Mezar Arkadaşım

BİRİNCİ BÖLÜM — DAVETSİZ MİSAFİR

Sonbahar gelmişti. Ormandaki bütün canlılar yaklaşan kışa hazırlanırken, bir tilki kendisine bir daha hiçbir mevsimi karşılamak zorunda kalmayacağı bir yer arıyordu.

Günlerdir ormanın içinde dolaşıyor, ağaçların altına bakıyor, toprağı kokluyor, fakat hiçbir yeri beğenmiyordu. Sonunda ormanın sessiz bir köşesinde, dalları gökyüzüne uzanan yaşlı bir meşe ağacı gördü. Gövdesi yosunlarla kaplıydı. Kalın kökleri toprağın üzerinde birbirine dolanıyor, sararmış yaprakları rüzgâr estikçe yere düşüyordu. Yakınlarda başka bir hayvan görünmüyordu.

Tilki ağacın çevresinde dolaştı, köklerinin arasındaki düzlüğe uzanıp bir süre gökyüzüne baktı. Dalların arasından süzülen solgun güneş ışığı yüzüne vuruyordu.

Burayı beğenmişti.

Ayağa kalkıp ön patileriyle toprağı kazmaya başladı. Yağmurla yumuşayan toprağı kolayca eşeliyor, çıkardıklarını arkasına savuruyordu. Bir süre sonra incecik bir ses duydu.

— Cik!

Arkasını döndüğünde kuru yaprakların arasında küçücük bir civciv gördü. Civciv başını hafifçe yana eğmiş, meraklı gözlerle onu inceliyordu. Tilki bir an baktıktan sonra işine döndü.

— Cik cik!

— Git başımdan, işim var.

Civciv gitmek yerine yaklaşıp çukurun kenarından içeri baktı.

Mezar Arkadaşım

— Ne yapıyorsun burada?

— Çukur kazıyorum, görmüyor musun?

— Görüyorum da neden kazıyorsun?

— Sen anlamazsın, hem küçücüksün.

Civciv göğsünü kabarttı.

— Ben küçük değilim bir kere! Büyüdüm artık, tavuk oldum ben. Bak, sarı bile değilim!

Tilki başını çıkarıp baktı. Civcivin tüyleri hâlâ sarıydı. Yalnızca karnına ve ayaklarına biraz çamur bulaşmıştı. Civciv çoktan yetişkin olmuş, kendi kümesine yerleşmişti ama hâlâ ufak tefekti.

— Evet, evet, koskoca tavuk olmuşsun. Şimdi git buradan.

— Gitmem! Ne yaptığını söylemedin.

Tilki içini çekti.

— Mezar kazıyorum. Oldu mu, geçti mi merakın?

— Mezar mı? Kim öldü ki?

— Kimse. Kendim için kazıyorum.

— Ama sen ölmemişsin ki!

— Farkındayım.

— O zaman niye şimdiden kazıyorsun?

— Ölünce kazacak hâlim olmayacak herhâlde.

Civciv bir süre düşündü.

— Peki, neden ölmek istiyorsun? Yaşamak güzel bir şey.

Tilki çukurun kenarına oturdu. Önündeki sararmış yapraklardan birini pençesiyle kaldırdı.

— Bak şu yaprağa. Bir zamanlar yemyeşildi, şimdi yerde çürüyor. Bir gün şu koca ağaç bile kuruyacak. Güzel bir şeye alışıyorsun, sonra onu kaybediyorsun. Mutluluk bile bitiyor. Ben artık bir gün kaybedeceğim şeylere bağlanmak istemiyorum.

Yaprağı bıraktı.

— Mezarımda yaşayacağım. Kimseyi istemeyeceğim, kimseye bağlanmayacağım. Böylece kaybedecek bir şeyim de olmayacak.

— Hayır, olmaz! Ölemezsin, izin vermiyorum!

— Sana mı soracağım?

— Evet, bana soracaksın!

Tilki başını iki yana salladı.

— Sen benden korkmuyor musun? Ben bir tilkiyim. Civcivleri yediğimi bilmiyor musun?

Civciv kanatlarını açıp gagasını havaya kaldırdı.

— Ben de tehlikeliyim bir kere! Gagalarım seni!

Tilki ona şaşkınlıkla baktı. Çamura bulanmış, kendisini tavuk sanan bu küçücük canlı bir de onu tehdit ediyordu. Aklından zoru olmalıydı. Daha fazla uğraşmadan kazmaya döndü.

— Cik cik! Çık o çukurdan!

— Çıkmayacağım. Burası benim mezarım.

— Ama sen yaşıyorsun!

— Ölünceye kadar da burada yaşayacağım.

Civciv biraz düşündü.

— Çok sıkıcıymış! O zaman ben de geleyim.

— Nereye?

— Mezarına!

— Senin burada ne işin var?

— Seninle yaşarım. Biraz geniş kazman yeter.

— Burası tek kişilik. Seni istemiyorum.

— Olsun, ben küçüğüm, fazla yer kaplamam.

— Hani büyümüştün? Tavuk olmuştun?

— Büyüdüm ama o kadar da büyümedim!

Tilki sabrının sonuna gelmişti.

— Ben yalnız kalmak istiyorum. Git kendi hayatını yaşa.

Civciv kısa bir süre sessiz kaldı. Sonra meşenin köklerinden birinin üzerine oturdu.

— Ne yapıyorsun şimdi?

— Seni bekliyorum.

— Neden?

— Belki fikrini değiştirirsin.

— Değiştirmeyeceğim.

— Olsun. Ben beklerim.

Tilki kazmaya devam etti. Civciv ise bir süre sonra çukurun kenarındaki kuru yaprakları toplamaya, içine düşmüş küçük dalları dışarı taşımaya başladı.

— Şimdi ne yapıyorsun?

— Sana yardım ediyorum.

— Mezar kazıyorum ben, temizlemene gerek yok!

— Kızma hemen. Yardım etmek istedim.

Tilki karşılık vermedi.

O sabah kimsenin kendisini rahatsız etmeyeceği bir yer bulduğunu sanmıştı. Oysa şimdi hayatında gördüğü en geveze civcivle baş başa kalmıştı. Üstelik civciv onun dişlerinden korkmuyor, mezarında yalnız kalmasına bir türlü razı olmuyordu.

* * *

Civciv ertesi gün de uğradı. Sonraki günlerde de geldi ama her gün değil. Bazen kendi kümesinde kalıyor, bazen arkadaşlarıyla buluşuyor, bazen de tek başına dolaşıyordu. Küçük taşlara, çiçeklere, duyduğu bir şarkıya bile merak duyuyor, bazı günler meşenin altında sessizce kitap okuyordu.

Tilki onun bu kadar farklı şeyle ilgilenmesine anlam veremiyordu.

Bir gün civciv eski bir kitap getirdi.

— Cik cik! Bu benim en sevdiğim kitaplardan biri. Sen de okumalısın!

Tilki kapağına baktı: Mezar Taşına Şiir Yazan Porsuk.

— Bu ne biçim isim? Porsuk mezar taşına şiir mi yazıyor?

— Adına bakma! İçinde bir tilkiyle bir balığın hikâyesi var. Tilki çok zeki, balık ise biraz saf ve unutkan.

— Tilki sonunda balığı yiyor mu?

— Hayır! Öyle bir hikâye değil!

— O zaman ne yapıyor balıkla?

— Okursan öğrenirsin. Hem sen kitaptaki tilkiye benziyorsun.

— Ben zaten tilkiyim.

— Öyle değil! Kitaptaki tilkiye! Ben de balığım işte.

— Gerçekten bir balık kadar akıllısın.

Civciv kızdı.

— Çocuk masalı değil bu! Çok güzel, mutlaka oku!

— Ben masal sevmem, gerçeği severim.

Civciv kitabı geri aldı. Bir süre sessizce okudu ama giderken yine hatırlattı:

— Bir gün okuyacaksın ama!

Mezar Arkadaşım

— Belki yaşlanınca.

— Zaten yaşlısın!

— O zaman daha da yaşlanınca.

Civciv başını iki yana salladı. Kitabı bir daha önermeyeceğine dair söz vermedi.

Gideceği sırada birden arkasını döndü.

— Cik cik! Sen ne zaman doğdun?

— Ne yapacaksın doğduğum günü?

— Söyle işte!

— Ben doğum günlerini sevmem.

— Ama ben seviyorum!

