Güneş şehre veda etmeye hazırlanırken, insanlarda kendi evleriyle kucaklaşmanın heyecanıyla koşuşmaktaydı. Kalabalıklar karşılıklı akmaktaydı şehrin en sık ziyaret edilen caddesinde. Kalabalık renk cümbüşü gibiydi. Sarılar, kırmızılar, turuncular, canlı renkler: kadınlara siyahlar, griler, koyu renkler de erkeklere simge gibiydi. Şehrin güne vedasına şahitlik ederken koşuşturan bu insanların her biri kendi hikayesinin görünmeyen kahramanıydı. Kalabalıklar caddelerden sokaklara, sokaklardan evlere evlerin içinde ise salonlardan odalara ulaştığında herkes hikayesini yaşardı sessizce kendince belki de kendi bildiğince.
Herkes yastığa kafasını koyup yitirdiği günü hesaba kalktımı mahrem girerdi devreye. Mahrem el değmeyen yaşayandan başkasına yasak meyve beklide işte bu hesaplaşmaların yaşandığı anda her oda da her yatakta farklı hesaplar girer devreye. Kiminde sevgi mutluluk ağır basarken kiminde de bunlara inat edercesine nerde karamsarlık varsa bas bas bağırır. Ya da başka bir yatakta başka bir yastığa konan başta isyan filizleri yeşerir. Gün içinde kesişen hayatlar belki düşlerde hiç birleşmezken gün için de yüz yüze gelmeyen ama bu düşlerde ayrılmayan düşünceler fikirlerde vardır. Bu mahrem anlarda herkes olduğunca özgürdür..
ECE (Ilık bir Nisan akşamı)
Apartmanın kapısını kapatınca şehrin gürültüsüne inat oluşan büyük sessizlik Ece’ye büyük bir huzur verdi. Gürültü içinde Ece'ye göz kulak olan kulakları dinlendi birden. Bir yandan bu huzuru düşünürken bir yandan da bastonundan çıkan sesin seramik duvarlarda çınlamasını dinledi. Alışmışlığın verdiği güvenle seramik duvarlarla çevrili dar koridoru hızla geçti. Koridordan sağa dönüp birkaç adım daha attıktan sonra mahreminin mabedi olan dairenin önünde durdu. Her gün yaptığı gibi elindeki bastonun kapının sağındaki duvara dayayıp, her elini atışında dağınıklığında dem vuran çantasına daldırdı elini ve anahtarı aramaya başladı ama anahtar dışında her şey sanki sözleşmiş gibi eline geliyordu. Krem, tarak, deodorant, cep telefonu cüzdan… ve sonunda dağınıklığın içinde anahtarı buldu.
Mahreminin mabedi olarak gördüğü evine giriyor ve dış dünyadan mahrem mabedini ayıran kapıyı kapatıp kapıya yaslanıp, her akşam yaptığı gibi derin bir nefes almıştı yine. Yine her günkü akışa ayak uydurur biçimde törensel bir ayin gibi gelmişti bu derin nefes ona. Eğilip ayakkabılarını çıkartı. Sonra evine alışmışlığın verdiği bir ustalıkla görmeme sorunu birden ortadan kalkmış gibi rahat hareket etmeye başladı. Sanki sokaktaki kör Ece gitmiş yerini bambaşka bir Ece almıştı…Duvarları pembe kapısı ahşap olan yatak odasına doğru yürüdü.
Yatak odasının duvarlarının canlı renklerine inat çift kişilik yatakta siyah nevresimler takılıydı. Odanın bir köşesinde beyaz bir tek kişilik koltuk hemen yanında ayaklı bir abajur ve odanın zemininde çok küçük, sadece odanın tabanının bir kısmını kaplayabilen bir halı vardı. Yatağın sağ tarafındaki duvarı tamamen kaplamış bej rengi kocaman bir dolap (ecenin annesinin değişiyle “dünyaları koysan alacak bir dolap”) siyah nevresimlerle kaplı yatağın ayak ucuna gelen duvarın önünde büyük bir ayna ve aynanın önünde, üzeri Ece’nin çantasının karışıklığına inat düzenli bej renkte bir konsol vardı.
Ece odaya girer girmez. Gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Gömleğini ve ardından eteğini çıkarttı. Soyunma işlemi o kadar hızlı oldu ki sanki yaşam stresini üstünden atarcasına. Sonra iç çamaşırlarıyla banyoya doğru yürüdü. Banyonun duvarlarının beyaz seramikler üzerine dökülmüş mor gülleri andıran bir yanı vardı yine banyoda hiçbir gün değişmeyen bir koku vardı bu koku Ece’nin çok sevdiği şampuanından başka bir şeyin kokusu değildi.
Ece musluğu açıp suyun derecesini ayarladıktan sonra her gün yaptığı gibi duşun altına girdi. Ece her duşun altına girdiğinde düşündüğü gibi yine sevdiği adam olan Ekrem ile yağmur altında yürüdüklerini düşledi. Ekrem’in ellerini sımsıkı tuttuğu anları anımsadı. Ece Ekrem’in ellerini çok severdi ve sevdiği adamın ellerlini düşlediği her anın peşi sıra o, Turgut UYAR’ın en sevdiği şiirinin dizeleri beleğinde şekillenirdi
“Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum”
Ece şairin bu şiirini çok severdi hele bu dizeleri… Düşler ve şiir kırıntıları eşliğinde duşunu tamamlayınca genç kadın bornozunu giyip yeniden yatak odasına döndü.
