"Bir Campari Portakal lütfen" sesiyle kaldırdım başımı. Ama "Hemen" kadar kısa ve bir çırpıda söylenebilecek o iki hece çıkamadan dudaklarımdan daha, ve gözlerimi birkaç salise içinde içkiyi hazırlayacağım kadehe yöneltemeden yeniden indi ve kalktı.başım. Bir elim, boş kadehi tutmaya çalışırken, diğer elim buz kovasının içindeki maşayı tutarken, ömrümde gördüğüm en güzel bakışlara kilitlenmişken gözlerim şapşal şapşal, bir anda nefesimi kesen gözlerinde donup kalmıştım ki, "hayırdır" der gibi başını iki yana sallayarak hafif bir göz kırpışıyla kendime geldim.
- Özür dilerim. Hemen. Kaç buz?
diyebildim sadece. Birden bire tüm vücudumu saran alevle kıpkırmızı oluşumu gizleyemeden.
- Önemli değil. İki lütfen.
dedi dünyanın en güzel tebessümüyle.

Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor, elim ayağım birbirine karışıyor, komik hale düşmemek için inanılmaz bir gayret içine girerek içkisini hazırlarken, yanında oturan sonradan ablası olduğunu öğrendiğim bayanın tatlı bir sitemkarlıkla "bende martini alırım, buzsuz ve tek zeytin" şeklindeki sözleriyle tavan yapan mahcubiyetim görülmeye değerdi. Kendimi bu denli aciz hissediğimi gerçekten hiç hatırlamıyorum.
Oysa son dört saattir oldukça yoğun bir tempoda hem barda oturanların, hem de masalara servis yapan garsonların siparişlerini yetiştirmekte oldukça hünerliydim. Çok kalabalık bir Cumartesi gecesiydi. "Bulutsuzluk Özlemi" konseri henüz bitmiş. salonda birkaç masa, ayakta birkaç gurup, barda iki kişi kalmıştı. Saat gecenin dördü olmasına rağmen hiç yorgun hissetmiyordum. Çok keyifli, çok enerjik, çok eğlenceli bir gece olmuştu. Ama kapatıpta gitmemize son bir saat kala bara oturan bu iki sürpriz kadın, bütün enerjimi alt üst etmiş, başka bir boyuta geçmeme neden olmuşlardı. İçkilerini servis edip tekrar işime dönmeler, birkaç sıradan muhabbetin ardından gidip gelmeler, kadehlerle buzlarla içki şişeleriyle uğraşmalar, birbiri ardına neredeyse aralıksız ve hangisi denk gelirse yudumladığım içkiler, ve tabii ki sadece bana baktığında kaçırmaya çalıştığım gözlerimle kendimi çoktan ele vermiştim. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Aralarında konuşarak minik kahkahalarından kendime pay biçiyor, gerginliğim iyice artıyordu ki, garsonlardan birini yerime bakması için çağırarak, sigaramı ve yarım kalan bourbonumu da yanıma alarak kendimi sokağa attım. Hava almalıydım. Hafif hafif yağan sulu kar ve gecenin serinliği biraz olsun kendime getirmişti beni. Ama yine de yüreğim kıpır kıpırdı. Sigaramı son nefesini çekip yere atarak ayağımla söndürdüğümde biraz daha rahatlamış hissediyordum. Merdivenlerden inerken aklımdan o muteşem bakışları çıkaramıyordum ama yine de daha iyiydim. Her gecenin sonunda yaptığım gibi DJ kabinine girdim yine barın yerine. Kapanış parçalarını seçerken bir yandan da O' nu izliyordum. Yeni yerimi farketmiş olduğunu gözleri üzerimde bana doğru kadeh kaldırdığında anladım. Hafifçe gülümseyerek ben de kaldırdım kadehimi. Diğer gecelerde salon hemen boşalsın da bir an önce gidelim moduyla seçtiğim kulak tırmalayan cd lerin yerini bu kez slow aşk şarkıları almıştı. Kalan dört-beş çift dans ediyordu. Sting in "Shape of my heart" ı bitmek üzereyken, çığlıklar arasında ve ıslık sesleriyle başlıyordu "Eric Clapton - Wonderful Tonight"
Oturduğu tabureden kalktı. Yürümeye başladı. Gözlerimi ayıramıyordum başımı döndüren ve bu gecemi unutulmazlar arasına sokacak olan bu muhteşem kadından. Ancak yanıma kadar sokulup gözgöze geldiğimizde anlayabildim bardan kalkma sebebini. Hızlı bir hamle ile kulaklığı çıkardım. Önce elini uzattı, sonra gözlerini gözlerimin en derininine işleyerek sadece "gel" dedi. Her halimle teslimiyete o kadar hazırdım ki tuttum elini. Birkaç adımdan sonra diğer elini omzuma bırakarak bana döndü. 
