Gecenin yarıldığı zamanlar...Dört duvarıma asılı sessizlik. Ampulün zaman zaman titrediği ışığının altında düşünen adam imajına bürünmüş bir kişisizlik. Dört duvarın arasında nesnelerden soyutlu bir adam. İçimi gıcıklayan haller var, gözlerim fırıldak, oysa bilinçsiz bir bakış var etrafımda. Mimiklerim kimi zaman donuk ve sert, kimi zaman oynak ve anlamsız...Sosyal kargaşanın içerisindeki cambazı oynarken buluyorum kendimi arada. Bazenler de kişisel deneyimlerimin pipolu müfettişi olarak rollendiğimi algılıyorum. Algılıyorum çünkü sezgilerim hoyrat! Paronaya sinmiş içime
Ürperdim! Benden başkası da var dört duvarıma asılı sessizliğimin arasında. Şakaklarımın gerildiği noktanın tam 5 saniye öncesinde karardı gözlerim ve 5 saniye sonrada mısır gibi patlayan çakralarımın uyanışlarına tanık oldum. Olamaz hayır! Ne işim var benim çölde? Sessizliğin perdelediği dört duvarımın arasındaydım oysa az önce… Suyun özlemini çektiği dünyada ne işim var derken eftelyalar belirir oldu kum fırtınasına tutulmuş çaresizlikleriyle… Garip ama gerçek, oysa 5 saniye önceydi benim tatmakta olduğum hislerin karmaşası, mikro dalgalar sıçratan beynimde yaşıyordum psişik travmaları. Eftelyaların çığlıklarında serenat sezdim, acıtan zerrelerin minik ama şiddetli vuruşlarına karşı bir aşkla sürükleniyorlardı çölün kuru fırtınalarında. Denizkızlarının çölün ateşinde, doğasının zıtlığında ne işi vardı? Serin akışkanlığın içersindeki ahenkli danslarının özlemi tenezzül etmez mi göz alıcı pullu bedenlerinde? Eftelyalardı saniyelik hislerimin yansımasına vuran…
Reenkarnasyonun tekrarlanan olgularının sırıttığı hayaller dizisi, reyting sınırlarımın üstünde seyir ediyor oldu buz dağımın görülmeyen kısmında.
Ürperdim! Çünkü benden başkası da var dört duvarıma asılı sessizliğimin arasında. Karşımda yansıyan Azrail kostümlü sulietin pikselleri karşımda. Siyahını derinlikten çalmış gümüş gölgeli bir suliet. Aynasız nasıl belirdi ki şimdi boşluğun içerisinde rengimi çalan bir başka ben? İki zıt kutup’un negatif karşıtıydı. Hâlbuki nötrdüm göreceli gözlerimle ona bakan ben. Peki ya pozitifim neredeydi? Bir savaş çıkmalıydı iyi ve kötünün süvarilerinin kişnediği bir savaş. Siyahla beyazın ahengine girmiş bir gri olarak hakem olmalıydım seyir bakıp yargı yaratan bir hâkim. Cephaneliğin kanlı kilitlerinin anahtarını kutsal emanetlerin gizemli tasması gibi asmalıydım boynuma, karşıt benliklerimin egemenliğini varlığımın yörüngesine dizmeliydim, semah ettirmeliydim her birinin saygı sakınımlarına. Kırbaçlamalıydım terbiyesizliklerini, piksellerinden akıtmalıydım renksiz akışkanlarını. Değneklerin masallarda neden sihirli olduklarını bir kez daha anımsadım. Düşündüm bir an için, bir var, bir yok olan benden başkalarının varlığından emin olduğum düşselliğimde. Peki ya pozitifim nere… Dondum! dillerim serabını fark edince lal oldu şimdi…
Üzerimde çırpınan yaşanmışlıkların karmaşasındayken bedenimin gözeneklerinden işediği soğuk terlerin soluk benzimi yalayıp akıp gidişine tanıklık ediyordum. Birden irkildim içten preslenmiş bir titreme ile gözlerimin bebeklerini kundaklamış siyah sisin kalkışında, yarasaları kıskandıran bir hışıltının varlığı erişti kulaklarıma. Beynimin içinde, bilmediğim bir in de gizlenmiş gibi yakındı hışırtının kaynağı. Dizginlemeye çalıştığım eklemlerimin fay hattı oldukça derin ve çöküyordu. Saldım… Bedenimi sessizliğini geri kazanan dört duvarımın zeminine, kubbesini oluşturmuş duman tırak islerin rengiyle bezenmiş örümcek ağlarından dantelli tavanının altına. Öylece uzandım betonun rahmetine, soğukluğu iliklerimde hissetmek rahatlatıyordu. Yüzyılın patlamasını yaşamışçasına bitkindi cesedim. Bir an nefes almadığımı hatırladım ve derince çektiğim havanın termal alarımı çalışmış beynimin imdadına yetiştirdim. Tekrar tekrar göğüs kafesimin sınırlarını aştırıp oksijenle doldurduğum ciğerlerimin az önce yaşamış olduğum karmaşadan uzaklaştırmasını umut edip beynimi uyuşturma çabasına girdim. Adeta doğal narkozumu emiyordum havanın göğsünden.