Sanki aynayı görecekmiş gibi aynanın karşısına oturup ıslak saçlarını havlu ile kurulamaya başladı. Gözü değil belki ama aklı, karşısında duran, göremediği aynaya takıldı. Belki de görebilseydi aynada yansıyacak olan, herkes tarafında beğenilen yüzüne takıldı. Aklında yüzü elindeki havlu ile saçlarını kurulama işini bitirdi. Elindeki havluyu bırakıp bornozu da omuzlarından aşağıya doğru itip sanki ondan kurtulmak istermiş gibi hızlı bir şekilde göremediği aynanın karşısında anadan üryan bir şekilde bir o kadar kendine mahrem olarak oturmaya başladı. Herkesin güzelliğinden dem vurduğu gözleri için mahrem olan bedeni kendi elleri için serbest bölge gibiydi. Ece de bu serbestliğin tadını biliyor özgürlüğünü sürüyordu her fırsatta kendi ile baş başa kaldığı anlarda.
Kendine dokunmayı seviyordu. Saçlarına, anlına, burnuna, dudaklarına hatta kendini çok iyi hissetmek istediği zamanlar aynayı görüyormuş gibi aynanın karşısında ayağa kalkıp mesai harcardı. Gözleri olan elleri bütün bedenini izletirdi Ece’ye. Ayna karşısında harcadığı zaman için kendi kendine “ergenleştim yine derdi” bazı geceler ama bu gece onu demedi elleri ona kendini izletirken yani bu dokunsal şov sırasında iki neden biraz üzerdi onu ilki göremediği ve milletin güzelliğini dilinden düşürmediği gözlerini anımsatacak kaşlarına ve kirpiklerine(gözü anımsatan ne olursa) dokunmaktı diğeri de elinin sağ omzunun arkasında baş kaldıran bene dokunmasıydı…
Genç kadın gençliğine diriliğine dokunurken ayna karşısında kendi elleriyle birden aklına Ekrem düştü. O çok sevdiği aşık olduğu Erkem’in elleri geldi birden aklına erkemin peşi sıra. Ne güçlü eller onlar diye düşündü. O elleri, o ellerin sahibini ne kadar çok sevdiğini sanki hiç bilmiyormuş gibi kendi kendine tekrar etti. Kendini elleriyle izleme seansı bitince dolaba doru yöneldi. Dolabın kapağını açıp el alışkanlığı ile giyeceği geceliği seçip neredeyse soyunduğu hıza eşit bir sürede giyindi. Nedense hep böyle yapardı. Sanki dünya giyinme ya da soyunma rekorunu kıracakmış gibi hızlı giyinip soyunurdu Ece.
Geceliklerini giydikten sonra yarın akşam iş çıkışı Ekrem ile buluşacakları için yarın giymesi gereken kıyafetleri her günden daha özenle hazırlamaya girişti. Aslında yarın ne giyeceğini iş yerindeyken tasarlamıştı zihninde. Önce giymeyi tasarladığı kumaşının dokusunu beğenip aldığı siyah eteği astı dolabın kapısına taktığı askıya sonra da etekle giymeyi planladığı yine kayganlığına dokunduğunda keyif aldığı mor saten gömleği astı. Kıyafet hazırlama işinin büyük kısmını çözdükten sonra aynanın önünde duran parfüm şişelerine el attı. En sevdiği parfüm olan hafif baharatlı kokuyu almak için uzandı. Eliyle koymuş gibi buldu çünkü çantasının dağınıklığına inat hayatı ve odası çok düzenliydi. Parfüm aynanın önünde duran krem kutularının önündeki şişelerin sağdan ikincisiydi. Bu gizemli düzeni ancak Ece bilirdi. Ece evini kendi cumhuriyeti olarak görürdü. Aslında yadırganmaması gereken bir durum bu Ece’yi tanıyanlar için çünkü Ece kendi için çok özeldi ve kimseyi de gereğinde fazla takmazdı.
EKREM (Ilık bir Nisan akşamı)
İşten çıkınca birden aklına sabah verdiği saçlarını kestirme kararı geldi. Ve yolunu berbere gitmek için değiştirdi. Ekrem yıllardır şu anda gitmekte olduğu berbere giderdi. Ayrıca şimdilerde bir lise arkadaşı, o berberde kalfa olarak çalışmaktaydı. Berbere her gidişinde hem tıraş oluyor hem de arkadaşıyla görüşüyordu.
Berbere gitmek için yolunu değiştiren Ekrem sağ tarafında gördüğü bir beyaz eşya dükkanın camından kendi yansımasına baktı. Bunu genellikle yapardı. İnsanlar tarafında nasıl görülüyorum diye hep merak ederdi. Yer yer insanları fazla önemserdi. Yansımada oldukça iyi görünüyordu. Esmer atletik yapılı olan Ekrem’in sporla ilgilendiği görünüşünden belli oluyordu. Üzerindeki siyah gömlek çok şık duruyordu. Bu şıklık Ekrem’in hoşuna gitti.
