MATER DEUM MAGNA TÖRENLERİ

Domuz tarafından öldürülen Attis/Dumuzi/Tammuz ve Kybele
Domuz tarafından öldürülen Attis/Dumuzi/Tammuz ve Kybele

Galli’ler hadım idiler, Kyblele törenlerini; flüt, davul, kuddum çalarak icra ederlerdi. Vecd halinde iken baygın düştükleri zaman, söyledikleri sözler Tanrıça’nın vahyi sayılırdı (Cennetteki gılman sözcüğünün ve inancının kökeninin "Galli" olduğu rivayeti kuvvetlidir).

Erken çağlarda Tanrıçalara ve Tanrılara insanlar kurban edilirdi; sonradan bunun yerini hayvan kurban etme aldı. İlk çağ sünnetinde de üreme organının bütünü kesilirdi. Sonraları bu da yumuşatıldı. Sünnetin, iklim gereği, Antik Mısır’da da yapıldığı ileri sürülür. Ancak bu doğru değildi; uygulama hiç de mantıksal nedenlerle yapılmıyordu. Tamamıyla dinsel ve gelenek güdücü olan o devirlerde, rasyonel düşünüş aramak beyhudedir. O çağlarda bu gibi ritüllerin hepsi de dinseldi. Bugün ılımlı bir şekilde de olsa; sünnet dinsel bir işlemdir. Bir itikad’a, bir dine girme, kısacası bir inisasyon törenidir. İbrani Tarihine ait olan İncil’in baş tarafında, Hz. İbrahim zamanında yapılmakta olduğu söylenir. Gene İncil’de, Hz. Yakup, din önerdiği kavimlere sünneti ilk koşul koyar. Ancak, İncil’deki ifadelerin yanlış olduğu, sünnet ritüeli’nin İbrahim’den çok daha eski olduğu; çok eski zamanlarda Güneydoğu Anadolu’da keskin çakmak taşları ile sünnet yapılmasından bellidir. Kibele Tapınağında papazlar, kestikleri üreme organını “yeryüzünü gebe bırakmak için” Kybele putunun altındaki toprağa gömüyorlardı. Bu günde coğrafyamızda sünnetten sonra kesilen parça, çöp tenekesine atılmaz; toprağa gömülür. Günümüzde sünnet biçimleri çeşitlidir. Hicaz ve Yemen’deki bir kabilede, Sünnet “uçtaki derinin kesilmesi” biçiminde değildir. Üreme organı boylu boyunca soyulur. Bununla da kalınmaz; deltanın (çatalağzın) hepsi yüzülür. Bu işlemi sünnetçi değil, sünnet olacak delikanlının kendisi yapar. Delikanlı bu işlemi yaparken; bir çok kadın, delikanlının önünde durarak, zılgıtlarla onu yüreklendirirler. Bu geleneğin, Arabistan yarımadası, Suriye ve Filistin’de nerdeyse ilk çağlardaki şekliyle tutulması, yüzyıllar boyunca Anadolu’ya yeni insanların göç ettiklerine ve birlikte kendi inanç ve tanrılarını getirerek, eski gelenekler yerine başka gelenekler koyduklarına; bir de Arabistan Yarımadası, Suriye ve Filistin halklarının daha tutucu olmasına bağlanabilir. Belki daha ılımlı insani bir sünnet biçimi oralarda da icat edilir zamanla…

Kurban, insan ya da insanların malı olan bir şeyin, Tanrılara ve Tanrıçalara sunulması demekti. Kurban, dualarla yapılan dinsel bir törendir. Kurbanlar kanlı ve kansız olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Örneğin ilk alınan üründen alınan buğday ve başka unlardan yapılma çörekler, tatlılar ve etler, Tanrının önündeki mezbah’ta/kürsü’de yakılırdı. Kürsü’ye/Mezbah’a süt ve şarap akıtılırdı. Törenin böylesinde Tapınılan şeye sunulan yiyeceklerden törene katılanlar da yerlerdi. Yani Tanrıça veya tanrı adına yapılan şölene iştirak ederlerdi.

