çürümüş bir dünya getirin hayal edin. Zaman da şartların zorlandığı olumsuz bir gelecek olsun korkunç, baskıcı, iç karartıcı. ütopya’nın tam tersi yani. böylesine karanlık bir konu olmasına rağmen yazarlar var ya, yıllardır bayılırlar bu konu üzerine romanlar yazmaya. işe bakın ki biz de onları okumaya bayılırız. bu işte bir gariplik var sanki, değil mi? bile bile böylesine iç karartıcı kitaplar okuyoruz ki? bir de bunların filmleri var. hatta Fritz Lang‘in yönettiği, neredeyse yüz yıl önce çekilmiş, bilim-kurgunun sinemadaki ilk örneklerinden sayılan metropolis filmi bile aslında distopik bir dünyayı ele alıyor. e biz bu filmleri de severek izliyoruz? yoksa kendimize acı çektirmeyi seviyor muyuz?
güzel soru dude ama finali iyi yapamamissin. distopik veya apokaliptik filmlerin bizde yarattığı şey mazosizm duygumuzu tatmin etmek değil aksine insanın-dunyanin-evrenin-teknolojinin evrimi üzerine hipotezler ortaya koyarak yeni bir evren yaratmış olmalarıdır. ki bu evrenler bize yabancı değil ucundan kıyısından gördüğümüz ve beklediğimiz şeylerdir. isaac asimov un kitaplarındaki gelecek tavsiri gunumuzde daha bı anlam kazandi çünkü fark giderek azalıyor. ya da 1984 fahrenhait 451 vb kitaplarda geçen totaliter rejimlere yakın uygulamalar günümüzde de tezahür ediyor. bu yüzdendir ki bu janri izlerken zevk almamızın sebebi öngörüsel hayal gücünün estetik yansımasıdır. yaratici sanata saygı duruşudur.
Gerçeğe yakın olduğunu düşündüğüm için sanırım:) Ayrıca acı çekmenin "kontrollü" olduğu takdirde bir haz verdiğini de düşünüyorum. Ürpertici filmler izlerken kontrol bende. Sıkıntı çekerken ipleri elinde hissetmek, hayatta kalmayı başardığımızı hissettiriyor.
Daha önce hiç kötü sonla biten bir distopya kurgusu görmedim. Ayrıca distopyanın bence en beğenilen özelliği de herkesi kurtaran kahramanımız o güne kadar hiçbir başarısı bulunmayan, sıradan hatta aşağılanan bir karakter oluyor.