Tilki sonunda doğduğu günü söyledi. Civciv tarihi kendi kendine tekrarladı, sonra kendi doğum gününü de söyledi. Gülümseyerek uzaklaştı.

Tilki neden sorduğunu önemsemedi. Bu civciv, aklına gelen her şeyi soruyordu zaten.

İKİNCİ BÖLÜM — MEZARA SIĞMAYAN GÖKYÜZÜ

Günler geçtikçe tilki, civcivin ziyaretlerine alışmaya başladı. Civciv çoğu zaman kendini iki kez cikleyerek belli ediyordu.

— Cik cik! Geldim ben!

— İyi yaptın. Şimdi git.

— Daha yeni geldim!

— Ben de gitmeni daha yeni söyledim.

Civciv kızar gibi yapıyor ama meşenin köklerinden birine oturup gününü anlatmaya başlıyordu. Tilki dinlemiyormuş gibi davranıyordu.

Bir akşam civciv gelmedi. Tilki kazarken birkaç kez arkasına baktı. Hava karardığında civcivin her zamanki yerinin boş olduğunu fark etti. Ertesi gün onu görünce istemeden sordu:

— Dün neredeydin?

— Cik cik! Beni mi merak ettin?

— Hayır. Gelmeyince kurtulduğumu düşünmüştüm.

— Ama bugün geldim!

Tilki onun neden gelmediğini merak etmiş olmasına kendisi de anlam veremedi.

* * *

Bir gün civciv, neredeyse kendisi kadar büyük bir torbayı sürükleyerek geldi.

— Cik cik! Bak sana ne getirdim!

Torbayı açtı. İçinden küçük bir ayıcık, pembe kurdeleli bir bez bebek ve başka oyuncaklar çıkardı. Hepsini yan yana dizdi.

— Bunların hepsi benim!

Tilki oyuncaklara baktı.

— Hani sen büyümüştün? Tavuk olmuştun?

— Oldum!

— Peki, büyümüş tavukların oyuncaklarla ne işi var?

— Oyuncaklarla oynamak için küçük olmak gerekmiyor! Hem sen de bizimle oynayabilirsin.

— Ben bebek miyim? Ben ölüm döşeğinde bir yetişkinim.

— Yine ölüm! Hiçbir şeyle oynamıyorsun sen!

Civciv ayıcığını kanatlarının arasına aldı.

— Sen mezarına girince bunu da yanına koyacağım.

— Neden?

— Yalnız kalmasın diye.

— Benden önce ölürsen ayıcığın benim olabilir mi?

— Olabilir ama ona iyi bakacağına söz verirsen! Kirlenmesin, kaybolmasın.

— Torbaya koyarım, kirlenmez.

Civcivin gözleri büyüdü.

— Ama nasıl nefes alacak?

— Torbadaki hava ona bir ömür yeter.

— Boğulacak zavallıcık!

— Oyuncak bu, nefes almıyor.

— Olsun, sen anlamazsın!

Tilki gülmemek için başını çevirdi.

— Hem sen hiçbir şeyi sevmiyorsun! diye devam etti civciv.

— Mezarımı seviyorum.

— Başka?

— Sessizliği.

— O zaman benimle işin zor!

Tilki gülümsedi.

— Bak! Gülebiliyormuşsun!

— Sana değil, aptallığına gülüyorum.

— Olsun, güldün ya!

Civciv giderken ayıcığını tilkiye bıraktı. Birkaç kez iyi bakmasını, torbaya koymamasını tembihledi. Tilki her seferinde başından savarcasına tamam dedi.

Sonra kazmaya döndü. Ayıcığın üzerine toprak sıçradığını fark edince oyuncağı alıp meşenin kökleri arasında, yağmurdan korunacağı bir yere yerleştirdi.

Orada daha az kirleneceğini düşündü.

Mezar Arkadaşım

Bir başka gün civciv pembe kurdelesini takmış olarak geldi.

— Cik cik! Bana ayak uydurursan hayatın toz pembe olur!

— Hayat toz pembe değildir ve olamaz.

— Olur! Elimden tutarsan olur!

Civciv küçücük kanadını ona uzattı.

Mezar Arkadaşım

— Bir kurdeleyle bütün dünyayı mı değiştireceksin? diye sordu tilki.

— Belki değiştiririm!

— Denemek istemiyorum.

— Sen de yaşarken biraz mutlu olabilirsin ama!

Tilki cevap vermeden kazmaya döndü. Civciv giderken arkasına seslendi:

— Ben ölmeden sen ölemezsin, tamam mı?

— Seni beklersem çok yaşlanırım.

— Olsun, yaşlan!

Civciv gülerek uzaklaştı. Tilki mezarını kazmayı sürdürdü ama ona uzatılan o küçücük kanat bir süre aklından çıkmadı.

* * *

Bir gece, ormandaki hayvanların çoğu uykuya çekilmişken meşenin altında tanıdık bir ses duyuldu.

— Cik cik!

— Bu saatte ne var?

Civciv gülümsüyordu.

— Bugün güzel bir gün! Çünkü senin doğum günün!

Tilki şaşkınlıkla doğruldu. Civciv, birkaç gün önce söylediği tarihi unutmamıştı.

— Sen bunu nasıl hatırladın?

— Benim de süper güçlerim var bir kere!

— Sen unutkan değil miydin?

— Her şeyi unutmuyorum!

Civciv kanatlarını açtı.

— Doğum günün kutlu olsun! Mutlu, sağlıklı, mezarsız bir sürü yılın olsun!

Tilki güldü.

— Bizde doğum günü değil, ölüm günü kutlanır.

— Yine ölüm! Bugün bile mi? Ben senin yaşamanı istiyorum!

Sonra civciv gökyüzüne baktı.

— Sana yıldızları gösterecektim. İzlemeyi sever misin?

Gökyüzünü kalın bulutlar kaplamıştı.

— Ortada yıldız falan yok. Kapkara bir gökyüzü var.

— Burada da görünmüyorlar demek ki. Ben geceleri yıldızları izlemeyi çok seviyorum. Sen de izle, çok güzeller!

— En son ne zaman yıldız gördüğümü bile hatırlamıyorum.

Civciv şaşırdı.

— O zaman bundan sonra benimle izle! Başka bir gece gösteririm sana.

Biraz sustu, ardından ekledi:

— Ayı da çok severim. Bazen tek başına öylece parlıyor.

— Sen de tek başına kalmayı seviyorsun demek?

— Seviyorum tabii. Bazen yalnız kalmak da güzel.

Tilki ona baktı. Kendisini rahat bırakmayan bu civcivin yalnızlığı sevdiğini söylemesi tuhafına gitmişti. Ama bir şey sormadı.

Civciv o gece kümesine döndükten sonra tilki yeniden mezarına uzandı. Bir süre sonra gözlerini açıp gökyüzüne baktı.

Bulutlar hâlâ dağılmamıştı.

* * *

Ertesi gün tilki mezarının başucuna koyacağı taşı hazırlıyordu. Civciv yanına gelip merakla sordu:

— Mezar taşı mı yapıyorsun? Bana da yapacak mısın?

— İstersen yaparım. Seninkini pembe yaparım, üzerine oyuncaklarını çizerim.

— Ayıcığımı da mı?

— Onu da.

— Kurdelemi?

— Onu da.

— Çikolata da çizersin o zaman!

— Mezar taşı yapıyorum, tatlıcı dükkânı değil.

Civciv güldü, sonra başını salladı.

— Ama şimdilik yapma. Daha önümde kocaman bir hayat var!

— Peki, şimdilik yapmayayım.

Civciv birden heyecanlandı.

— Cik cik! Beraber pasta yapalım mı? Doğum günün için! Ben sana öğretirim.

— Ben pasta yapmam.

— Ama çok eğlenceli! İçine çilek koyarız, üzerine çikolata süreriz. Hem sana değişiklik olur.

— Benim ne işim var pastayla? Mezar kazıyorum ben.

— Mezarı bir günlüğüne bırakabilirsin!

— Yapmayacağım dedim.

Civciv sustu. Bir süre sonra ayıcığını almak üzere meşenin köklerine yöneldi.

— Kızdın mı? diye sordu tilki.

— Hayır. Ben kendim yaparım o zaman.

Giderken her zamanki gibi dönüp kanadını salladı. Yalnız bu defa fazla oyalanmadı.

* * *

Sonraki günlerde civciv yine geldi. Konuştular, birbirleriyle alay ettiler. Bir gün civciv sinirlenip tilkiye inek dedi.

— Ne ineği? Ben tilkiyim!

— Olsun, sen bir ineksin!

— Peki, ben ineksem sen de sineksin.

Civciv kanatlarını hızla çırpmaya başladı.

— Vızzz! Vız vız vızzz!

— Ne yapıyorsun sen?

— Sineğim ya! Vızıldıyorum!

— Git başka yerde vızılda, pis sinek!

Civciv tilkinin başının çevresinde dönmeye başladı.

— İnekler sineklerden kurtulamaz bir kere! Sinekler ineklerin yanından ayrılmaz!

Tilki kuyruğuyla onu uzaklaştırmaya çalışırken gülmeye başladı.

Mezar Arkadaşım

O günden sonra meşenin arkasından küçücük bir vızıltı yükseldiğinde kimin geldiğini hemen anlıyordu.

* * *

Bir gün civciv mezarın çevresindeki boş toprağa bakıp heyecanlandı.

— Cik cik! Burayı güzel bir çiçek bahçesi yapalım mı?

— Ben çiçek bahçesi değil, mezar yapıyorum.

— Olsun, çevresine çiçekler dikeriz.

— Çiçekleri öldüğüm zaman üstüme dikersin.

Civciv kanatlarını çırptı.

— Seninle hiçbir şey yapılmıyor! Her şeyi mezara bağlıyorsun!

— Çiçekler de bir gün solacak zaten.

— Ama solana kadar güzel olmayacaklar mı? Solacak diye hiç çiçek sevmeyecek miyiz?

Tilki ne diyeceğini düşündü, sonra omuz silkti.

— Sen sev çiçeklerini. Benim için fark etmez.

Civciv birkaç çiçeği meşenin kökleri yakınına dikti, suladı, sonra kümesine döndü. Birkaç sabah sonra tilki çiçeklerin toprağının kuruduğunu fark etti.

Yakındaki su birikintisinden ağzıyla biraz su taşıyıp diplerine bıraktı.

Civciv bunu görmedi. Tilki de ona anlatmadı.

Mezar Arkadaşım

Bir süre sonra mezar tamamlandı. Tilki çukurun tabanını düzeltmiş, kenarlardaki gevşek toprağı temizlemiş, başucuna hazırladığı taşı yerleştirmişti.

Mezar tam istediği gibiydi. Tek kişilikti.

Çukurun içine atlayıp sırtüstü uzandı. Üzerinde meşenin dalları, dalların arasında solgun gökyüzü vardı. Gözlerini kapattı. Uzun süredir uğraştığı işi nihayet bitirmişti.

— Cik cik!

Tilki gözlerini açmadan söylendi.

— Yine mi sen?

— Mezarını bitirmişsin! Ama benim için neden yer yok?

Tilki doğruldu.

— Ne yeri? Bu benim mezarım!

— Bunca zamandır sana yardım ettim! Yaprakları topladım, dalları taşıdım. Bana yer ayırmamışsın!

— Sen olmasaydın çok daha önce bitirmiştim.

— Çok kötüsün! Çok da ruhsuzsun!

— Biliyorum.

Civciv mezarı küçük adımlarla ölçmeye başladı.

— Biraz daha geniş kazsan ikimiz de sığarız.

— Kazmayacağım. Git kendi mezarını kaz.

— Ben küçüğüm, kazamam ki!

— Hani büyümüştün?

— Büyüdüm ama senin kadar güçlü değilim!

Tilki başını toprağa bıraktı.

— Kendine başka yer bul.

Civciv çukurun kenarına oturdu.

— Peki, sen burada ölürsen ben ne yapacağım?

— Yaşayacaksın. Şimdiye kadar nasıl yaşadıysan öyle.

— Ama artık sen de varsın.

Tilki cevap vermedi.

Civciv kanatlarını açıp mezara atladı. Yumuşak toprağa düşünce yuvarlanarak tilkinin ön patilerine kadar geldi.

— Ne yapıyorsun sen? Çık mezarımdan!

— Hayır! Ben de burada kalacağım.

— Burası mezar. Burada yaşanmaz.

Civciv başını yana eğdi.

— Ama sen yaşıyorsun.

Tilki bu cevaba karşılık veremedi.

— Hem ben ölmek istemiyorum, seni de yaşatacağım. Gerekirse burada beraber yaşarız!

— Sıkışırız.

— Ben küçüğüm, az yer kaplarım!

— Bak, şimdi küçüklüğünü kabul ettin.

Civciv güldü, tilkinin yanına kıvrıldı.

— Sığdık işte!

— Sığmadık. Ben sıkıştım.

— Biraz daha kay!

— Nereye kayayım, toprağın içine mi gireyim?

Tilki istemeye istemeye yana kaydı. Civciv memnuniyetle başını kaldırdı. Meşenin dalları çukurun üstünü kapatıyordu.

— Cik cik! Bir sorun var.

— Yine ne?

— Buradan gökyüzünü göremiyorum. Yıldızları nasıl izleyeceğiz?

Mezar Arkadaşım

— İzlemeyiz.

— Olmaz! O zaman geceleri dışarı çıkarız.

— Ben mezarımdan çıkmak istemiyorum.

— Ama ben çıkacağım! Sen de geleceksin!

— Gelmeyeceğim.

Civciv daha fazla tartışmadan çukurdan çıktı. Meşenin köklerinden birine oturup yukarı bakmaya başladı.

Tilki onu izledi.

— Ne görüyorsun?

— Bulutları. Ama gece olunca yıldızları göreceğiz.

— Yıldızları neden bu kadar seviyorsun?

Civciv düşündü.

— Bilmiyorum. Onlara bakınca kendimi iyi hissediyorum. Sanki her şey biraz daha güzel oluyor.

Tilki yeniden uzandı. Civciv uzun süre gökyüzünü izledi.

* * *

O gece hava açıktı. Güneş battıktan sonra karanlığın içinde yıldızlar birer birer görünmeye başladı.

— Cik cik! Kalk, yıldızlar çıktı!

Tilki mezarında gözlerini açtı.

— Çıksınlar.

— Hadi, gel. Sana gösterecektim!

— Sen git.

— Ama benim sevdiğim yıldızları daha görmedin!

Civciv meşenin altından çıkıp açıklığa yürüdü. Birkaç adım sonra arkasına baktı.

— Gelmeyecek misin?

Tilki cevap vermeyince yürümeye devam etti.

Tilki onun uzaklaşmasını izledi. Sonra ayağa kalkıp mezardan çıktı.

Civciv onu görünce sevinçle kanatlarını çırptı.

— Cik cik! Geldin!

— Biraz hava alacağım.

— Tamam, hava al!

Meşenin dallarının gökyüzünü kapatmadığı açıklığa yürüdüler. Civciv çimenlerin üzerine oturdu, tilki de yanına uzandı. Gökyüzü yıldızlarla doluydu.

— Güzel değil mi?

— Fena değil.

— Fena değil mi? Çok güzeller!

Tilki başını kaldırdı. Uzun zamandır geceleri gökyüzünü izlememişti. Önünde uçsuz bucaksız bir karanlık, onun içinde sayısız ışık vardı.

Civciv gülümseyerek yıldızları seyrediyordu.

— Bazen geceleri tek başıma da izliyorum bunları.

— Yalnız sıkılmıyor musun?

— Hayır. Yalnız kalmayı da seviyorum.

— Ama beni hiç yalnız bırakmıyorsun.

Civciv güldü.

— Çünkü seni de seviyorum!

Tilki karşılık vermedi.

Bir süre sonra civciv ona döndü.

— Cik cik! Sana bir şey söyleyeyim mi? Her yıldız gördüğünde beni hatırla!

Tilki gözlerini civcive çevirdi.

— Ben yıldızları çok seviyorum. Sen de görünce beni hatırlarsın, tamam mı?

— Tamam.

— Söz mü?

— Söz.

Civciv sevinçle yeniden gökyüzüne baktı. Bazen gördüğü bir ışığı tilkiye gösteriyor, bazen yalnızca sessizce seyrediyordu. Tilki ise yıldızlardan çok onun heyecanını izliyordu.

Bir süre sonra civciv yorulup yanına sokuldu.

— Cik cik! Biraz burada kalalım mı?

— Kalalım.

Civciv başını tilkinin patisine yasladı. Biraz sonra gözleri ağırlaştı ve oracıkta uyuyakaldı.

Tilki onun üşümemesi için kuyruğunu hafifçe üzerine çekti. Sonra yeniden yıldızlara baktı.