Boşluğa tam düşerken açtım gözlerimin kırışık kapaklarını, uyumuşum öylece. İrkilip karıncaların kemirdiği parmaklarımı oynattım, tacize uğramış ellerimi ve teker teker eklemlerimi… Soğuktan olsa gerek betonunda sertliği ile bir birine naz yapan uzuvlarım tutuklu kalmış. Etrafına bakakalan gözlerim sıradanlığın farkındaydı artık. İçimde garip bir huzur ve belirsiz heyecanla karışık korku… Dört duvarın güneşi selam etmiş pencereden içeri, gündüzün sıcaklığı okşamış biraz sıvası çatlak, yamalı meskene. Sessizliğini yitirmese de arada soğukluğunu teslim ediyor güneşin hevesine.
Kapım yok benim? Duvarlarımın arasında, çevresinde, ortasında, sağında, solunda yok yok yok kapım kayıp olmuş, duvarlara meze olmuş… Oysa dışarı çıkacaktım! Bir sevgilinin ellerine sarılır gibi kulpuna sarılacaktım, arada dışarısını röntgenleyecektim deliğinden. Toprak ile rüzgârın banyosunu oluşturan bulutların altında sevişen temaslarının, yağmurun altında duş alışlarını izleyecektim gizlice…
Sansürlü gürültülerin yükseldiği keşmekeş ortamımda çok şey dediğimi duyar oldum sancılarıma neden olanlara…
Egolarını sevgiye satıp anlaşmasını gizleyenlere neler dedim neler… Sessizliğin hükmüne secde etmiş duvarların arasında haykırışlarım feryatlarım metal müzik melodilerinden de vurgulu, salyası kuduz dillerimde! Asiliği üslubuma ve usulüme giydirenlere neler dedim neler… Kapımı duvarlara meze eden soysuzlara, hücreye tıkılmış ruhumun gardiyanlarına, yargılı infazdan habersiz yargıçlarıma neler dedim neler… Annelerinin rahimlerindeki tümörden bile değersiz atıklara, babalarının penislerinden destursuz fışkırmış hipodrom yarışçılarına. İnsanlığın pisliğine tabaka, batak ruhlarına, neler dedim neler...
