarsıyor ama bu şiddeti neden gösterdiğini anladığında, rahatsızlık yerini düşünceye bırakıyor. Bir yandan bu sistem, bireyi bir “otomatik portakal”a çeviriyor — dışı canlı, içi mekanik ve boş.
Bu üç kitap da insan doğasına ayna tutuyor. Hayvan Çiftliği'nde iktidarın nasıl yozlaştığını, Sineklerin Tanrısı’nda içimizdeki vahşiliği, Otomatik Portakal’da ise özgürlükten mahrum bırakılmış “iyiliğin” aslında ne kadar tehlikeli olabileceğini görüyorsun.
İnsan dediğin şey ne kadar karmaşık, değil mi? Hangisi seni daha çok çeker bilmiyorum ama üçünü de okursan, bir noktada “ben neyi seçerdim?” diye kendi iç hesaplaşmanı da yapmaya başlarsın.