Camdaki yansımasının önünden ayrılıp berbere doğru yürümeye başladı. Biraz ilerleyip çiçekçinin önünden geçip berberin sokağına saptı. Ekrem berbere doğru yollanırken Ece düştü aklına. Ece’nin aklına düşmesi kendiliğinde olmamıştı. Her bu çiçekçinin önünde geçtiğinde aylardır Ece’yi hatırlamaktadır. Ekrem Ece’ye ilk çiçeği bu çiçekçiden almıştır. İşin garibi bu Ekrem’in hayatında birine aldığı ilk çiçektir bu çiçek aslında. Ece aklına düşünce onu aramak ister ama şimdi arayıp hemen kapatmak olmaz diye düşünüp aceleye getirmemek için aramaz.
Bu düşünceler eşliğinde berbere girer, kalfa olan arkadaşı Ekrem’i ayakta karşılar, “hoş geldin diyago” der. Diyago Ekrem'in lisedeki lakabıdır. Namı diyar diyago berber koltuğuna oturur. Tasarladığı saç şeklini arkadaşına söyler. Tasarıyı beğenmeyen arkadaşı yüzünü ekşiterek “o sana gitmez sen şey misin?” der ve cevap beklemeden “sana erkek tıraşı yapalım biz” der. Ekrem, namı diyar Diyago, başkalarının fikirlerini hep ön planda tuttuğu için olsa gerek sesini çıkarmaz. Ve kalfa olan arkadaşı sanatının bütün inceliklerini sergilercesine titiz davranarak tıraşı tamamlar.
Kalfa arkadaşının zevkine göre tasarlanmış saçlarla berberden çıkar. Evine doğru yürümeye başlar. Sokağın başına gelince geçen gün Ece ile birlikte gezerken onları gören bir başka lise arkadaşına rastlar selamlaşırlar. Konuşmaya başlarlar sonra lise arkadaşı sözü eveleyip geveleyip geçen güne getirir.
“Geçen gün biri vardı yanında, hani kör bir kız, o kızı nerden tanıyorsun ben onu geçenlerde bir resmi dairede gördüm de merak ettim ondan sordum. Zordur demi hayatları Allah sabır versin. Akraban mı?” Ekrem cevap veremeden. Kız hızını alamamış kamyon gibi konuşmaya devam eder “hiç görmüyor sanırım nasıl yaşıyor ki” Ekrem peş peşe sorulan sorulara cevap vermek için hamle yapar “o “ der kalır çünkü hızını alamamış eski arkadaş “o kız nasıl evlenecek kim alır ki onu” diye birkaç soru daha ekler Ekrem bu soru yağmuru karşısında savunmasız bir kedi yavrusu gibi saklanmak ister çünkü sorular canını acıtmıştır. Bunlar yetmiyormuş gibi can havli ile çok önemli bir şeyi unutmuş gibi yeniden “ o kim akraban mı?”der. Ekrem lise arkadaşının Ece’yi tanımadan sarf ettiği cümleler ve Ece ile ilgili sorduğu soruların şokunu atlatıp cevap vermek için çabalarken Ekrem’i sevindiren bir şey oldu. Meraklı aynı zamanda boş boğaz lise arkadaşı arabasıyla yoldan geçmekte olan bir başka arkadaşını görüp Ekrem’e acele tarafından “hoşçakal ben araba bulmuşken binip gideyim” dedi.
Araba Ekrem’in yanından hızla uzaklaşırken boş boğaz lise arkadaşının sorduğu sorular Ekrem’e hücum etmekteydi.
Ekrem kafasında bu sorularla evinin kapısını açıp içeri girdi. O kızın söyledikleri kulaklarında çınlıyordu. Bu sorulara cevap bulmamışken o kıza “o benim sevgilim” diyememişken Ekrem için önemli bir soru daha eklendi soruların arasına “Eller ne der” kör bir kızla birlikte olmasına sorular soruları kovaladı. Ama hiçbir cevap yoktu Ekremin zihnin de çünkü Ekrem sanki başkalarına hoş görünmek için yaşardı bu hayatı. Kıyafet alırken tezgahtar kızın ya da erkeğin “güzel” dediğini alır. Tıraş olurken berberin istediği şekli kestirir. Hatta düşüncelerini bile konuştuğu kişiyi memnun etmek için değiştiriverirdi. Ekrem’in durduğu bir nokta vardı hiç değişmezdi o. O da düşüncelerini değiştiriverirken cinsiyet gözetmezdi. Belki de en tutarlı yanı oydu.
O boş boğaz kızın açtığı yoldan gelen soru ve bu sorulara verilemeyen cevaplardan doğan sessizlik Ekrem’i iyice bunalttı. Bu düşünce karmaşasının sebebi olan ece’yi berberden çıkınca arayacaktı ama aramayı unuttu. Saatine baktı “geç olmuş” dedi.
Yatmak için yatak odasına girdi. Odası ikinci sınıf bir otel odasını andırıyordu. Odanın sokağa bakan camının önünde tek kişilik dağınık bir yatak vardı. Odanın sol duvarına yaslanmış, eskiliği ilk bakışta göze çarpan bir dolap ve bu dolabın önünde (yeri orası olmadığı kesin) unutulmuş bir sehpa vardı. Bu dağınıklık onu sokakta ki gibi rahatsız etmiyordu. Çünkü burayı ondan başka gören yoktu. Odası için hiçbir zaman “eller ne der” dememişti. Az misafir getirirdi zaten eve, onları da annesinin kafası estikçe silip süpürüp temizlediği salonda ağırlardı.
Sorularla boğuşmaya başladı “gerçekten eller ne der bana kör bir kızla nasıl yaşarım” diye soruyordu kendine cevap bulamıyordu. Üzülüyordu kahroluyordu. “seviyorum ama ben onu” diyor kendince kendi kendini teselli etmek için “ya sevgi yetmezse ya yorulursam” sorular soruları kovalıyordu sorusuz kurduğu tek cümle “ben onu seviyorum” diye biliyordu.
Uyuyamadı. Kalktı. Balkona çıktı sessiz sokağa baktı. Geceleyin sessiz bu sokağı körlüğe benzetti kendince. Sonra uzaklarda yükselen ve birkaç farklı kişiye ait olan kahkahaları işitmeye başladı. Seslerin sahipleri de karanlıkta belirdi. Bunlar bir kadın ve bir erkekti kahkahalarından belli oluyordu sarhoş oldukları kadın koşmaya başladı erkek de ardından onu yakalamak için tam Ekrem’in bulunduğu balkonun altında erkek kadını belinde yakaladı. Gülüşmeler gülüşmeleri kovaladı.
ERTESİ GÜN (Akşam Üzeri)
Dün geceden beri sorularla boğuşan ellerin ne diyeceğini düşünen Ekrem her zaman gittikleri kafenin kapsından girince gözü hemen Ece’ye takıldı. Ece çok güzel görünüyordu. Ekrem ece’nin oturduğu masaya doğru yürüdü. Masanın yanına gelip “ece” derken sandalyesini çekip oturdu. Ece’nin bu durum garibine gitti ama bir şey söylemedi. Diğer buluşmalarında Ekrem sandalyesine oturmadan Ece’yi öperdi. Ece her gün yaptıkları gibi gününü anlatmaya başladı Ekrem ise sadece dinliyordu. Neredeyse hiç konuşmuyordu. Ekrem dün boş boğaz arkadaşının sorduğu aklına düşürdüğü soruları kendi kendine soruyor ve bir cevap bulamadığı gibi bu sorulara soru ekliyordu.
Ece Ekrem’deki bu durgunluğu durgunluğa bağlı suskunluğun farkına vardığını anlatmak ister gibi “senin neyin var” dedi bu soru Ekrem’e dün arkadaşının sonra kendinin sorduğu soruların tümünden ağır geldi. Susmaya devam etti. Dün nasıl o boş boğaz kızın sorularından o kızın arkadaşının gelmesiyle kurtulduysa şimdi de garsonun gelip “hoş geldiniz ne arzu edersiniz” soruları Ekrem’i geçici olarak kurtardı. İkisi de garsonda çay istedi.

Ece elini uzatıp ara sıra yaptığı gibi önce Ekrem’in elini tuttu. Ekrem’in eli sıcaktı. Ama bu sıcaklığın altındaki soğukluğu kadınca bir hisle anladı Ece. Bunu anlamasıyla Ekrem’in elini bıraktı. Ece elini Ekrem’in yanaklarına uzattı ve yüz hatlarına dokunmaya başladı. Ece’nin eli yanağında olduğu için Ekrem yanaklarına bir tebessüm kondurmaya çalıştı. Ece bu gülümsemenin de yapmacık olduğunu aynı kadınca hisle anladı.
Ece eli Ekrem’in yanağında sessizliği bozdu. “neyin var senin anlat ki bilelim” Ekrem susmaya devam etti. ece “neden susuyorsun? bir şey söyle. Susma” derken sesini hırsla istemeden de olsa yükselti bu ses tonundan Ekrem de etkilendi ecenin parmak uçları ile dokunduğu yüzünün hatları gerildi. Yutkundu. Kısık bir sesle hatta harfleri yutarak “yap-a mıyoruz” dedi. Ece “anlayamadım” dedi. Bütün gücünü toplayarak ağlamamak için kendini zorlayarak ve bunlar yetmiyor muş gibi sesinin titremesini engel olamayarak “ seni seviyorum ama yapamıyoruz dedi” bunları söylerken Ekrem’in sağ gözünden bir damla yaş önce yanağına sonra da Ecenin parmaklarına dokundu. Bu zor ve kesin cümleyi kurup başka bir şey söylemeden büyük olasılıkla da söyleyemeden masadan kaktı ve yürümeye başladı. Yürürken masada Ece’ye söyleyemese de kendi kendine “eller yüzünden göz yaşıma dokunan elleri terk ediyorum” dedi o an kendine itiraf ettiği gerçeği hayat boyu boynunda taşıyacağını o kafeden çıkarken nereden bilecekti.