Sahipsiz sallabaş kişiliklerin değişimine olan güvencimdendir kanmışlığım, bozuk para gibi dağıttığım değerlerdendir aldanmışlığım… Oysa ne kadar donuk bakıyorum ve susuyorum köşeye çökmüş cesedimle. Ellerimi dizlerimin üzerinde kavuşturmuş yasladığım başımla izliyorum, bakıp da görmediğim noktayı. Buğulanmıştı gözlerim ellerimin nasırlı derisini sürttüm yavaşça, görüntüm canlandı siyah, beyaz ve gir tonlarında. Arada göz kırpan ışığım geri gelmiş ama renk verememiş odama. Derin bir nefes çektim olağan şiddetiyle, emdim havanın göğsünden tekrardan oksijeni. Offf… Diye kustum geriye, bir ses geldi. Sılaaa… Sıla benimle oynarmısın? Nefesimi de susturup kulak verdim frekansı düşük ses’e. Sıla kim di? Sıla diyen kim di? Derken iki küçük çocuk belirdi karşımda. Sıla oturmuş saçlarını tarıyor; altın sarısı, göz kamaştıran parlak saçlarıyla oynuyor, ahşap kenarlı lekeli aynasında. İsimsiz çocuksa bir şeyler karalıyor sarımtırak saman kâğıdının yüzeyine. Odamın içine doğan renk cümbüşüne olan şaşkınlığım, heyecanım ve mutluluğumla gözlerimde boncuklaşan yaşların renkli süzülüşlerine tanıklık ediyorum aynı zamanda. Sıla olağanca güzel bir kız, İsimsiz çocuksa olamayacağı kadar asil ve olgun görünüyordu. Sıla saçlarını taradı ve İsimsizin yanına oturdu. Bu ne? Dedi. İsimsiz suskun, olağanca aceleciliği ve hırçınlaşmış darbeleriyle karalıyor sarımtırak saman kâğıdını. Sıla ise o da suskun ve İsimsizi eseriyle takip ediyor. İsimsiz çocuk nihayet bitiriyor ve al diyor yüzüne mutluluğun sardığı gülücükle. Sıla bana mı çizdin diyor gözlerini parlatarak. İsimsiz çocuk al diyor yineleyerek. Sıla masum bir öpücük ile teşekkür ediyor ve buruşturup İsimsiz çocuğun renkli kalemlerle çizdiği dünyasını cebine koyuyor! Saçlarının verdiği parlaklığı da alıp yok oluyor gözlerimin önünden. Peki ya isimsiz? Peki, isimsize ne oldu? Küçücük dudaklarını büktü ve yumuk elleri ile gözlerinden damlayan sızıntıları silip sessizce hıçkırdı, odamın renksizliğinde…
Öylece izledim siyah beyaz ekranıma konmuş renkli televizyon yayınını. İçimdeki karanlığın tonlarına gözyaşı akıttım yazıktır dedim yazılana ama yazanında vardır bir bildiği dedim sustum… Sadece ağladım nihayetinde kusamadım çünkü sözlerim tövbekârdır kaderin izlerine. Gözlerimin tuzlu okyanuslarına diktikçe flamalarımı bir sonrakilerine sınır koydum savrulmasın diye. Aktığı oluk belliydi artık kaderin kaderine…
Dört duvarıma asılı sessizliğimin arasında bensizliğime dalmış damarlarımın sıcaklığından salınmıştı uzuvlarım baygın bakışlarımla. Çatlak zeminimin tozlu kuraklığında eftelyalar geldi aklıma ama benim pullu bedenim yoktu serenatlarımın kılıfında. Eftelyalar oynaşırken şuurumda kendimi anımsadım dört duvarıma asılı sessizliğimin arasında…
Gel gitlerimin içerisinde kirpiklerim batıyordu sanki ince ince sızılarla gözlerimin kuruluğuna ama ıslanıyorum… Bedenimin 5 duyu organından bir tanesi faaliyetini başlattı, tenimi okşayan minik ıslak zerrelerin tacizine uğradım. Bir duyu organım daha uyandı ve teker teker intihar eden su zerrelerini gördüm gözümün alabildiğince alanın içerisinde. Islak toprak kokusuydu burnumun içine kanca takan ve dudaklarıma dokunan… Yağmur yağıyordu tepemden aşağıya. Bulutlar işiyordu dalga geçercesine. İrkildim ama gerçekten yağıyordu is tutmuş örümcek ağı dantelli tavanımın hizasından. Her yerim sırılsıklam fakat gözlerim kuruydu. Zamanın akışkanlığı ile zeminde göllenmeler oluştu, intiharlarının son darbeleriyle çakılıyorlardı zemine ve dağılıyorlardı dört bir yana, çoğalarak birikiyorlardı. Yüzümde salakça bir gülümseme ve kahkaha ama eksik bir şey vardı, eksik olan tek şey di sanırım. Dört duvara asılı sessizliğim