Kanlı kurbanlar canlı olanlardı. Kurbanlık hayvanlar, çiçek çelenkleriyle ve başka süslerle donatılır, yüzlerine gözlerine “çiçek suyu, gül suyu” gibi kutsal kabul edilen sular sürülür ve kürsü’de/mezbah’ta din adamı (Yahudilerde Kahin veya baş kahin) ve yardımcıları tarafından kesilirdi. Hayvanın bir kaba toplanan kanları ya mezbah’a ya da törene katılan ahali’nin üzerine saçılırdı; İnanca göre Tanrı ya da Tanrıça’nın gücü, kurbanın kanı ile beraber, üzerine kan bulaşan insanlara da geçerdi (Anadolu ve Rumeli’de Kurban Bayramı’nda, çocukların alnına “kesilen hayvanın kanının sürülmesi” geleneği buradandır). Daha önce de söylediğimiz gibi kurban; Tanrı ya da Tanrıça’ya sunulan bir hediye, daha doğrusu bir çeşit vergi ve borç ödemekti ya da işlenen bir günahı bağışlatmak, bazen de gelecek bir felaketi, kazayı ve belayı önlemek için yapılırdı. Yüz baş hayvan kurban edilirse buna HEKATOMB denilirdi. Tanrı veya Tanrıçasına göre domuz, sığır, koyun, keçi, beygir ve köpek kurban edilirdi. Mesela Antik Mısır’ın yeraltı ve kötülük tanrısı Set’e “domuz” kurban edilirdi. Domuzun lanetli bir hayvan olmasının kökeni de budur. Bir kötülük tanrısının hayvanı olması ve ona kurban edilmesidir.

Kybele’ye de “doğurganlığı dolayısıyla” dişi domuz kurban edilirdi. Ona yapılan kurbanlar, holokaust biçiminde olurdu. Yani, kurbanın bütünü tanrıça’ya adanır ve mezbah’ta yakılırdı. Tanrıça’ya ait olan bu kurbandan (holokaust) yemek yasaktı ve büyük bir günah sayılırdı. Sümer’in bereket ve çiftçilik tanrısı Dumuzi/Tammuz, Frigya’da Attis adını aldıktan ve “Suriye’de bir Grek söyleyişine göre” Adonis olduktan sonra, her yıl bir yaban domuzu tarafından öldürülürdü. Daha doğrusu domuz’un öldürdüğü Tanrı’dan damlayan kan damlaları, kırmızı kır lalesi olurdu. Onlara Adonis’in kan damlaları deniliyordu. Domuz’un Tanrı Set’in kutsal hayvanı olması, Kybele’nin holokaust’u olması ve son Adonis efsanesi birleştirilince, domuz etinin neden Yahudilerde, Müslümanlarda, hatta İslamiyet öncesi Türklerde lanetli olduğu (kutsallık zamanla lanet’e dönüşmüş olabilir) yenilmesinin yasak olduğu ortaya çıkar.

Kibele Kültü’nün en son ve en gelişmiş biçimine Roma İmparatorluğunda rastgelinir. Kybelenin kutsal taşı Pessinustan alınıp Roma’ya götürüldükten sonra,

Vatikan Müzesindeki Siyah Kutsal Meteor taşı
Vatikan Müzesindeki Siyah Kutsal Meteor taşı

Kybele’ye “Mater Deum Magna=Tanrıların Büyük Anası” denildi. Kendisine taç yerine bir kule taşıdığı, “Mater Turitta=Kuleli Ana” derlerdi. Bu nedenle İtalya “kuleli bir kadın” olarak simgelenir. Romalıların Kybele’ye önceden verdikleri isimler de “Maya, Ops, Rhea, Tellus ve Ceres” idi. Bu büyük tanrıça, Anadolulu, Grek ve Romalı olarak başlıca özelliklerini korur. Evren’in gelen anasıdır. Dağların, kuytu derin mağaraların da anasıdır. Arkadaşları iki aslandır. Onun kutsal yerleri dağ tepeleri ve mağara dipleridir. Ona yapılan tapınışlar tamamıyla orjiyastik, yani işaretli ve cümbüşlü olurdu. Roma’da ona Koribantlar (yarı cin sayılan varlıklar) ve Galli’ler (Gılmanlar) katılırdı. Bu erkekler, kadın giysileri giyerler, uzun saçlarına güzel kokular sürerlerdi. Başlarında gerçek bir kadın papaz bulunurdu. Törende vahşi bir müzik çalınırdı.

Festival’in 1. bölümü, her yıl mart’ın 15’inden 17’sine kadar sürerdi. Bu bayrama Megalesia ya da Megalensia denirdi. Festivalin 1. Gününe yani Mart’ın 15’ine “Canna İntrant” denirdi. Festival kafilesinin önünde 6 yaşında bir boğa olurdu.