Mezarı birkaç adım ötede, yaşlı meşenin altında duruyordu. Haftalardır yalnız kalmak için uğraştığı mezar nihayet hazırdı.

Ama tilki o gece içine dönmedi.

Mezar Arkadaşım

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM — YAPRAKLARIN ARASINDA

Tilki sabah gözlerini açtığında meşenin altında değildi. Geceyi yıldızların altında geçirmiş, civciv uyurken onun üşümemesi için kuyruğunu üzerine örtmüştü. Gün doğmadan önce civciv uyanmış, kümesine dönmesi gerektiğini söylemişti.

— Bugün gelemeyebilirim, demişti giderken.

— Ben de seni beklemiyorum zaten.

— İyi. Çünkü benim de yapacak işlerim var!

Civciv uzaklaşırken bir kez daha arkasına dönüp ciklemişti. Tilki, onun küçük ayak izlerinin çiyli otların arasında kayboluşunu seyretmişti.

Güneş yükselince mezarına döndü. Gece boyunca oraya birkaç yaprak düşmüştü. Eskiden olsa hemen temizlerdi. Bu kez yaprakları yerinde bırakıp civcivin diktiği çiçeklerin yanına oturdu.

Yine de civcivin geleceği yöne bakmaktan kendini alamadı.

O gün civciv gelmedi.

Tilki, akşamüstü ormanda dolaşmaya çıktı. Yıllardır bildiği patikalardan geçti ama nedense her şey değişmiş görünüyordu. Değişen ne ağaçlardı ne de yollar. Artık karşılaştığı şeyleri birine anlatmayı düşünüyordu. Tuhaf biçimli bir mantar gördüğünde civcivin buna nasıl güleceğini, çalıların arasında pembe bir çiçek bulduğunda nasıl heyecanlanacağını hayal etti.

Ormanın daha kalabalık bir köşesinde, hayvanların düşüncelerini, hikâyelerini ve küçük notlarını bıraktıkları yaşlı bir kayın ağacı vardı. Kabuğundaki geniş oyuklara yazılar sıkıştırılır, kimi zaman bir başkasının sözüne cevap yazılırdı. Tilki eskiden o ağacın önünden durmadan geçerdi. Başkalarının ne düşündüğüyle ilgilenmezdi.

Bu kez durdu.

Yazılardan birinde tanıdık bir ifade gözüne ilişti. Sözcüklerin arasına küçücük bir çiçek çizilmişti. Sonundaki birkaç harf de civcivin yazısına benziyordu.

İlk notta, anlaşılmadığını hissettiğinde giderek daha az konuştuğundan söz ediyordu. Bir başkasında, herkesin hayatında sandığı kadar önemli olmadığını düşündüğü zamanlar bulunduğunu yazmıştı.

Tilki bir süre kâğıtların önünde kaldı.

Bu, mezarın kenarında durmadan cikleyen civciv olabilir miydi?

Başka yazıları da buldu. Bazıları hüzünlüydü. Bazıları öfkeliydi. Birinde kendi kararsızlığından yakınmış, başka birinde kimsenin yanında olmadan da mutlu olabildiğini anlatmıştı. Bir gece tek başına dans ettiğini yazmıştı. Bir başkasında yalnız kalmayı sevdiğini söylüyordu.

Tilki aynı yazıları yeniden okudu. Civcivin sesini tanıyordu, gülüşünü de. Ama bu cümlelerin çoğunu ondan hiç duymamıştı.

Bir süre, neşeli görünmek için çok uğraştığını düşündü. Belki de kimse onun ne kadar kırıldığını fark etmiyordu. Belki oyuncaklarını ve kitaplarını bu yüzden seviyordu. Tilkinin içinde, daha önce pek tanımadığı bir şefkat uyandı. Civcivi bütün kederlerden koruyabilmek istedi.

Sonra son okuduğu nota yeniden baktı. Civciv orada da yalnız kalmayı sevdiğini yazıyordu.

Tilki duraksadı.

Belki de gördüğü her hüznün nedenini biliyormuş gibi davranıyordu. Birkaç yazıdan koca bir hayatı anlamak kolay değildi.

Kâğıtları yerlerinde bıraktı. Kayın ağacından uzaklaşırken civcivin bazı sözleri kulağında dolaşıyordu. Fakat bunların hiçbirini ona nasıl soracağını bilmiyordu.

Mezar Arkadaşım

Civciv ertesi akşam geldiğinde tilki onu her zamankinden dikkatli karşıladı.

— Cik cik! Niye öyle bakıyorsun?

— Hiç. Bir şey soracağım.

— Sor bakalım.

— Sen hep böyle neşeli misin?

Civciv güldü.

— Hayır tabii! Sen hep böyle huysuz musun?

— Genellikle.

— Ben de bazen üzülüyorum işte. Ne olmuş?

Tilki bir süre sustu. Sonra ormandaki kayın ağacından ve orada okuduklarından söz etti.

Civciv şaşırdı.

— Onları da mı buldun sen?

— Eskiden yazmışsın galiba.

— Evet. O ağaç biraz günlüğüm gibiydi. Çok üzgün olduğum zamanlar vardı. Yazmak iyi geliyordu.

— Artık iyi misin?

Civciv hemen cevap vermedi. Ayağıyla toprağın üzerinde küçük bir çizgi çekti.

— Eskisi kadar üzgün değilim. Bazen insan büyüdükçe bazı şeyleri daha iyi anlıyor. Ama kendimi bile her zaman anlayamıyorum ki.

Tilki ona baktı.

— Bir şeye ihtiyacın olursa bana söyleyebilirsin.

— Biliyorum, dedi civciv. Sonra gözlerini kaldırıp gülümsedi. — Ama her şeye ihtiyacım yok benim. Bazen yalnız kalmayı da seviyorum.

Tilki başını salladı.

Civciv, sözlerinin onu kırıp kırmadığını anlamak ister gibi yüzüne baktı. Ardından çiçeklere doğru seğirtti.

— Aaa! Bunları kim suladı?

— Yağmur yağmıştır.

— Hiç yağmur yağmadı ki!

— O zaman çiçekler kendileri sulanmıştır.

Civciv gülerek ona döndü.

— Bence sen suladın!

— İspatlayamazsın.

— Cik cik! Sen sandığım kadar ruhsuz değilmişsin!

Tilki itiraz edecekti ama civciv çoktan başka bir çiçeği incelemeye başlamıştı. Bir süre onunla birlikte oturdu. Bu defa civcivi neşelendirmek için özel bir şey yapmaya çalışmadı. O konuştuğunda dinledi. Sustuklarında da sessiz kaldı.

* * *

Yine de tilkinin içi eskisi kadar sakin değildi. Civcivin gelmediği günlerde onu özlüyor, geldiğinde ise gitmesini istemiyordu. Gördüğü her güzel şeyi onunla paylaşma isteği artmıştı. Bunun ne zaman başladığını bilmiyordu.

Bir akşam dayanamayıp söyledi:

— Ben sana çok alıştım galiba.

Civciv önce sevindi, sonra yüzündeki gülümseme biraz duruldu.

— Cik cik... Ama birbirimize çok bağlanmayalım, olur mu?

Tilki ona döndü.

— Neden?

— Bilmiyorum. Bizim sonumuz ne olur ki? Benim kümesim var, yapmam gereken şeyler var. Bir gün başka yerlere gitmem de gerekebilir. Hem bir tilkiyle bir civcivin birlikte yaşaması o kadar kolay mı?

Tilki, birlikte yıldızlara baktıkları geceyi hatırladı.

— Bunları daha önce düşünmedin mi?

— Düşündüm. Ama şimdi daha çok düşünüyorum. Sana değer veriyorum. Sadece ne hissettiğimi, ileride ne olacağını her zaman bilmiyorum.

Tilki başını başka yöne çevirdi. Bir zamanlar kimseye bağlanmamak için kazdığı mezar birkaç adım ötedeydi. Civciv onu oradan çıkarmıştı. Şimdi yeniden yalnız kalabileceği ihtimali, mezarın kendisinden daha soğuk geldi.

— Demek beni oradan çıkarmak kolaymış, dedi. — Sonrasını düşünmemişsin.

Civciv irkildi.

— Öyle söyleme. Ben seni üzmek istemedim.

Tilki sustu. Söylediği sözün haksızlığını fark etmişti ama geri alamıyordu.

Civciv bir süre onun yanında kaldı.