ve ses yoktu, sesin kendisi yoktu kulaklarımda. Avuçlarımla topluyor ve etrafa fırlatıyorum zerrelerin ölü bedenlerini. Mutluluğu kıskandırmaya çalışıyorum çocuksu tavırlarımın ekseninde. Zıplıyorum göllenmiş haznelerin üzerine, etrafa saçıldıkça sırıtıyorum. Sek sek oynuyorum çizgilerini var sayarcasına, duvarlarıma çarpıp geri düştükçe zemine, gülümsüyorum. Avuçluyorum ve yüzüme sürüyorum su zerrelerinin ölü bedenlerini, yine sırıtıyorum dört duvarıma asılı sessizliğimi yok sayarcasına… Bir sağa bir sola durmadan koşuşturuyorum kısıtlı adımlarımla. Kendimden geçtim sanırım, nefesimi köpekleri kıskandıracak hızda soluyorum. Kalbim boğazımdan çıkmak üzere. Eksik ama yaşamalıyım bu anı sonuna kadar. Nispetini yüzüme vuran mutluluğu kıskandırmalıyım. Bir sağa, bir sola hükmetmeliyim, varlığına bir daha tanıklık edemeyeceğim neşenin sırıtmalarına. Kalbimi durdursa da, son defamı mutlu bitirmeliydim kokuşmuş dünyamda. Son defamı duyamasam da duyurmalıydım tanıklık eden duvarlarıma…
Gözlerime puslu, koyu gölgeli perdem çekilmeye başladı. Kalbim son şiddetinde çırpınıyor içerimde. Boğazım düğümlendi. Gözlerim değil sadece, boğazımda kurudu. Hava kısırlaştı emdirmiyor artık oksijenini bana ve su zerrelerinin ölü bedenlerinin arasına salındı cesedim, betonun rahmetine bir kez daha teslim etti kendini…
Bir ses selam dedi…
Ve lütfetti beyaz fotonlarını üzerime, gözlerimin derinliklerine kadar işledi. Kamaşan gözlerim miydi yoksa yüreğim miydi anlam veremedim. Bir suliet belirginleşmemişti hala göreceliğimde. Öylece hissetmeye çalışırken selam dedi tekrardan ve selam dedim bende göremesem de. Odam erimeye başladı fotonların arasında halisülasyonlarım yeni bir beden buldu kendine, garip bir huzur doldu damarlarıma. Bedenimin sızlanışları dindi, verilen selama saygı duydular teker teker. Sanırım anlamını belirtmeye başladı bilirliğimin karşısında ve hoş geldin dedim anlamından sevinç duyduğum misafire. Hoş buldum, acısı dünyasına nur olan dedi ve devam etti. Zamanın akıntısında dünyanın engellerine kurban ettiğin aklını sana geri getirdim. Sabrının karşısında selamet getirdim sana. Şimdi cesedin toprağa, sen vatanına, aklının gerçek sahibine gideceksin dedi. Gülümsedim, asil bir tavırla gülümsedim… Müthiş bir huzurla sadece başımı eğip tamam demek istedim elçinin bakışlarına…
Hoşça kalın kırdığım ve kırıldıklarım, hoşça kalın değerlerini paha biçilmez kıldıklarım, hoşça kalın dünyanın yalan rütbelerinde yer bulanlarım, sevdanın adına leke vuranlarım, acıma acı vuranlarım hoşça kalın…
Ürperdim! Benden başkası da var dört duvarıma asılı sessizliğimin arasında. Şakaklarımın gerildiği noktanın tam 5 saniye öncesinde karardı gözlerim ve 5 saniye sonrada mısır gibi patlayan çakralarımın uyanışlarına tanık oldum. Olamaz hayır! Ne işim var benim çölde? Sessizliğin perdelediği dört duvarımın arasındaydım oysa az önce… Suyun özlemini çektiği dünyada ne işim var derken eftelyalar belirir oldu kum fırtınasına tutulmuş çaresizlikleriyle… Garip ama gerçek, oysa 5 saniye önceydi benim tatmakta olduğum hislerin karmaşası, mikro dalgalar sıçratan beynimde yaşıyordum psişik travmaları. Eftelyaların çığlıklarında serenat sezdim, acıtan zerrelerin minik ama şiddetli vuruşlarına karşı bir aşkla sürükleniyorlardı çölün kuru fırtınalarında. Denizkızlarının çölün ateşinde, doğasının zıtlığında ne işi vardı? Serin akışkanlığın içersindeki ahenkli danslarının özlemi tenezzül etmez mi göz alıcı pullu bedenlerinde? Eftelyalardı saniyelik hislerimin yansımasına vuran…
Reenkarnasyonun tekrarlanan olgularının sırıttığı hayaller dizisi, reyting sınırlarımın üstünde seyir ediyor oldu buz dağımın görülmeyen kısmında.