Kybele ve iki aslanı
Kybele ve iki aslanı

Alaydakiler kamış ya da bataklık sazları taşırdı. Çünkü Attis, Frigya’da Gallus Irmağının kenarında bırakılmıştı. 2. Bölüm 18 Mart’ta başlardı. Buna “Arbont İntrant” denirdi. Attis’in “kendisini hadım etmesinin, ya da öldükten sonra çam ağacına dönüşmesinin” anısını kutlamak için Festival Alayı, çam dalları taşıyarak, Palatinus dağı’nın tepesindeki Kybele tapınağına giderdi. 24 Mart’ta bayramın 3. Bölümü başlardı. Bu bölüme “Dies Sanguinis” yani Kanlı Günler, denirdi. Yas ve Oruç tutulurdu. Cinsel ilişkiye girilmezdi. Kybele Ana’nın, “Attis’i yitirince duyduğu kedere” katılmak için kafileler; vücutlarını yaralarlardı (Caferilerin kerbela törenlerindeki gibi). Festival’in 4. Bölümü 25 Mart’ta başlardı. Buna “Hilaria” denilirdi. Şenlik ve cümbüş, demektir. Takvim, İsa’dan 4 bin yıl önce Kalde’de zaten belirlenmişti (İbrahim Peygamber de Kalde’lidir). Paskalya şenlikleri ve “Hristo Anesti” yani İsa’nın dirilişi ve ondan önceki perhizler, “Dumuzi/Tammuz/Attis’in ölümü ve yeni baştan dirilişi” olayından başka bir şey değildir. Hatta Hıdrellez ve Newruz ile Attis’in ölümü ve dirilişi; gün farkı ile aynı şeydir. Hatta o günler kadınlar, dileklerini yazarak Hızır ve İlyas’a gönderirler daha doğrusu yazdıkları mektupları göle, nehire ya da denize atarlar. Unutmamalı ki! Tammuz/Dumuzi Sümer’de “Derin Suların Oğlu”dur. Attis de Sakarya Nehri’nin Torunudur. Megalesia Yortusu’nun 5. Bölümü, Mart’ın 26’sıdır. O güne “Requiero” yani İstirahat günü derlerdi. Bayramın 6. Gününe yani Mart’ın 27’sine “Lavatia” yani yıkanış/vaftiz/gusül abdesti denirdi; Tanrıça’nın gümüş heykeli tapınağından alınır, Festival Alayı onu Almo Nehri’ne götürerek yıkardı. Bu Kybele Heykeli’nin başında Pessinus’da ve Hacer’ül Esved’de bulunanın benzeri bir göktaşı bulunurdu.

Kibele Kültü, birçok çağdaş dini ve geleneği etkilemiştir. Kybele, matriyarkal bir Tanrıça idi. Toplumlar patriyarkal’a dönüşünce bazı değişimler geçirmişti. Yavaş yavaş tıpkı toplumdaki kadınlar gibi ikinci plana düşmeye başlamıştı. İşbu nedenle Matriyarkal toplumun baştanrıçası Kybele, patriyarkal toplumun baş tanrısı Zeus’u, Girit’te Dikte mağarasında doğurdu. Bu suretle Baştanrıça sıradan bir Tanrı Anasına dönüştü. Baş Tanrı’nın anası oldu; kenara çekildi. Efes Artemisi de bir çeşit evrimleşmiş Kybele idi. Bu yüzden Artemis de Tanrı Anası sayıldı. Efes’te yeni Hristiyan olanlar, her ne kadar yeni dine inanıyorlarsa da, eski inanışlarından (Kybele/Artemis kültü) tamamıyla sıyrılmış değillerdi. Onun için M.S 1431’de Hristiyan Kilisesi Erkanı, “Meryem Ana’nın özelliklerini belirlemek” için toplandığında; halkın baskısı yüzünden; Meryem Ana’yı “Tanrı Anası” saymak zorunda kalmıştı.

Kybele, Arabistan’a götürülüp put’u kabe’ye konuldu. Hubel ismini aldı. Simgesi olan göktaşı oval biçimli muhafaza içine konuldu. Kıble sözcüğünün kökeni de zaten Kybele’dir. Zaten bulundukları yerlerin hepsinde, Kybele’nin kutsal taşları (siyah göktaşı) çevresinde tavaf yapılırdı.

Greklerin çaldıkları flütler ve Samani tipte büyük Tef ve Davullar ve bunların temposunda oynanan danslar, Müslümanların kabe etrafında yaptıkları tavaf töreni vs. hep Anadolu’nun büyük ANATANRIÇASI’nın törenlerinden alınmadır.

MATER DEUM MAGNA TÖRENLERİ
Cevapla