— Gitmemi mi istiyorsun? diye sordu sonunda.

— Hayır.

— Ben de şimdi gitmek istemiyorum. Yalnızca korkuyorum biraz.

Tilki ona baktı. Civcivin küçük kanatları iki yanında duruyordu. Bir zamanlar o kanatlardan biri kendisine uzatılmış, hayatının toz pembe olacağı söylenmişti. Tilki o eli tutarsa her şeyin kolaylaşacağını sanmış olabilir miydi?

— Ben de korkuyorum, dedi.

Uzun süre konuşmadılar. Sonra civciv meşenin köklerine oturup çantasından kitabını çıkardı.

— Bak, bunu hâlâ okumadın.

Tilki kapağı tanıdı.

— Şu mezar taşına şiir yazan porsuk mu?

— Evet! Ama adıyla alay etmeyi bırak artık.

Tilki kitabı aldı.

— Tamam. Okuyacağım.

Civciv gözlerine inanamadı.

— Ciddi misin?

— Evet. Ama beğenmezsem söylerim.

— Söyle! Yeter ki oku. Hatta ikimiz de okuyalım. Bakalım kim önce bitirecek!

— Ben kazanırım.

— Hiç sanmıyorum!

Civciv kitabın kapağını sevgiyle okşadı. Sonra tilkiye uzanıp daha önce söylemediği bir şey söyledi:

— Kitaptaki küçük balığı benmişim gibi oku, olur mu?

Tilki ona baktı.

— Sen de tilkiyi benmişim gibi oku o zaman.

Civciv gülümsedi.

— Tamam. Kitapta buluşuruz.

Mezar Arkadaşım

Tilki okumaya başladığında birkaç sayfa sonra sıkılacağını sanıyordu. İlk başlarda alışık olmadığı sözler ve tuhaf davranan kişiler vardı. Kimi yerde kahkaha attı, kimi yerde başını sallayıp kitabın saçmaladığını düşündü.

Ama okumayı bırakmadı.

Civcivin niçin bu kadar sevdiğini merak ediyordu. Sayfalar ilerledikçe sorusu değişti. Kitaptaki küçük balığın bir sözünde civcivin eski yazılarından bir iz buluyor, başka bir yerde onun bazen ansızın susuşunu hatırlıyordu.

Bir gün balığın anlaşılmadığı bir bölümü okurken durdu. Kitabı kapatıp uzun süre karşısındaki ağaçlara baktı. Civcivi düşündü. Onun meşenin altında neşeyle ciklediği günleri, oyuncağının kirlenmesinden duyduğu telaşı, yalnız kalmak istediğini söylerken yüzündeki ciddiyeti hatırladı.

Önceleri onun yalnızca sevilmek istediğini sanmıştı. Şimdi başka bir ihtimal üzerinde duruyordu: Belki de civciv, ne yapması gerektiğinin söylenmesini değil, içinden geçenlerin duyulmasını istiyordu.

Ama kitaptaki balık, civcivin yalnızca bazı yönlerini hatırlatıyordu. Civciv yıldızları kaçırmamak için geceleri uyanık kalıyordu. Onu birkaç sayfanın içine sığdırmak mümkün değildi. Tilki bunu düşününce gülümsedi.

Kitabı her fırsatta okudu. Gün içinde bir ağacın gölgesinde, akşam mezarın yanında, geceleri yıldızların altında. Bazen okumayı bırakıp civcivin anlattığı bir olayı hatırlıyor, sonra aynı sayfaya yeniden dönüyordu.

Civciv de kitabı tekrar okumaya başlamıştı. Buluştuklarında birbirlerine nerede kaldıklarını soruyorlardı.

— Cik cik! Yavaş oku biraz, sana yetişemiyorum!

— Senin yüzünden başladım, bir de seni mi bekleyeceğim?

— Evet! Beraber okuyacaktık!

Tilki kitapta daha önce okuduğu sayfaları açtı.

— Peki, senin kaldığın yerden tekrar başlarım.

Civciv şaşkınlıkla ona baktı.

— Sırf benim için mi?

— Yok, balığın unutkanlığından bir şey anlamadım. Baştan okumam gerekiyor.

Civciv gülmeye başladı. Sonra biraz sustu.

— Benim sevdiğim bir şeyi senin de sevmen çok güzel, dedi.

Tilki kitabın açık sayfasına baktı.

— İyi ki ısrar etmişsin.

Civciv bu defa cevap vermedi. Yalnızca ona biraz daha yaklaştı.

* * *

Günler sonra tilki kitabın son sayfalarını çevirirken civciv yine başka işleri için uzaktaydı. Onun geleceği günü bilmiyordu. Eskiden böyle zamanlarda mezarına girer, hiçbir şey düşünmemeye çalışırdı. Şimdi ise kitabı açtığında civcivin sesini duyar gibi oluyordu.

Son sayfayı da okudu.

Kitabı kapatıp bir süre dizlerinin üzerinde tuttu. Civcivin anlattığı hikâyeyi artık biliyordu. Ama civcivi eskisinden daha çok merak ediyordu.

Mezara doğru yürüdü. Toprağın başucundaki taşı düzeltti, çukurun içine düşen bir yaprağı çıkardı. Sonra kendi yaptığı mezara baktı.

Kendisini dünyadan koruyacak bir yer kazdığını sanmıştı. Oysa bir süredir en çok korktuğu şey ölüm değil, bir gün civcivin sesini duyamamaktı.

Ağaçların üzerinden akşam ışığı çekiliyordu. Birazdan yıldızlar çıkacaktı.

Tilki kitabı alıp meşenin dışındaki açıklığa yürüdü. Otların üzerine oturdu, civcivin sevdiği yıldızların görünmesini bekledi.

Mezarı arkasında kalmıştı. Bu kez dönüp bakmadı.

Mezar Arkadaşım

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM — BİRLİKTE SÖYLENMEYEN ŞARKILAR

Tilki o gece yıldızların altında uzun süre oturdu. Civciv gelmedi. Ertesi gece de gelmeyince bitirdiği kitabın sayfalarını yeniden karıştırdı, sonra kapattı. Kitapta artık aradığı şeyi bulamıyordu. Merak ettiği, sayfalardaki küçük balıktan çok, o kitabı ona getiren civcivdi.

Civcivin başka işleri vardı. Kümesindeki hayat sürüyor, öğrenmesi gereken şeyler, yetişmesi gereken günler birbirini kovalıyordu. Tilki bunu biliyordu. Yine de onun yokluğunda zaman başka türlü geçiyordu. Önceden saatlerce bir mezar kazabiliyorken şimdi birkaç satır yazıp duruyor, yazdıklarını bozuyor, yeniden başlıyordu.

Bir gün dere kıyısında, rüzgârın içi boş bir kamıştan çıkardığı ince sesi duydu. Kamışı ağzına götürüp üfledi. Kamışa küçük delikler açarak çıkardığı sesleri değiştirmeyi öğrendi. Sonra günlerdir yazdığı dizeleri bu ezgiye uydurup söylemeye başladı.

İlk şarkısına meşenin altındaki mezarı koydu. Çamurlu tüyleriyle kendisini tavuk ilan eden küçücük civcivi, civcivin torbada boğulacağından korktuğu ayıcığı, mezarın yanında büyüyen çiçekleri anlattı. Bir de doğum gününde pasta yapmayı reddeden huysuz tilkiyi.

O günü hatırladıkça yüzü kızarıyordu. Civciv birlikte bir şey yapmak istemiş, o ise kazdığı çukuru her şeyden önemli tutmuştu. Şimdi o çukur hazır olduğu hâlde içine girmek istemiyordu.

Şarkının sonunu birkaç kez değiştirdi. Sonunda hiçbir sözcüğün söyleyemediği şeyi, ezginin sonundaki kısa bir sessizliğe bıraktı.

Ardından başka şarkılar yaptı. Kimi neşeliydi, kimi bir gece gökyüzünü seyretmenin insanda bıraktığı garip huzuru taşıyordu. Kuru yapraklara küçük resimler çizdi: yıldızların altında bir civciv, yanında ayıcığı, biraz ötede oturmuş onu seyreden bir tilki. Civcivin sevdiği pembe renk için ormandaki kırmızı meyvelerden boya hazırladı.

Yaptıklarını başkaları görsün istemiyordu. Üzerlerine civcivin tanıyacağı küçük işaretler koydu ve yalnız onun bulabileceği yerde bıraktı.

Civciv birkaç gün sonra geldiğinde tilki utana sıkıla kamıştan yaptığı kavalı çıkardı.

— Cik cik! Bu ne?

— Dinle de gör.

Tilki önce kamışa üfledi, sonra yazdığı sözleri alçak sesle söylemeye başladı.

Mezarımın başına çiçek ektin,
ben ilk kez baharı bekledim.

Civciv önce şaşırdı, sonra kıpırdamadan dinledi. Oyuncağını, eski şakalarını, yıldızları sözlerin arasında tanıdıkça gözleri doldu. Şarkı bittiğinde bir süre konuşamadı.

— Bunları benim için mi yaptın?

— İnekler de bazen şarkı yapar, dedi tilki. — Sineklere özel.

Civciv hem güldü hem gözlerini sildi.

— Sen delisin! Ben ne hissedeceğimi şaşırdım. Çok güzel olmuş. Hepsini hatırlamışsın!

Tilki onun sevincine baktı. Günlerdir uğraştığı her şey, o küçücük gülümsemeye dönüşmüş gibiydi.

— Hoşuna gittiyse yine yaparım.

— Çok hoşuma gitti. Ama bütün zamanını benim için harcama. Ben kimim ki bu kadar uğraşıyorsun?

— Benim için kimsin, onu bana bırak.

Civciv ayıcığını göğsüne bastırdı.

— Ben böyle şeylere alışık değilim. Hem çok mutlu oluyorum hem de ne yapacağımı bilemiyorum.

Tilki onun başını okşamak istedi, sonra durdu.

— Senden bir karşılık beklemiyorum. Yalnızca mutlu olduğunu görmek istedim.

Civciv başını kaldırdı.

— Mutlu oldum, dedi. — Hem de çok.

Mezar Arkadaşım

Bir süre beraber oturdular. Civciv en sevdiği şarkıyı yeniden duymak istedi. Tilki bu defa daha yavaş söyledi, ayıcığın torbada nefes alamayacağını anlattığı yere gelince civciv yeniden güldü.

Sonra aklına bir şey gelmiş gibi tilkiye döndü.

— Cik cik! Sana bir şey soracağım.

— Sor.

— Benimle bir gün pasta yapar mısın?

Tilki sesini çıkarmadı. Civciv aynı soruyu daha önce de sormuştu. O zaman mezarından başını bile kaldırmak istememişti.

— Yaparım, dedi sonunda.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten. Sen tarif edersin, ben yaparım. İstersen çilekli, çikolatalı olsun.

Civciv sevinçle kanatlarını çırptı.

— Sözünü aldım! Ama beraber yapacağız. Sadece sen değil!

— Beraber, dedi tilki.

Civciv yeniden yıldızlara baktı.

— Bir gün kendini kötü hissedersen gökyüzüne bak. Ben orada sana gülümsüyor olurum.

Tilki onun bakışlarını izledi.

— Peki ya bulutlu olursa?

— O zaman bulutların dağılmasını beklersin!

Tilki güldü. Civciv, başını onun omzuna yasladı.

O akşam tilki, bir zamanlar mezara götürmek istediği bütün sessizliğin yerine civcivin gülüşünü koymak istedi.

* * *

Sonraki günlerde yeni şarkılar, yeni küçük resimler hazırladı. Civcivin hoşlandığı her ayrıntıyı hatırlamak istiyordu. Meşenin kökleri artık kazılacak toprağın değil, yarım kalmış şarkıların yeriydi.

Tilki ne kadar sevdiğini anlatmaya çalışsa da içinde anlatamadığı bir şey kalıyordu. Civcivi sevindirmenin yanında, onu kaybetmeyeceğinden emin olmak da istiyordu. Oysa şarkıların hiçbiri bu korkuyu dindirmiyordu.

Civciv bazen günlerce gelmiyordu. Geldiğinde şarkılara sevinip tilkiyle gülüyor, sonra birden sessizleşiyordu. Bir zamanlar başını onun omzuna yaslayan da oydu. Tilki, civcivin hangi hâlini yanlış anladığını bilemiyordu.

Bir gün, yeni bir ezgiyi dinledikten sonra konuştu:

— Cik cik... Bana bu kadar bağlanma, olur mu?

Tilkinin dudaklarına götürdüğü kamış havada kaldı.

— Neden?

— Korkarım seni üzerim. Ben henüz ne istediğimi bile her zaman bilmiyorum. Senin kadar çok şey söyleyemiyorum. Bazen kendi başıma kalmak istiyorum.

— Ben senden benim gibi olmanı istemedim ki.

— Biliyorum. Ama her seferinde bu kadar güzel şeyler yapınca... Sanki sen benimle çok uzaklara gitmişsin de ben daha yola çıkıp çıkmayacağımı düşünüyorum.

Tilki o sözleri duyunca ilk kez kendi adımlarını düşündü. Koca bir ormanı bir solukta geçebilecek kadar hızlı koşuyordu. Civciv ise küçük adımlarla yürüyordu.

— Haklısın, dedi. — Biraz yavaşlamam gerek.

Civciv hafifçe gülümsedi.

— Benimle konuşmayı bırakma ama.

— Bırakmam.

— Sadece biraz yavaş, tamam mı?

— Tamam.

Civciv o akşam kümesine döndü. Tilki kavalını ve notlarını topladı. Artık şarkı yapmayacağını düşündü. Sonra yarım kalmış bir ezgi gözüne ilişti. Onu da bitirmek istedi. Civciv duyduğunda sevinebilirdi. Belki bu defa hiçbir şeyi ağır bulmazdı.

Bir şarkı daha yazdı.

Sonra bir tane daha.

Her birinin yanına, cevap vermek zorunda olmadığını anlatan küçük notlar bıraktı. Ama şarkılar ve notlar, civcivin önünde giderek büyüyen bir yığına dönüşüyordu.

Tilki bunu ancak hepsini yan yana dizdiğinde fark etti.

Bir zamanlar civcivin bir tek cik sesiyle doldurduğu sessizlik, şimdi tilkinin sözleriyle dolmuştu.

O gece yeni bir şarkı yazmadı. Yıldızlara baktı. Civcivin ne zaman geleceğini bilmiyordu.

Meşenin dibinde, pasta yapmak için ayırdığı düz bir taş duruyordu. Civciv geldiğinde malzemelerini üzerine koyabileceklerdi. Tilki taşı pençesiyle temizledi, sonra olduğu yerde bıraktı.

Bir kez olsun onunla pasta yapmak istiyordu. Şarkı yazmayı öğrenmişti, çiçekleri yaşatmayı öğrenmişti. Belki bir pastayı da birlikte yapmayı öğrenebilirdi.

Ama o gece ne civciv geldi ne de taşın üzerine bir şey kondu.

Mezar Arkadaşım

BEŞİNCİ BÖLÜM — SÖZLERİN AĞIRLIĞI

Günler geçtikçe meşenin altına akşam daha erken çöküyordu. Civcivin diktiği çiçekler büyümüş, bazıları sabah açıp akşama doğru başını eğer olmuştu. Tilki artık onları sulamayı unutmuyordu. Yalnız, çiçeklerin dibine çömeldiği her seferinde gözleri ormanın civcivin geldiği tarafına kayıyordu.

Bir akşam tilki, civcive henüz duymadığı bir şarkısını söyledi. Şarkıda ona, yorulduğunda dönebileceği bir yer ayırmıştı. Civciv teşekkür etti, sonra uzun süre sessiz kaldı. Kendi kurdelesini düzeltti.

Kanatlarını birbirine yaklaştırdı.

— Ama sana söylemem gereken bir şey var. Beni aşk anlamında sevme, olur mu? Seninle konuşmayı seviyorum. Sana değer veriyorum. Yalnız, bir ilişki istemiyorum. Ben kendimi bile her zaman anlayamıyorum. İleride nerede olacağımı da bilmiyorum.

Tilki cevap vermeden önce bir süre sustu. Söyleyeceği sözlerin aralarındaki yakınlığı değiştirmesinden korkuyordu.

— Peki, dedi. — Duygularımı saklarım. Dost kalırız.

Civciv rahatlamış gibi nefes aldı.

— Ben gitmiyorum ki. Buradayım. Yalnızca eskisi gibi olmamızı istiyorum.

Oysa ikisi de eskisinin nerede bittiğini bilmiyordu.