Ürperdim! Çünkü benden başkası da var dört duvarıma asılı sessizliğimin arasında. Karşımda yansıyan Azrail kostümlü sulietin pikselleri karşımda. Siyahını derinlikten çalmış gümüş gölgeli bir suliet. Aynasız nasıl belirdi ki şimdi boşluğun içerisinde rengimi çalan bir başka ben? İki zıt kutup’un negatif karşıtıydı. Hâlbuki nötrdüm göreceli gözlerimle ona bakan ben. Peki ya pozitifim neredeydi? Bir savaş çıkmalıydı iyi ve kötünün süvarilerinin kişnediği bir savaş. Siyahla beyazın ahengine girmiş bir gri olarak hakem olmalıydım seyir bakıp yargı yaratan bir hâkim. Cephaneliğin kanlı kilitlerinin anahtarını kutsal emanetlerin gizemli tasması gibi asmalıydım boynuma, karşıt benliklerimin egemenliğini varlığımın yörüngesine dizmeliydim, semah ettirmeliydim her birinin saygı sakınımlarına. Kırbaçlamalıydım terbiyesizliklerini, piksellerinden akıtmalıydım renksiz akışkanlarını. Değneklerin masallarda neden sihirli olduklarını bir kez daha anımsadım. Düşündüm bir an için, bir var, bir yok olan benden başkalarının varlığından emin olduğum düşselliğimde. Peki ya pozitifim nere… Dondum! dillerim serabını fark edince lal oldu şimdi…

Boşluğa tam düşerken açtım gözlerimin kırışık kapaklarını, uyumuşum öylece. İrkilip karıncaların kemirdiği parmaklarımı oynattım, tacize uğramış ellerimi ve teker teker eklemlerimi… Soğuktan olsa gerek betonunda sertliği ile bir birine naz yapan uzuvlarım tutuklu kalmış. Etrafına bakakalan gözlerim sıradanlığın farkındaydı artık. İçimde garip bir huzur ve belirsiz heyecanla karışık korku… Dört duvarın güneşi selam etmiş pencereden içeri, gündüzün sıcaklığı okşamış biraz sıvası çatlak, yamalı meskene. Sessizliğini yitirmese de arada soğukluğunu teslim ediyor güneşin hevesine.
Kapım yok benim? Duvarlarımın arasında, çevresinde, ortasında, sağında, solunda yok yok yok kapım kayıp olmuş, duvarlara meze olmuş… Oysa dışarı çıkacaktım! Bir sevgilinin ellerine sarılır gibi kulpuna sarılacaktım, arada dışarısını röntgenleyecektim deliğinden. Toprak ile rüzgârın banyosunu oluşturan bulutların altında sevişen temaslarının, yağmurun altında duş alışlarını izleyecektim gizlice…
"Boşluğa tam düşerken açtım gözlerimin kırışık kapaklarını, uyumuşum öylece."Duvarları, küçük penceresinin onlara sunduğu güneşi kıskandım, pisliğin tenime bulaşmasını, sessizliğin ruhuma dokunmasını kıskandım. Göğsümde çarpıntı yapan duygulara saldım kendimi. Nefret, öfke, kibir, acı sevişmeye başladı içimde. Şehvetlerini birbirlerinin tenlerine sürte sürte, arsızca küfürlü nağmelerle inlediler… Fantezilerine kan damlattılar, fantezilerinde sevişken savaşçı oldular... Gözlerim kanlandı, bir güç doğdu kaslarımı geren, bir güç beynimi kızdıran, bir güç… Karşıma çıkan her nesneye çarptım cesedimi, yumruklarımı, kafamı, tekmemi savurdum olağanca kuvveti ile kemiklerimin seslerinden besteler yaptım. Etrafa bulaşmış kanlarımla boyadım dört duvarın sessizliğini. Acıma acı kattıkça hırçınlaştı bedenim. Nefretim, öfkemle seviştikçe üredi hırçınlığım. Vurdukça çarptım kendimi, çarptıkça acıttım, acıdıkça inatlaştım rengini gördüğüm her şeye. Dünyaya baş kaldırdım, başımı sancak yaptım, diktim gözlerimin gördüğü, aklımın aldığı her yere!
Sansürlü gürültülerin yükseldiği keşmekeş ortamımda çok şey dediğimi duyar oldum sancılarıma neden olanlara…
Egolarını sevgiye satıp anlaşmasını gizleyenlere neler dedim neler… Sessizliğin hükmüne secde etmiş duvarların arasında haykırışlarım feryatlarım metal müzik melodilerinden de vurgulu, salyası kuduz dillerimde! Asiliği üslubuma ve usulüme giydirenlere neler dedim neler… Kapımı duvarlara meze eden soysuzlara, hücreye tıkılmış ruhumun gardiyanlarına, yargılı infazdan habersiz yargıçlarıma neler dedim neler… Annelerinin rahimlerindeki tümörden bile değersiz atıklara, babalarının penislerinden destursuz fışkırmış hipodrom yarışçılarına. İnsanlığın pisliğine tabaka, batak ruhlarına, neler dedim neler...
Sahipsiz sallabaş kişiliklerin değişimine olan güvencimdendir kanmışlığım, bozuk para gibi dağıttığım değerlerdendir aldanmışlığım… Oysa ne kadar donuk bakıyorum ve susuyorum köşeye çökmüş cesedimle. Ellerimi dizlerimin üzerinde kavuşturmuş yasladığım başımla izliyorum, bakıp da görmediğim noktayı. Buğulanmıştı gözlerim ellerimin nasırlı derisini sürttüm yavaşça, görüntüm canlandı siyah, beyaz ve gir tonlarında. Arada göz kırpan ışığım geri gelmiş ama renk verememiş odama. Derin bir nefes çektim olağan şiddetiyle, emdim havanın göğsünden tekrardan oksijeni. Offf… Diye kustum geriye, bir ses geldi. Sılaaa… Sıla benimle oynarmısın? Nefesimi de susturup kulak verdim frekansı düşük ses’e. Sıla kim di? Sıla diyen kim di? Derken iki küçük çocuk belirdi karşımda. Sıla oturmuş saçlarını tarıyor; altın sarısı, göz kamaştıran parlak saçlarıyla oynuyor, ahşap kenarlı lekeli aynasında. İsimsiz çocuksa bir şeyler karalıyor sarımtırak saman kâğıdının yüzeyine. Odamın içine doğan renk cümbüşüne olan şaşkınlığım, heyecanım ve mutluluğumla gözlerimde boncuklaşan yaşların renkli süzülüşlerine tanıklık ediyorum aynı zamanda. Sıla olağanca güzel bir kız, İsimsiz çocuksa olamayacağı kadar asil ve olgun görünüyordu. Sıla saçlarını taradı ve İsimsizin yanına oturdu. Bu ne? Dedi. İsimsiz suskun, olağanca aceleciliği ve hırçınlaşmış darbeleriyle karalıyor sarımtırak saman kâğıdını. Sıla ise o da suskun ve İsimsizi eseriyle takip ediyor. İsimsiz çocuk nihayet bitiriyor ve al diyor yüzüne mutluluğun sardığı gülücükle. Sıla bana mı çizdin diyor gözlerini parlatarak. İsimsiz çocuk al diyor yineleyerek. Sıla masum bir öpücük ile teşekkür ediyor ve buruşturup İsimsiz çocuğun renkli kalemlerle çizdiği dünyasını cebine koyuyor! Saçlarının verdiği parlaklığı da alıp yok oluyor gözlerimin önünden. Peki ya isimsiz? Peki, isimsize ne oldu? Küçücük dudaklarını büktü ve yumuk elleri ile gözlerinden damlayan sızıntıları silip sessizce hıçkırdı, odamın renksizliğinde…

Dört duvarıma asılı sessizliğimin arasında bensizliğime dalmış damarlarımın sıcaklığından salınmıştı uzuvlarım baygın bakışlarımla. Çatlak zeminimin tozlu kuraklığında eftelyalar geldi aklıma ama benim pullu bedenim yoktu serenatlarımın kılıfında. Eftelyalar oynaşırken şuurumda kendimi anımsadım dört duvarıma asılı sessizliğimin arasında…