Herkes yastığa kafasını koyup yitirdiği günü hesaba kalktımı mahrem girerdi devreye. Mahrem el değmeyen yaşayandan başkasına yasak meyve beklide işte bu hesaplaşmaların yaşandığı anda her oda da her yatakta farklı hesaplar girer devreye. Kiminde sevgi mutluluk ağır basarken kiminde de bunlara inat edercesine nerde karamsarlık varsa bas bas bağırır. Ya da başka bir yatakta başka bir yastığa konan başta isyan filizleri yeşerir. Gün içinde kesişen hayatlar belki düşlerde hiç birleşmezken gün için de yüz yüze gelmeyen ama bu düşlerde ayrılmayan düşünceler fikirlerde vardır. Bu mahrem anlarda herkes olduğunca özgürdür..
ECE (Ilık bir Nisan akşamı)
Apartmanın kapısını kapatınca şehrin gürültüsüne inat oluşan büyük sessizlik Ece’ye büyük bir huzur verdi. Gürültü içinde Ece'ye göz kulak olan kulakları dinlendi birden. Bir yandan bu huzuru düşünürken bir yandan da bastonundan çıkan sesin seramik duvarlarda çınlamasını dinledi. Alışmışlığın verdiği güvenle seramik duvarlarla çevrili dar koridoru hızla geçti. Koridordan sağa dönüp birkaç adım daha attıktan sonra mahreminin mabedi olan dairenin önünde durdu. Her gün yaptığı gibi elindeki bastonun kapının sağındaki duvara dayayıp, her elini atışında dağınıklığında dem vuran çantasına daldırdı elini ve anahtarı aramaya başladı ama anahtar dışında her şey sanki sözleşmiş gibi eline geliyordu. Krem, tarak, deodorant, cep telefonu cüzdan… ve sonunda dağınıklığın içinde anahtarı buldu.

Yatak odasının duvarlarının canlı renklerine inat çift kişilik yatakta siyah nevresimler takılıydı. Odanın bir köşesinde beyaz bir tek kişilik koltuk hemen yanında ayaklı bir abajur ve odanın zemininde çok küçük, sadece odanın tabanının bir kısmını kaplayabilen bir halı vardı. Yatağın sağ tarafındaki duvarı tamamen kaplamış bej rengi kocaman bir dolap (ecenin annesinin değişiyle “dünyaları koysan alacak bir dolap”) siyah nevresimlerle kaplı yatağın ayak ucuna gelen duvarın önünde büyük bir ayna ve aynanın önünde, üzeri Ece’nin çantasının karışıklığına inat düzenli bej renkte bir konsol vardı.
Ece odaya girer girmez. Gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Gömleğini ve ardından eteğini çıkarttı. Soyunma işlemi o kadar hızlı oldu ki sanki yaşam stresini üstünden atarcasına. Sonra iç çamaşırlarıyla banyoya doğru yürüdü. Banyonun duvarlarının beyaz seramikler üzerine dökülmüş mor gülleri andıran bir yanı vardı yine banyoda hiçbir gün değişmeyen bir koku vardı bu koku Ece’nin çok sevdiği şampuanından başka bir şeyin kokusu değildi.
Ece musluğu açıp suyun derecesini ayarladıktan sonra her gün yaptığı gibi duşun altına girdi. Ece her duşun altına girdiğinde düşündüğü gibi yine sevdiği adam olan Ekrem ile yağmur altında yürüdüklerini düşledi. Ekrem’in ellerini sımsıkı tuttuğu anları anımsadı. Ece Ekrem’in ellerini çok severdi ve sevdiği adamın ellerlini düşlediği her anın peşi sıra o, Turgut UYAR’ın en sevdiği şiirinin dizeleri beleğinde şekillenirdi
“Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum”
Ece şairin bu şiirini çok severdi hele bu dizeleri… Düşler ve şiir kırıntıları eşliğinde duşunu tamamlayınca genç kadın bornozunu giyip yeniden yatak odasına döndü.
Sanki aynayı görecekmiş gibi aynanın karşısına oturup ıslak saçlarını havlu ile kurulamaya başladı. Gözü değil belki ama aklı, karşısında duran, göremediği aynaya takıldı. Belki de görebilseydi aynada yansıyacak olan, herkes tarafında beğenilen yüzüne takıldı. Aklında yüzü elindeki havlu ile saçlarını kurulama işini bitirdi. Elindeki havluyu bırakıp bornozu da omuzlarından aşağıya doğru itip sanki ondan kurtulmak istermiş gibi hızlı bir şekilde göremediği aynanın karşısında anadan üryan bir şekilde bir o kadar kendine mahrem olarak oturmaya başladı. Herkesin güzelliğinden dem vurduğu gözleri için mahrem olan bedeni kendi elleri için serbest bölge gibiydi. Ece de bu serbestliğin tadını biliyor özgürlüğünü sürüyordu her fırsatta kendi ile baş başa kaldığı anlarda.