Mezar Arkadaşım

Tilki verdiği sözü tutmaya çalıştı. Yeni şarkılarını civcive söylemedi, yazdığı dizeleri de ona göstermedi. Civciv geldiğinde kitaplardan, ormandan, onun öğrendiği yeni şeylerden konuştular. Civciv sınavlarının bittiğini, önünde öğrenmek istediği daha pek çok şey olduğunu anlattı. Bazı günler başka arkadaşlarıyla buluşuyor, koşuyor, okuyordu. Tilki bunları dinlerken sevinmeye çalışıyordu. Civcivin hayatı kendi yanında geçirdiği saatlerden ibaret değildi. Bunu biliyordu.

Ama bilmekle alışmak farklıydı.

Günlerden birinde civciv uzun süre görünmedi. Tilki geceleri açıklığa çıkıp yıldızları seyretti. Kimi zaman eski şarkılarını kendi kendine mırıldandı. Bir gün civcivin gelmeyeceğinden korktu, ertesi gün mutlaka geleceğine inandı.

Bir gece, uzaklardan bir cik sesi işitti. Tanıdık sesi duyar duymaz sevindiği için kendisine kızdı.

Civciv meşenin yanına geldiğinde eskisi gibi gülümsüyordu. Tilki ise içinde biriktirdiği soruları saklayamadı.

— Beni hiç özlemedin mi?

— Özledim. Ama sana bir şey söylemiştim, hatırlıyorsun değil mi?

— Hatırlıyorum.

— Ben seninle dost kalmak istiyorum, daha fazlasını değil. Bu, senin kötü biri olduğun anlamına gelmiyor.

Tilki, civcivin onu sıradan biri gibi görüp görmediğini sordu. Civciv öyle olmadığını söyledi. Tilki onun gözünde nasıl bir yeri olduğunu öğrenmek isteyince civciv ne diyeceğini bilemedi.

— Beni böyle ölçme, dedi. — Sana bir sıra veremem ki.

Tilki sorularından utandı. Ama utanç, içindeki korkuyu susturmuyordu.

Civciv gitmeden önce, kendisini unutmaya çalışmasının ikisi için de daha iyi olabileceğini söyledi. Tilki başını salladı. Az önce duyduğu özledim sözü hâlâ kulağındaydı. Onu unutmak için söz verebildi, nasıl unutacağını ise bilmiyordu.

* * *

Tilki zamanla kayın ağacına daha sık uğrar olmuştu. Civcivin eski notlarını tanıyor, yeni bir şey bırakıp bırakmadığını kontrol ediyor, başka hayvanlarla yazıştığı sayfalara bile bakıyordu. Bir gün onlardan birinde neşeli bir konuşmasını gördü. Sözcüklerin arasındaki kahkahalar kulağında eski günlerdeki ciklemeler gibi çınladı.

İlk kez, o sesin kendisine ait bir şey olmadığını bu kadar açık hissetti.

Civcivle yeniden karşılaştığında önce sıradan şeyler konuştular. Civciv kitaplarından, gezilerinden, işlerinden söz etti. Tilki onun iyi olmasına sevinmek istedi. Ama içinde taşıdığı korku her cevabın arasına giriyordu.

— Artık benim için şarkı yapma, dedi civciv. — Benim için bir şey yapmak zorunda değilsin. Bensiz de yaşamalısın.

Tilki onun gözlerine baktı.

— Benden rahatsız mısın artık?

— Bunu söylemiyorum. Arkadaş kalabiliriz.

— Ama ben senin için neyim?

Civciv cevap vermekte zorlandı. Tilki bir kez daha sordu. Sonra bir daha. Civciv gözlerini yere indirdi.

Sonunda civcivin sesi değişti.

— Sen benim eskiden yazdıklarımı bile bulup okuyorsun. Beni bu kadar takip etmen sağlıklı değil. Her şeyi bilmeni istemiyorum. Benim de kendime ait bir hayatım var. Bugün buradayım, yarın başka yerde olabilirim. Sen ise sanki yıllardır aynı yuvada yaşıyormuşuz gibi davranıyorsun.

Tilki kımıldayamadı.

Sağlıklı değil.

Tilkinin kulakları geriye yattı. Civcivin yüzüne bakamadı.

— Sana verdiğim bütün o emekler... dedi.

Civciv sözünü kesti.

— Ben senden bunları istemedim. Mutlu oldum, evet. Ama bana bağlanmanı istemediğimi de söyledim.

Tilki civcivin kanatlarına baktı. Bir zamanlar o kanatlardan biri, mezarın başında kendisine uzanmıştı. Şimdi kanatlarını gövdesine çekmişti.

— Demek senin için yaptıklarımın hiçbir anlamı yokmuş, dedi. — Seni bu kadar önemli görmemin tek nedeni bana kendimi önemli hissettirmendi zaten.

Civciv başını eğdi. Tilki de gözlerini kaçırdı. Bir süre sonra civciv yalnızca şunu söyledi:

— Sana iyi davrandım diye seninle aynı hayatı istemek zorunda değilim.

Tilki söyleyecek başka bir şey bulamadı. Daha doğrusu, bulduklarının hiçbirinin artık söylenmemesi gerektiğini anladı.

Arkasını dönüp yürüdü. Önce yavaş, sonra daha hızlı. Çalıların arasından geçti, derenin kıyısına indi. Civcivin sesini duymayacağı kadar uzaklaşana dek durmadı.

Mezar Arkadaşım

Hava karardığında meşeye döndü.

Çiçekler yerindeydi. Civcivin oyuncağını koyduğu kökün üzerinde ince bir toz birikmişti. Pasta yapacakları düz taş da oradaydı. Tilki pençesini taşın üzerine koydu. Bir zamanlar civcive pasta yapmayı reddetmiş, sonra birlikte yapacaklarına söz vermişti. Şimdi ne söyleyeceğini ne de ne zaman yeniden konuşabileceklerini bilmiyordu.

Mezarına yaklaştı. Uzun süredir içine girmemişti. Kenarlarında yabani otlar belirmiş, başucundaki taşın üzerine kuru yapraklar birikmişti. Bir zamanlar burayı her şeyin bittiği yer olarak görmüştü. Şimdi ise bir gün bitmesinden korktuğu şeyin hatıralarıyla doluydu.

O gece mezara girmedi.

Kendi yaptığı şarkıları mırıldanmaya bile cesaret edemedi. Kayın ağacına gidip civcivin yazılarını aramadı. Yıldızlara bakmamak için başını eğdi, ama gözlerini kapatınca da civcivin o geceden kalan gülüşünü gördü.

Sonunda hiçbir şey yazmamaya, hiçbir şey söylememeye karar verdi.

Civciv onu unuttuğunu düşünebilirdi. Belki bu, ikisine de iyi gelecekti.

Tilki yalnızca sessizleşmişti. İçindeki ses ise susmamıştı.

ALTINCI BÖLÜM — SON YILDIZ

Tilki kararından dönmedi. Kayın ağacına uğramadı, yeni şarkılar göndermedi, onun yolunu beklemedi.

Sabahları çiçeklere su veriyor, gün boyunca ormanda dolaşıyor, akşam olunca tek başına meşeye dönüyordu. Mezarının içini yabani otlar sarmıştı. Artık ne temizliyor ne de içine giriyordu. Geceleri yıldızları izledikleri açıklığa çıkıyor, fakat çoğu zaman başını kaldıramıyordu. Bazen ağladığını, gözyaşları tüylerinde soğuyunca fark ediyordu.

Başka hayvanlarla karşılaşınca gülüyor, eski şakalarını yapıyordu. Civcivin onu hasta sandığını düşünmek canını yakıyordu. Kendisi de iyi olduğuna inanmak istiyordu. Kimseye ondan söz etmedi. Zamanla iştahı da azalmış, eskiden kolayca aştığı yokuşlar onu yormaya başlamıştı. Ama akşamları, gerçekte duyulmayan bir ses bütün çabasını bozuyordu.

Cik cik.

* * *

Aradan zaman geçti. Sonunda civcivin doğum günü geldi.

Tilki, civcivin bir zamanlar söylediği doğum günü tarihini unutmamıştı. Civciv de onun doğduğu günü sormuş, gece yarısını biraz geçe gelip kutlamıştı. Şimdi tilki kayın ağacının yakınından geçerken dallara asılmış iyi dilekleri gördü. Aralarında civcivin neşeli bir teşekkür yazısı da vardı.

Bir yaprak alıp üzerine üç kelime yazdı: İyi ki doğdun.