Dansımız başladığında gözlerim hayranlığını artık gizlemeyerek öyleyece kayboluyordu gözlerinde. Zaman zaman başını yaslıyordu omzuma, zaman zaman gözlerini dikiyordu yine gözlerime. Bitmesin istiyordum bu an. Bitmesin istiyordum çalan şarkı. Bu kez iki eli omuzlarımda, ellerim beline öylece sarılmışken, yanağıma yakın bir yerdeyken yanağı, hafifçe bir öpücük kondurmaktan alıkoyamadım kendimi. Bu kez gözlerini minicik kısıp tebessüm ederek yeniden baktı gözlerime. Saçımdaki lastiği çıkarıp okşar gibi dağıttığında "Evet tam düşündüğüm gibi, böyle daha güzel" dedi. Büyülü dansımız devam ederken şaşkınlığımı gizleyememiş olmayım ki bu cümlesine "Bağlama bir daha" diye eklediğinde dudakları dudaklarıma dokunacak kadar yakındı. Yaklaşık altı dakika süren bir şarkının içine sığdırdığımız şey, o denli büyülü, gerçek olamayacak kadar da güzeldi. Rüya gibiydi. Yaşarken tarif edemediğimi, yazarken nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Dudaklarımız kendiliğinden birbirine dokunduğunda ve aşkın o ilk heyecanını yakaladığında susmuş gibiydi Eric Clapton. Sadece gitarıyle eşlik ediyordu bu an'a..

Müzik susmuş, ışıklar yanmış, son hesaplar toplanırken biz, orada öylece gözgöze ellerimiz ellerimizde sessizce bakışırken. biraz da yaptığımız şeyin ne olduğuna anlam veremez bir utangaçlık halindeyken "gitmeliyiz" diyen bir sesin yanıbaşımızda olduğunu farkederek kendimize gelebildik. Ablasıydı gelen ve sözlerine devam etti;
-Hadi Nehircim, vedalaşın artık Rüzgarla.
"Ne vedası ne gitmesi nereye, ismi Nehirmiş, ablası benim adımı nerden biliyor çocuklar söylemiştir." gibi soru cevaplarla boğuşurken birden ;
- Şey. Ben bırakmak isterim sizin içinde bir sakıncası yoksa.
Ablası;
- Teşekkürler Rüzgar, aracımız var bizim.
Ben panik havasında;
- Ama şey. Siz, siz alkollüsünüz. Bu halde araç kullanmamalısınız.
Nehir yine o olağanüstü gülüşüyle;
- Diyene bak. Kendisi çok ayık sanki.
Ablası kardeşinin gülüşüne eşlik ederek;
- İyi de onun sarhoşluğunun alkolden olduğunu sanmıyorum.
Çok haklıydı. Evet sarhoştum. Hiç olamayacağım kadar sarhoştum hem de. Nerede, ne halde, neler konuşuyor olduğumuzun farkında olamayacak kadar sarhoştum.
- Merak etme biz bir taksiye atlar gideriz şurdan dedi Nehir saçlarını geriye doğru düzeltirken gözlerime bakarak.

İtiraz edemedim. Israr da. Vedalaşırken fısıldadım kulağına "görebilecek miyim" diye. "Hayatın ne getireceğini kim bilebilir" dedi sadece. Ellerini avuçlarımın içinden yavaş yavaş çekerken, biliyor muydu yanında neler göttürdüğünü. Ben biliyordum. Bir daha giremeyecekti duygularımın hazlarımın içine böylesi. Böyle canım acımayacaktı belki. Bu denli sarhoş olamayacak, bu denli ayaklarım yerden kesilmeyecek, bu denli nefessiz kalmayacaktım. Hiç bu kadar kabına sığamaz olamayacak, bir kez daha gözlerim bu kadar güzel bakmayacaktı. Bu kadar yürekli olamayacaktım belki de. Hiç yürekten sevememiştim ki. Hiç bu kadar kelime yoksunu da olamayacağımı, bir şarkının beni bu kadar çok etkileyeceğini. Evet ben biliyordum. Bilmediğimse, bu şarkıyı hayatım boyunca dinlemeden bir gün bile geçiremeyeceğimdi. Geçirmiyorum hâlâ.
Elimde hiçbir iletişim yolu olmadan bekledim günlerce. Gecelerce bekledim bir kez, sadece bir kez daha yeniden görebilmeyi. İlk gördüğüm an söyleyecektim aşkımı. Gelmedi. Haftalarca gelmedi. Beni ben yapan her şey bir taraflara savrulmuş, ellerim hiç olmadığı kadar dualara kalkmış, gözlerim hiç olmadığı kadar kapıları gözler hale gelmişti. Hiç yazmadığım şiirlerim, hiç çizmediğim karakelam portrelerim, hiç yapmadığım tablolarım, hiç çekmediğim fotoğraflarım, hiç yapmadığım bestelerim olmuştu. Kimse için yazmadığım hikayelerim. Hiç gitmediğim göl kıyılarım, hiç yapmadığım kadar uzun yollarım, hiç dinlemediğim kadar aşk şarkılarım olmuştu. Daha önce hiçbir çiçekçi kızı bu kadar sevindirmemiştim. Sadece O'na benziyor diye hiç bir kadına gül vermemiş, hiçbir kadını yolundan alıkoymamıştım. "Campari Portakal" dan bu denli nefret etmemiştim. Aynanın karşısına hiç bu kadar çok geçmemiştim. Tigra marka otomobillerin bu kadar çok olduğunu hiç farketmemiştim. Komşu barları hiç bu kadar ziyaret etmemiştim. Saçlarımı bağlamadan hiç çıkmamıştım sokağa. İlgi gösteren kadınlara hiç bu kadar duyarsız, karşılıksız kalmamıştım. "Wonderful Tonight" ı hiç bu kadar çok dinlememiştim.
Gelmedi. Ben bekledim. Gelmedi. Ben umutla bekledim. Gelmedi. Ben deliler gibi özledim. O gelmedi. Gördüğüm hiç bir yüz o değildi. Baktığım hiç bir göz O'nun gözleri değildi. Duyduğum hiçbir ses O'nun sesine benzemiyordu. Gelmedi. Ben yalvardım. O gelmedi.
"Hey barmen, biz de ondan istiyoruz" diyen kulaklarıma ezber ettirdiğim sesi duyduğumda, arkam dönük, adını "Obsession" koyduğum yeni kokteylimin kenarını bir dilim limonla süslüyordum. Gözlerimi kapadım. "Ne olur hayal olmasın" yalvarışıyla mırıldanarak yüzümü döndüğümde bu kez donup kalmama neden o büyülü gözler değildi.

Tanıştırıldığımda ya da bana seslenildiğinde hiç bu kadar nefret etmediğim ismimdi.
"Rüzgar, eşim Arda"
Aşk İlişkileri
Kadın Emeği
Gündem
Cinsel Yaşam
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Dünya Kupası
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
YKS2026
Diğer
En İyi Cevaplar