Kendine dokunmayı seviyordu. Saçlarına, anlına, burnuna, dudaklarına hatta kendini çok iyi hissetmek istediği zamanlar aynayı görüyormuş gibi aynanın karşısında ayağa kalkıp mesai harcardı. Gözleri olan elleri bütün bedenini izletirdi Ece’ye. Ayna karşısında harcadığı zaman için kendi kendine “ergenleştim yine derdi” bazı geceler ama bu gece onu demedi elleri ona kendini izletirken yani bu dokunsal şov sırasında iki neden biraz üzerdi onu ilki göremediği ve milletin güzelliğini dilinden düşürmediği gözlerini anımsatacak kaşlarına ve kirpiklerine(gözü anımsatan ne olursa) dokunmaktı diğeri de elinin sağ omzunun arkasında baş kaldıran bene dokunmasıydı…
Genç kadın gençliğine diriliğine dokunurken ayna karşısında kendi elleriyle birden aklına Ekrem düştü. O çok sevdiği aşık olduğu Erkem’in elleri geldi birden aklına erkemin peşi sıra. Ne güçlü eller onlar diye düşündü. O elleri, o ellerin sahibini ne kadar çok sevdiğini sanki hiç bilmiyormuş gibi kendi kendine tekrar etti. Kendini elleriyle izleme seansı bitince dolaba doru yöneldi. Dolabın kapağını açıp el alışkanlığı ile giyeceği geceliği seçip neredeyse soyunduğu hıza eşit bir sürede giyindi. Nedense hep böyle yapardı. Sanki dünya giyinme ya da soyunma rekorunu kıracakmış gibi hızlı giyinip soyunurdu Ece.
Geceliklerini giydikten sonra yarın akşam iş çıkışı Ekrem ile buluşacakları için yarın giymesi gereken kıyafetleri her günden daha özenle hazırlamaya girişti. Aslında yarın ne giyeceğini iş yerindeyken tasarlamıştı zihninde. Önce giymeyi tasarladığı kumaşının dokusunu beğenip aldığı siyah eteği astı dolabın kapısına taktığı askıya sonra da etekle giymeyi planladığı yine kayganlığına dokunduğunda keyif aldığı mor saten gömleği astı. Kıyafet hazırlama işinin büyük kısmını çözdükten sonra aynanın önünde duran parfüm şişelerine el attı. En sevdiği parfüm olan hafif baharatlı kokuyu almak için uzandı. Eliyle koymuş gibi buldu çünkü çantasının dağınıklığına inat hayatı ve odası çok düzenliydi. Parfüm aynanın önünde duran krem kutularının önündeki şişelerin sağdan ikincisiydi. Bu gizemli düzeni ancak Ece bilirdi. Ece evini kendi cumhuriyeti olarak görürdü. Aslında yadırganmaması gereken bir durum bu Ece’yi tanıyanlar için çünkü Ece kendi için çok özeldi ve kimseyi de gereğinde fazla takmazdı.
"Gözü değil belki ama aklı, karşısında duran, göremediği aynaya takıldı."Parfümü sıktıktan sonra yatağının içine girdi. Her gece yaptığı gibi ellerini yastığı ve başı arasında bağladı geçirdiği günü düşündü. Sonra yarını düşünmeye başlayınca yüzünde istemese de bir gülümseme oluştu. Ekrem aklına düştüğünde her gün oluşandandı bu gülümseme. Bir an onu çok özlediğini anımsadı. Ve peşi sıra aramayı düşündü. Ama saatten haberi yoktu. Uzandı yatağın solunda duran sehpanın üstünde kendine yer edinen adam şeklinde olan. Saati konuşturmak için saatten adamın koca kafasına vurdu. “Saat gece “01:57” dedi karnında duvar saati taşıyan koca kafalı adam. Ece de aramaktan vazgeçti o çok sevdiği adamı. Aramadı ama usundan da atamadı Ekrem’i ve Erkemin elerini. Elleri başıyla yastık arasında günüyle hesaplaşırken uyku bedenine işlemeye başladı işte bu sırada her gün yaptığı gibi sağına dönüp ellerini bacakları arasında birleştirip uykuya daldı.
EKREM (Ilık bir Nisan akşamı)
İşten çıkınca birden aklına sabah verdiği saçlarını kestirme kararı geldi. Ve yolunu berbere gitmek için değiştirdi. Ekrem yıllardır şu anda gitmekte olduğu berbere giderdi. Ayrıca şimdilerde bir lise arkadaşı, o berberde kalfa olarak çalışmaktaydı. Berbere her gidişinde hem tıraş oluyor hem de arkadaşıyla görüşüyordu.
Berbere gitmek için yolunu değiştiren Ekrem sağ tarafında gördüğü bir beyaz eşya dükkanın camından kendi yansımasına baktı. Bunu genellikle yapardı. İnsanlar tarafında nasıl görülüyorum diye hep merak ederdi. Yer yer insanları fazla önemserdi. Yansımada oldukça iyi görünüyordu. Esmer atletik yapılı olan Ekrem’in sporla ilgilendiği görünüşünden belli oluyordu. Üzerindeki siyah gömlek çok şık duruyordu. Bu şıklık Ekrem’in hoşuna gitti.