Gel gitlerimin içerisinde kirpiklerim batıyordu sanki ince ince sızılarla gözlerimin kuruluğuna ama ıslanıyorum… Bedenimin 5 duyu organından bir tanesi faaliyetini başlattı, tenimi okşayan minik ıslak zerrelerin tacizine uğradım. Bir duyu organım daha uyandı ve teker teker intihar eden su zerrelerini gördüm gözümün alabildiğince alanın içerisinde. Islak toprak kokusuydu burnumun içine kanca takan ve dudaklarıma dokunan… Yağmur yağıyordu tepemden aşağıya. Bulutlar işiyordu dalga geçercesine. İrkildim ama gerçekten yağıyordu is tutmuş örümcek ağı dantelli tavanımın hizasından. Her yerim sırılsıklam fakat gözlerim kuruydu. Zamanın akışkanlığı ile zeminde göllenmeler oluştu, intiharlarının son darbeleriyle çakılıyorlardı zemine ve dağılıyorlardı dört bir yana, çoğalarak birikiyorlardı. Yüzümde salakça bir gülümseme ve kahkaha ama eksik bir şey vardı, eksik olan tek şey di sanırım. Dört duvara asılı sessizliğim ve ses yoktu, sesin kendisi yoktu kulaklarımda. Avuçlarımla topluyor ve etrafa fırlatıyorum zerrelerin ölü bedenlerini. Mutluluğu kıskandırmaya çalışıyorum çocuksu tavırlarımın ekseninde. Zıplıyorum göllenmiş haznelerin üzerine, etrafa saçıldıkça sırıtıyorum. Sek sek oynuyorum çizgilerini var sayarcasına, duvarlarıma çarpıp geri düştükçe zemine, gülümsüyorum. Avuçluyorum ve yüzüme sürüyorum su zerrelerinin ölü bedenlerini, yine sırıtıyorum dört duvarıma asılı sessizliğimi yok sayarcasına… Bir sağa bir sola durmadan koşuşturuyorum kısıtlı adımlarımla. Kendimden geçtim sanırım, nefesimi köpekleri kıskandıracak hızda soluyorum. Kalbim boğazımdan çıkmak üzere. Eksik ama yaşamalıyım bu anı sonuna kadar. Nispetini yüzüme vuran mutluluğu kıskandırmalıyım. Bir sağa, bir sola hükmetmeliyim, varlığına bir daha tanıklık edemeyeceğim neşenin sırıtmalarına. Kalbimi durdursa da, son defamı mutlu bitirmeliydim kokuşmuş dünyamda. Son defamı duyamasam da duyurmalıydım tanıklık eden duvarlarıma…
Gözlerime puslu, koyu gölgeli perdem çekilmeye başladı. Kalbim son şiddetinde çırpınıyor içerimde. Boğazım düğümlendi. Gözlerim değil sadece, boğazımda kurudu. Hava kısırlaştı emdirmiyor artık oksijenini bana ve su zerrelerinin ölü bedenlerinin arasına salındı cesedim, betonun rahmetine bir kez daha teslim etti kendini…
Bir ses selam dedi…
Ve lütfetti beyaz fotonlarını üzerime, gözlerimin derinliklerine kadar işledi. Kamaşan gözlerim miydi yoksa yüreğim miydi anlam veremedim. Bir suliet belirginleşmemişti hala göreceliğimde. Öylece hissetmeye çalışırken selam dedi tekrardan ve selam dedim bende göremesem de. Odam erimeye başladı fotonların arasında halisülasyonlarım yeni bir beden buldu kendine, garip bir huzur doldu damarlarıma. Bedenimin sızlanışları dindi, verilen selama saygı duydular teker teker. Sanırım anlamını belirtmeye başladı bilirliğimin karşısında ve hoş geldin dedim anlamından sevinç duyduğum misafire. Hoş buldum, acısı dünyasına nur olan dedi ve devam etti. Zamanın akıntısında dünyanın engellerine kurban ettiğin aklını sana geri getirdim. Sabrının karşısında selamet getirdim sana. Şimdi cesedin toprağa, sen vatanına, aklının gerçek sahibine gideceksin dedi. Gülümsedim, asil bir tavırla gülümsedim… Müthiş bir huzurla sadece başımı eğip tamam demek istedim elçinin bakışlarına…
Hoşça kalın kırdığım ve kırıldıklarım, hoşça kalın değerlerini paha biçilmez kıldıklarım, hoşça kalın dünyanın yalan rütbelerinde yer bulanlarım, sevdanın adına leke vuranlarım, acıma acı vuranlarım hoşça kalın…
Aşk İlişkileri
Kadın Emeği
Gündem
Cinsel Yaşam
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Dünya Kupası
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
YKS2026
Diğer
En İyi Cevaplar