Sonra durdu. Civciv bunu görürse yine peşinden geldiğini mi düşünürdü? Onun yalnız kalma isteğine saygı göstermesi gerekmiyor muydu? Bir daha incinmekten de korkuyordu.

Yaprağı dala asmadı. Katlayıp yanına aldı. Akşam olduğunda meşenin dibindeki taşın altına koydu.

Mezar Arkadaşım

Birkaç gün sonra civcivin kayın ağacındaki yazıları ortadan kayboldu. Kümesine giden yol sessizdi. Tilki onun eski uğrak yerlerini bırakıp başka yerlere gittiğini öğrendi. Bir veda bile duymamıştı.

Meşenin altına döndü. Civcivin ayak izleri çoktan silinmişti. Çiçekler yerindeydi. Bir de pasta yapacakları düz taş.

Beraber pasta yapalım mı?

Tilki ilk teklifinde hayır demiş, sonra birlikte yapacaklarına söz vermişti. O gün bir türlü gelmemişti.

Gece boyunca uyumadı. Sabah olunca meşenin gövdesine civcivin sevdiği pembe renkle resimler yapmaya başladı. Birinde yıldızların altında yan yana oturuyorlardı. Birinde civciv, ayıcığıyla pencereden aya bakıyordu. Sonuncusunda ise birlikte çilekli bir pastayı süslüyorlardı.

En çok son resimde oyalandı.

Böyle bir anı hiç olmamıştı. Yaşanmamış bir günü, hatırlayabileceği bir şey hâline getirmeye çalışıyordu.

Günler içinde ağacın gövdesi çiçeklerle, yıldızlarla, küçük pembe işaretlerle doldu. Bir zamanlar mezarından başka hiçbir şey istemeyen tilkinin yaşadığı yer şimdi civcivin sevdiği her şeyi taşıyordu.

Mezar Arkadaşım

Bir gece meşenin arkasından incecik bir ses geldi.

— Cik.

Tilki arkasını döndü. Civciv oradaydı. Eskisi gibi koşup yanına gelmedi. Önce ağacın gövdesine baktı. Ayıcığını, yıldızları, pasta resmini tanıdı.

— Bunları sen mi yaptın?

— Biraz renk katayım dedim.

Civciv yaklaştı. Pembe pastanın önünde durdu.

— Çok güzel olmuş. Hâlâ hatırlıyorsun demek.

Mezar Arkadaşım

Tilki bir süre sonra konuşabildi.

— Doğum gününü de unutmadım. Kutlamak istedim ama korktum. Bir daha rahatsız olursun sandım. Sonra gittiğini öğrenince çok üzüldüm.

— Birkaç gün önce buradan geçerken uzaktan görmüştüm resimleri, dedi civciv. — O gün yanına gelemedim. Sonra vedalaşmadan gitmek istemediğimi anladım. Hem seni unutmuş değilim. Güzel zamanlarımız oldu.

— Seni çok sıktım, dedi. — Kaybetmekten korktukça üstüne geldim. Söylediklerini duydum ama kabullenemedim. Sonra da seni kırdım. Özür dilerim.

— Ben de kırıcı oldum. İstemeden de olsa üzdüm seni. Özür dilerim.

Civciv meşenin köküne oturdu. Gideceği yerde yeni bir hayat kuracağını, öğreneceği çok şey olduğunu anlattı. Kitaplarını, oyuncaklarını ve yalnız kalmayı hâlâ seviyordu. Tilki onu dinledi.

— Peki, doğum gününde pasta yaptın mı? diye sordu.

Civciv gülmeye başladı.

— İnanmayacaksın! Pasta almıştık. Eve gelince torbada yalnızca yemişler vardı. Pastayı koymayı unutmuşlar!

Tilki de güldü.

— Pastasız doğum günü mü olur?

— Oluyormuş işte!

Civciv ayağa kalktı.

— Bir şey isteyebilir miyim? Benim için yaptığın resimleri kaldır. Şarkıları da saklama. Bunlara bakıp beni beklemeni istemiyorum. Kendi hayatını yaşa, olur mu?

Tilki boyalı gövdeye baktı. Bazı resimleri yaparken yüzü gülmüştü. Şimdi onları silmek zorunda kalacağını düşünmek bile ağır geliyordu.

— Kaldırırım, dedi. — Söz.

Civciv gülümsedi.

— İyi ki konuştuk. Ama şimdi ikimizin de vazgeçme zamanı geldi. Birbirimizi güzel hatırlayalım.

— Hatırlayacağım.

— Üzülmeni istemiyorum. Hem belki bir gün yine karşılaşırız, kim bilir?

Tilki ona kalmasını söylemedi.

— Hoşça kal, mezar arkadaşım.

Civcivin gözleri doldu. Yine de gülümsedi.

— Hoşça kal, güzel kalpli tilki.

Küçük kanadını kaldırıp el salladı. Birkaç adım sonra dönüp bir kez daha salladı. Tilki gülümsedi. Civciv ormanın içinde kaybolana kadar patisini indirmedi. Kuşlar giderdi. Ağaçlar yerinde kalırdı.

Mezar Arkadaşım

Ertesi sabah tilki verdiği sözü tuttu. Meşenin gövdesindeki pembe resimleri sildi. Bazıları hemen çıktı, bazılarının izi kabuğun çatlaklarında kaldı. Şarkılarını yazdığı yaprakları da toplayıp parçaladı.

Yalnız çiçekleri sökmedi. Onlar artık kendi kökleriyle toprağa tutunuyordu.

* * *

Aradan haftalar geçti.

Tilki mezarına dönmedi. Bir gün başka hayvanlarla konuşurken kendisini gerçekten gülerken buldu. Gülüşü bittikten sonra da hemen meşeye dönmedi. Biraz daha yürüdü.

Ama artık bulduğu yiyecekleri birkaç lokmadan sonra bırakıyor, bazı sabahlar ayağa kalkabilmek için uzun süre bekliyordu.

Bir gün çiçeklere su taşırken başı döndü. Meşenin köküne oturup geçmesini bekledi. Bir zamanlar civcivin giderken arkasından seslendiği söz geldi aklına.

Ben ölmeden sen ölemezsin, tamam mı?

Tilki hafifçe gülümsedi. Bir süre daha dinlendi, sonra kalkıp suyu çiçeklerin dibine bıraktı. O gün de ormana çıktı.

* * *

Bir akşam yine yürümeye başladı. Önce civcivin geldiği patikaya yöneldi, sonra geri döndü. Dereye kadar indi, karşıya geçmeden tepeye çıktı. Yokuşun ortasında durup dinlendi. Sonra yeniden yürüdü.

Eskiden bütün yollar onu mezarına çıkarırdı. Sonra yolların hepsi civcive çıkmaya başlamıştı. Şimdi nereye gideceğini bilmiyordu.

Gece çöktüğünde yıldızları izledikleri açıklığa vardı. Birkaç adım attı, sonra dizleri çözüldü. Otların üzerine yığıldı. Ön patilerini toprağa bastırıp doğrulmayı denedi, fakat kalkamadı. Hava soğuyunca kuyruğunu gövdesine çekti.

Mezar Arkadaşım

Başının üzerinde, civcivin ona gösterdiği yıldızlar vardı.

Benim sevdiğim yıldızları daha görmedin, demişti civciv bir zamanlar.

Tilki artık onları tanıyordu. Hangisine daha uzun baktığını bile hatırlıyordu.

Her yıldız gördüğünde beni hatırla.

Hatırladı. Çamura bulanıp kendisini tavuk ilan edişini, ayıcığının nefes alamayacağından korkuşunu, bir sinek gibi başının çevresinde vızıldayışını... Bir de doğum gününde sorduğu o küçücük soruyu.

Beraber pasta yapalım mı?

O güne dönebilseydi, civciv ikinci kez sormak zorunda kalmadan evet derdi. Pasta yapmayı bilmediğini söyler, ondan öğrenirdi. Belki çilekleri yanlış doğrar, civciv ona gülerdi. Tilki de gülerdi.

O günün nasıl geçeceğini hiç bilemeyecekti.

Bir kez daha doğrulmaya çalıştı ama başaramadı. Başını otların üzerine bıraktı.

Civcivin gösterdiği yıldızlardan biri hâlâ oradaydı. Bakışları duruldu, nefesi yavaşladı ve kesildi.

Mezarında canlı olan tilki, mezarının dışına çıktıktan sonra ölmüştü.

Mezar Arkadaşım
Cevapla