Camdaki yansımasının önünden ayrılıp berbere doğru yürümeye başladı. Biraz ilerleyip çiçekçinin önünden geçip berberin sokağına saptı. Ekrem berbere doğru yollanırken Ece düştü aklına. Ece’nin aklına düşmesi kendiliğinde olmamıştı. Her bu çiçekçinin önünde geçtiğinde aylardır Ece’yi hatırlamaktadır. Ekrem Ece’ye ilk çiçeği bu çiçekçiden almıştır. İşin garibi bu Ekrem’in hayatında birine aldığı ilk çiçektir bu çiçek aslında. Ece aklına düşünce onu aramak ister ama şimdi arayıp hemen kapatmak olmaz diye düşünüp aceleye getirmemek için aramaz.
Bu düşünceler eşliğinde berbere girer, kalfa olan arkadaşı Ekrem’i ayakta karşılar, “hoş geldin diyago” der. Diyago Ekrem'in lisedeki lakabıdır. Namı diyar diyago berber koltuğuna oturur. Tasarladığı saç şeklini arkadaşına söyler. Tasarıyı beğenmeyen arkadaşı yüzünü ekşiterek “o sana gitmez sen şey misin?” der ve cevap beklemeden “sana erkek tıraşı yapalım biz” der. Ekrem, namı diyar Diyago, başkalarının fikirlerini hep ön planda tuttuğu için olsa gerek sesini çıkarmaz. Ve kalfa olan arkadaşı sanatının bütün inceliklerini sergilercesine titiz davranarak tıraşı tamamlar.
Kalfa arkadaşının zevkine göre tasarlanmış saçlarla berberden çıkar. Evine doğru yürümeye başlar. Sokağın başına gelince geçen gün Ece ile birlikte gezerken onları gören bir başka lise arkadaşına rastlar selamlaşırlar. Konuşmaya başlarlar sonra lise arkadaşı sözü eveleyip geveleyip geçen güne getirir.
“Geçen gün biri vardı yanında, hani kör bir kız, o kızı nerden tanıyorsun ben onu geçenlerde bir resmi dairede gördüm de merak ettim ondan sordum. Zordur demi hayatları Allah sabır versin. Akraban mı?” Ekrem cevap veremeden. Kız hızını alamamış kamyon gibi konuşmaya devam eder “hiç görmüyor sanırım nasıl yaşıyor ki” Ekrem peş peşe sorulan sorulara cevap vermek için hamle yapar “o “ der kalır çünkü hızını alamamış eski arkadaş “o kız nasıl evlenecek kim alır ki onu” diye birkaç soru daha ekler Ekrem bu soru yağmuru karşısında savunmasız bir kedi yavrusu gibi saklanmak ister çünkü sorular canını acıtmıştır. Bunlar yetmiyormuş gibi can havli ile çok önemli bir şeyi unutmuş gibi yeniden “ o kim akraban mı?”der. Ekrem lise arkadaşının Ece’yi tanımadan sarf ettiği cümleler ve Ece ile ilgili sorduğu soruların şokunu atlatıp cevap vermek için çabalarken Ekrem’i sevindiren bir şey oldu. Meraklı aynı zamanda boş boğaz lise arkadaşı arabasıyla yoldan geçmekte olan bir başka arkadaşını görüp Ekrem’e acele tarafından “hoşçakal ben araba bulmuşken binip gideyim” dedi.
Araba Ekrem’in yanından hızla uzaklaşırken boş boğaz lise arkadaşının sorduğu sorular Ekrem’e hücum etmekteydi.
Ekrem kafasında bu sorularla evinin kapısını açıp içeri girdi. O kızın söyledikleri kulaklarında çınlıyordu. Bu sorulara cevap bulmamışken o kıza “o benim sevgilim” diyememişken Ekrem için önemli bir soru daha eklendi soruların arasına “Eller ne der” kör bir kızla birlikte olmasına sorular soruları kovaladı. Ama hiçbir cevap yoktu Ekremin zihnin de çünkü Ekrem sanki başkalarına hoş görünmek için yaşardı bu hayatı. Kıyafet alırken tezgahtar kızın ya da erkeğin “güzel” dediğini alır. Tıraş olurken berberin istediği şekli kestirir. Hatta düşüncelerini bile konuştuğu kişiyi memnun etmek için değiştiriverirdi. Ekrem’in durduğu bir nokta vardı hiç değişmezdi o. O da düşüncelerini değiştiriverirken cinsiyet gözetmezdi. Belki de en tutarlı yanı oydu.

Yatmak için yatak odasına girdi. Odası ikinci sınıf bir otel odasını andırıyordu. Odanın sokağa bakan camının önünde tek kişilik dağınık bir yatak vardı. Odanın sol duvarına yaslanmış, eskiliği ilk bakışta göze çarpan bir dolap ve bu dolabın önünde (yeri orası olmadığı kesin) unutulmuş bir sehpa vardı. Bu dağınıklık onu sokakta ki gibi rahatsız etmiyordu. Çünkü burayı ondan başka gören yoktu. Odası için hiçbir zaman “eller ne der” dememişti. Az misafir getirirdi zaten eve, onları da annesinin kafası estikçe silip süpürüp temizlediği salonda ağırlardı.
