Bu soruya genelde refleks olarak “ileri” deriz.
Çünkü cebimizde telefon var, masamızda bilgisayar, laboratuvarda mikroskop, gökyüzünde uydu.
Ama işin içine insan girdiğinde tablo biraz bulanıklaşıyor.
Bugün geldiğimiz noktayı açıklarken, bizi buraya taşıyan en ilkel insanın bilgi, beceri ve hayatta kalma yeteneğini modern bilimle izah etmekte zorlanıyoruz. Çünkü tuhaf bir çelişki var ortada:
Bugünün insanı geçmişe kıyasla çok daha bilgili görünüyor ama doğal bir hayatta kalma testine sokulduğunda, başarı ihtimali oldukça düşük.
Şöyle bir düşünelim.
Herhangi bir sebeple kendimizi doğanın ortasında bulsak; elimizde internet yok, market yok, ilaç yok.
Önümüze çıkan bir suyun içilebilir olup olmadığını nasıl anlayacağız?
Gördüğümüz bir bitkiyi daha önce yediğimiz bir şeye benzettik diye ağzımıza atarsak, zehirlenmeyeceğimizin garantisi var mı?
Hepimiz ateşin ne işe yaradığını biliriz ama çakmak yokken kaçımız ateşi gerçekten yakabiliriz?
Bir yerimiz yaralansa, doğadan nasıl faydalanacağımızı biliyor muyuz?
Hangi bitki antiseptik, hangisi zehirli, hangisi ağrıyı keser?
Çoğumuz bu bilgiyi değil uygulamayı, adını bile bilmiyoruz.
Oysa bugün elimizde son derece gelişmiş mikroskoplar var. Hücreyi, bakteriyi, virüsü görüyoruz.
Peki madem bu kadar görüyoruz, neden doğadan bu kadar uzağız?
Asıl ilginç olan şu
Eski insanlar ne mikroskop biliyordu ne mercek. Kimya nedir bilmiyorlardı, biyoloji diye bir bilim yoktu.
Ama doğanın sunduğu imkânlarla hastalıklarını tedavi ettiler, açlıklarını giderdiler, hayatta kaldılar ve bizi buraya kadar getirdiler.
Biz bugün bunları teorik olarak açıklayabiliyoruz.
Ama biri çıkıp “Madem biliyorsun, yap” dese…
Muhtemelen çoğumuz bildiğimizi sandığımız kadarını başaramayız.
Bir mercimek çorbası…
Kaç farklı malzeme, kaç farklı deneme, kaç başarısızlık sonucu bu hâline geldi?
Mercimeği kaynatmak yetmedi; soğan, yağ, tuz, süre, oran…
Bunun tamamını sadece içgüdüyle keşfetmek ne kadar gerçekçi?
Peki bu bilgi nereden geldi?
Nereden bildiler hangi besinin güç verdiğini, hangisinin hastalık yaptığını?
Bazen insan düşünmeden edemiyor:
“Biz bu bilgileri gerçekten yavaş yavaş mı öğrendik, yoksa bir şeyleri kaybederek mi ilerledik?”
Daha çarpıcı bir örnek…
Yüzyıllardır insanlar büyük bir acı yaşadığında ellerini göğsüne vurur.
Aslında farkında olmadan timus bezinin bulunduğu bölgeye vurur.
Bugün biliyoruz ki timus, bağışıklık sisteminin merkezlerinden biridir ve T hücreleriyle ilişkilidir.
Peki bunu o insanlar nereden biliyordu?
T hücresini mi tanıyorlardı?
Timusun yerini mi biliyorlardı?
Hayır... Ama bedenin dilini biliyorlardı.
Bugün bu bilgiyi anlatıyoruz ama birçok insan hâlâ timusun ne olduğunu bilmiyor.
Belki de asıl soru.
Biz bilgi mi kazandık, yoksa beceriyi mi kaybettik?
İleri mi gidiyoruz, yoksa başka bir şeyin karşılığında bazı temel şeylerden mi vazgeçiyoruz?
Çünkü teknoloji büyüdükçe, insan küçülmüyor belki ama doğadan biraz daha kopuyor.
Ve kopulan her yerde, bildiğimizi sandığımız şeyler biraz daha yüzeysel kalıyor.
Belki de mesele zamanın yönü değil.
İnsanın hangi bilgiyi taşıyabildiği, hangisini devrettiği.
Ve belki de en ironik olan şu... Ne kadar çok şey bildiğimizi düşündükçe,
ne kadar çok şeyi artık yapamadığımız ortaya çıkıyor.
Eski toplumlarda bal, açık yaralara sürülürdü. Şekerli olduğu için değil; bakterilerin çoğalmasını engellediği için. Balın antibakteriyel etkisini modern bilim çok sonra kanıtladı.
Açlık dönemlerinde insanlar bilinçsizce yağlı ve tuzlu yiyeceklere yöneldi. Çünkü beden, hayatta kalmak için en hızlı enerji ve elektroliti ister. Bugün bunu fizyolojiyle açıklıyoruz.
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer