Biraz uzun olabilir 🌱
İçimdeki çocuğa ithafen,
Ruhumunışığı

Günlerden bir gün içim uzaklara gitmek çekti. Bütün sorumluluklarımı bir ceket gibi çıkarıp arkamda bıraktığımı hayal ettim. Yanımda uzanan kedinin yerinde olmak, kısa süreliğine bile olsa hayatın bu kaotik yüzünden uzak kalmak istedim. Bir gün kedi, başka bir gün martı, bambaşka bir günse çocuk olmak istedim. Hayatımda bu kadar içten istediğim bir şey olmasa gerek, duam kabul oldu. Bir sabah uyandım ve sıcacık evimde, telaşın hakim olduğu bir odada değil de bambaşka bir yerde buldum kendimi. Hoş, bulduğum bu beden bana ait de değil ama ben kaşındım sonuçta. Gözlerimi açtım ve en büyük kâbusum gerçek oldu! Renklerini kaybetmiş Dünya. Uzun ince ses tellerini andıran bıyıklarım var. İçimde taşıdığım kalbi hatırlatan ufak bir burun ve bakanı hayran bırakan kocaman gözlerim. Sığındığım kuytu köşeden çıkmak için ayağa kalkmak istedim. Ama bacaklarım eskisi kadar uzun değildi. Üstelik her hareketimde ruh halimin görsel dili olan bir de kuyruğum vardı. Gözlerimi ayaklarıma indirince her zaman ısırmak istediğim partileri gördüm. "Ya ben kedi mi oldum şimdi? " dedimse de duyduğum sadece miyavladığımdı. Ansızın burnuma bir koku geldi ki sormayın. Denizin tam dibinde yeni ayaklanan balıkların kokusunu bile aldım. Denizin o taze, canlı kokusu bir balık resminde birleşmişti sanki. Siz şimdi denize koşarım sandınız değil mi? Ya dışım kedi olabilir ama hâlâ içimde bir insan var sonuçta. Kesmeden çiğ balığı nasıl yiyeceğim? Hem zarafetime ters. Beni tanıyan ve öğrenci indirimi yapan Hasan Usta'nın tezgahına gittim: "Abi bana bir balık etmek ve turşu" dedim daha doğrusu demeye çalıştım. Ama yine tek duyulan acıklı bir miyav senfonisi oldu. Ponçik bir kalbi olduğunu düşündüğüm Hasan abi beni şaşırtarak kışkışladı beni. Kedi de olsan insanlığından kopamıyorsun işte. Gözlerim buğulandı hemen. Kediler ağlar mıydı ki? Zira ben hiç bir kedinin gözyaşı döktüğünü görmedim. Kalbim bir kediyken kırılmaz demiştim ama öyle olmadı.

Henüz gözyaşı dökmüştüm ki yeniden başka bir bedene geçtim. Duygularım o kadar yoğundu ki bu sırada başka ne geldi, neye dönüştüm hiçbir fikrim yok. Oysa ben meraklı bir insanım, ruhum diyeyim bari ne olduğum da belli değil ki! Başıma ne geldi, nasıl, neden, hiç belirti gösterdim mi bilmek isterdim. Bu kez uykudan uyanmadım. Sadece bilinç ve ruh bir yağmur gibi yağdı içime. Bunu duygularıma rağmen hissettim. İlk fark ettiğimse ayaklarımın nasıl küçüldüğüydü. Hem kollarım da kaybolmuştu. Yoksa, yoksa ben bir çeşit kuş mu oldum? Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm kafamı oksijenle dolduran kocaman bir gaga oldu. Bu defa ayaklanmak değil oturmak istedim. Ama imkansız. Martılar da oturamıyormuş. Oysa oradan oraya gide gele yorulmuştum da. Hele şu yürüdüğümü gören insanlar yok mu?! Martıların tek vasfı uçmakmış gibi yere ayak bastığımızı görür görmez tuhaf tuhaf bakıyorlar. Ne yapalım kendi midelerini pislettikleri şeyler bizim bile ta gökyüzünden dikkatimizi çekiyor. Meraklı ruhlarız biz. Gidip bir gaga atmak istiyoruz haliyle. Kirden bahsetmişken hazır ben ciddi ciddi hiçbir şey yemedim. Denizden balık yakalamak istesem denizde nereye ayak bassak poşet. Yosunlardan hoşlanmazdım ama ben bile hasret kaldım yahu! Rüzgarın buraya gel, arkanı bana ver ve kanatlarını çırp dediğini görünmeyen kulaklarımla yakaladım. Talimatlarına uydum ve özgürlüğün kollarına bıraktım kendimi. Kalbimi çalan masumiyet sembolü bulutlar... Size dokunmaya, sohbete geliyorum! Ben Martı Neva. Bekleyin beni dedimse de duyulmadı. Bu sadece martının çığlığıydı duyabilenler için. Kimisi de İstanbul'un sesi bellemişti varlığımızı. Baktım aç martı uçmuyor istese de uçamıyor önceliğimi yemeğe verdim. Biraz yemek kapayım bari şu insanlardan diyerek gökyüzünden tekrar insanların arasına doğru süzüldüm. Te tepedeyken gözüme kestirmiştim kimi aç bırakacağımı. Şu sarı ceketli, gözlüklü çocuk. Tuhaf şapkası sinirimi bozmuştu. Üstelik elindeki de lezzetli bir hamburgerdi. E şimdi martı bedeninde bir insan olarak canım çekti tabi ki! Hemen ona doğru uçtum ve tek hamlede kapıverdim yemeğini. O daha ne olduğunu anlayamadan ben gökyüzüne yükselmiştim bile. Martıların insanlardan daha hızlı sindirdiğini de bu vesileyle söylemiş olayım. Bulutlara vardığımda Güneş batmak üzereydi. Pek sevmediğim için onu selamlamadım. Bulutların arasında olmak çok güzeldi. Ve benim insan şansıma yağmur başladı. Bir buluttan diğerine geçerken tüylerimi ıslatan büyüleyici güzellikte ve saflıkta damlalar gördüm. İçimden çok güzelsiniz demek gelse de daha sözümü bitiremeden aşağıda olacakları için vazgeçtim. Kanatlarım ağırlaşmış bir halde yeryüzüne inerken bir anıya gitti aklım: Henüz 8-9 yaşındayım. Okul bitmiş annemle babam beni almaya gelmiş. Tam kapıdan çıkmışız ki yağmur yağmış. Babam şemsiye almadığı için hayıflanırken ben ellerinden sıyırılıp koşturmaya başlamışım dere yatağına. Annem babamı sakinleştirmiş ve onlar da hemen arkamdan gelmiş. Anlattıklarına göre ben kendi etrafımda dönmüş yağmuru izlemişim bulutlara bakarak. Annemin hissiyatına göre kulak vermişim damlalara ve dokunuşlarına. Martı halimle bile hafızamın derinliklerinde gezindiğimi fark etmek beni tuhaf bir şekilde mutlu etti.

Gülümsediğimi fark ettiğimde yeni bir değişime doğru yol aldığımı hissettim. Bu sabah ne istediğini hatırlatmaya çalıştım kendime. Son bir şey kalmıştı, çocukluk. Büyüdüğüm için insanlığın en masum ve muhteşem zamanını ıskalamıştım. Yeniden insanların tahammül sınırını bir sepet gülüşle doldurmak, dünyayla ciddiyetten uzak renkli bir bağ kurmak istedim. Şimdi hepsini yapabilirdim! Yeniden çocuğum, çevrem neşeyle umutla dolacak diye hayaller kuruyordum ki gözlerimi dondurucu bir soğukta açtım. Kedilerin bile şefkate layık görüldüğü bu dünyada bir çocuk olarak nasıl yalnızlığın soğukluğu nasıl terk edildiğimi ilkin anlayamadım. Bir süre etrafı izledim daha farklı bir açıdan, daha kırılgan bir kalple. Bu kez tek gördüğüm hızlı yürüyen ayaklar ve ifadesiz yüzler oldu. Kimse durup düşünmüyor bir kez olsun başını telefondan kaldırıp gökyüzüne bakmıyordu. Onların aksine ben etrafıma bakayım, durumu çözmeye çalışayım dedim. Nerede olduğuma, nasıl bir hayatın içinde olduğuma baktım. İnce, pislenmiş bir kartonun üstünde oturuyorum. Bir iki adım ileride benim yaşlarımda küçük bir çocuk daha var. Onun durumu benden de beter. Kartonu bile yok ayakları çıplak üstü incecik. Fırtınadaki bir dal gibi titrediğini görüyorum. Ve bu benimde işimi üşütüyor. Az önce heyecanla beklediğim, kurguladığım o hayali anımsıyorum: Gülüşün sepetinden bahsettim değil mi? Acının ana öğün oluşunu yaşayacağımı bilmeden. Keder içinde yüzdüğüm bir hayat... Elleri hep sıcak olan, kendi sıcaklığıyla çevresini bile ısıtan ben şimdi kendi minik bedenimi bile ısıtamıyorum. Her şeyden önce hayallerimi hatırlayamıyorum. Bir çocuk ne kadar acı taşıyabilir sorusunu daha önce sormadığım için ayrı kızıyorum kendime. Güya empati yapan, merhametli bir insandım. Kendi kendime kanmışım bu bencilliğe. Sık sık anladım, anlıyorum dememe rağmen hiç kimseyi ve hiçbir olayı anlamadığımı ilk defa bugün anladım. Bahar ayında olmamıza rağmen akşamları esen rüzgar yerdeki çöpleri bile üşütüp çöp kutusuna koşmayı çağırıyordu. Kendimi ilk kez bir masalda gibi hissettim. Sanki her şey öyle gerçeküstü, öyle imkansızmış gibi geldi. Çocukluğum böyle de olabilirdi düşüncesi beni rahat bırakmadı. O an kendime bir söz verdim, artık her halime şükredeceğim diye. Gözümden bir yaş süzüldü ve ben de şimdiki yaşıma, yaşamıma geri döndüm. Ama ben artık aynı ben değildim. Çünkü yola çıkanla yolda olan asla aynı olamaz.
Sizce bu bir masal mı, fabl mı, deneme mi, hikaye mi? Neye dahil edilir tam olarak emin olamadım da.. Bence masalsı bir hikaye.
4 Mai
Aşk İlişkileri
Kadın Emeği
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
YKS2026
Diğer