Sorularla boğuşmaya başladı “gerçekten eller ne der bana kör bir kızla nasıl yaşarım” diye soruyordu kendine cevap bulamıyordu. Üzülüyordu kahroluyordu. “seviyorum ama ben onu” diyor kendince kendi kendini teselli etmek için “ya sevgi yetmezse ya yorulursam” sorular soruları kovalıyordu sorusuz kurduğu tek cümle “ben onu seviyorum” diye biliyordu.
Uyuyamadı. Kalktı. Balkona çıktı sessiz sokağa baktı. Geceleyin sessiz bu sokağı körlüğe benzetti kendince. Sonra uzaklarda yükselen ve birkaç farklı kişiye ait olan kahkahaları işitmeye başladı. Seslerin sahipleri de karanlıkta belirdi. Bunlar bir kadın ve bir erkekti kahkahalarından belli oluyordu sarhoş oldukları kadın koşmaya başladı erkek de ardından onu yakalamak için tam Ekrem’in bulunduğu balkonun altında erkek kadını belinde yakaladı. Gülüşmeler gülüşmeleri kovaladı.
"gerçekten eller ne der bana kör bir kızla nasıl yaşarım?"Bir an Ekrem sokakta gülüp koşuşturan çiftin kendileri olduğunu hayal etti ece önde koşuyor. Ekrem de onu yakalamak için koşuyor ve Ece görmediği için duvara çarpıyor. bu saate uyuyamamış sessiz sokağı izlemek için balkonda buluna bir adam basıyor kahkahayı… bu düşünce Ekrem’in canını iyice yakar. Ve uyumak gerçeklerden sorulardan kaçmak için biraz önce kaçtığı yatağın gider ve zorda olsa uyur.
ERTESİ GÜN (Akşam Üzeri)
Dün geceden beri sorularla boğuşan ellerin ne diyeceğini düşünen Ekrem her zaman gittikleri kafenin kapsından girince gözü hemen Ece’ye takıldı. Ece çok güzel görünüyordu. Ekrem ece’nin oturduğu masaya doğru yürüdü. Masanın yanına gelip “ece” derken sandalyesini çekip oturdu. Ece’nin bu durum garibine gitti ama bir şey söylemedi. Diğer buluşmalarında Ekrem sandalyesine oturmadan Ece’yi öperdi. Ece her gün yaptıkları gibi gününü anlatmaya başladı Ekrem ise sadece dinliyordu. Neredeyse hiç konuşmuyordu. Ekrem dün boş boğaz arkadaşının sorduğu aklına düşürdüğü soruları kendi kendine soruyor ve bir cevap bulamadığı gibi bu sorulara soru ekliyordu.
Ece Ekrem’deki bu durgunluğu durgunluğa bağlı suskunluğun farkına vardığını anlatmak ister gibi “senin neyin var” dedi bu soru Ekrem’e dün arkadaşının sonra kendinin sorduğu soruların tümünden ağır geldi. Susmaya devam etti. Dün nasıl o boş boğaz kızın sorularından o kızın arkadaşının gelmesiyle kurtulduysa şimdi de garsonun gelip “hoş geldiniz ne arzu edersiniz” soruları Ekrem’i geçici olarak kurtardı. İkisi de garsonda çay istedi.

Ece elini uzatıp ara sıra yaptığı gibi önce Ekrem’in elini tuttu. Ekrem’in eli sıcaktı. Ama bu sıcaklığın altındaki soğukluğu kadınca bir hisle anladı Ece. Bunu anlamasıyla Ekrem’in elini bıraktı. Ece elini Ekrem’in yanaklarına uzattı ve yüz hatlarına dokunmaya başladı. Ece’nin eli yanağında olduğu için Ekrem yanaklarına bir tebessüm kondurmaya çalıştı. Ece bu gülümsemenin de yapmacık olduğunu aynı kadınca hisle anladı.
Ece eli Ekrem’in yanağında sessizliği bozdu. “neyin var senin anlat ki bilelim” Ekrem susmaya devam etti. ece “neden susuyorsun? bir şey söyle. Susma” derken sesini hırsla istemeden de olsa yükselti bu ses tonundan Ekrem de etkilendi ecenin parmak uçları ile dokunduğu yüzünün hatları gerildi. Yutkundu. Kısık bir sesle hatta harfleri yutarak “yap-a mıyoruz” dedi. Ece “anlayamadım” dedi. Bütün gücünü toplayarak ağlamamak için kendini zorlayarak ve bunlar yetmiyor muş gibi sesinin titremesini engel olamayarak “ seni seviyorum ama yapamıyoruz dedi” bunları söylerken Ekrem’in sağ gözünden bir damla yaş önce yanağına sonra da Ecenin parmaklarına dokundu. Bu zor ve kesin cümleyi kurup başka bir şey söylemeden büyük olasılıkla da söyleyemeden masadan kaktı ve yürümeye başladı. Yürürken masada Ece’ye söyleyemese de kendi kendine “eller yüzünden göz yaşıma dokunan elleri terk ediyorum” dedi o an kendine itiraf ettiği gerçeği hayat boyu boynunda taşıyacağını o kafeden çıkarken nereden bilecekti.
Aşk İlişkileri
Kadın Emeği
Gündem
Cinsel Yaşam
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Dünya Kupası
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar