Önce Kendin Ayağa Kalkacaksın ki, Başkasını da Ayağa Kaldırasın

Günümüz şartlarında, genç neslimizin her türlü çirkinliğe düçar olduğu, boşanma davalarının yağmur gibi adliyelere yağdığı, bitmek tükenmek bilmeyen istek ve arzuların kurtarıcı misyonu yüklenmiş eşlere ağır gelip, tahammül sınırlarının zorlandığı, sabır kelimesinin kesbettiği ehemmiyetlerin sıfıra indirgenmesi, huzuru dost meclislerindeki bir bardak çayda değil, her sene yenilenmek mecburiyetinde olan elektronik eşyaların, 3-4 günlük 5 yıldızlı tatillerin girdabında aramak...


Ve bütün bu keşmekeşin içinde kendimiz gibi aciz, kendimiz gibi çaresiz, kendimiz gibi kurtarılmayı bekleyen bir kişiyi kurtarıcı ilan edip sıkı sıkıya sarılmak değil mi yaptığımız... Bütün umudumuzu, bütün hislerimizi ve bütün gayretimizi odakladığımız kimselerin insan olduğunu ve insan kelimesinin nisyan kökünden gelip, nisyanın ise unutmak olduğunu ve güzel şeyleri ne çabuk unuttuğumuzun farkında mıyız ?


Evladım, önce kendin ayağa kalkıcaksın ki, başkasını da ayağa kaldırasın...


Balıkesir'in Edremit ilçesinde çok değer verdiğim, ahiret ehli, dünya ile ilişiğini kesmiş güzel yürekli, sünnet-i seniyyenin izinden giden bir hoca efendi ile sabah namazından sonra sohbet ederken... Evlilik ve aşk hakkında bir kaç soru sorma şerefine nail oldum... Uzunca bir sohbetten sonra ; Hocam, ne olucak bu insanların hali, ne olucak bizim halimiz, düzgün insan kaldı mı ki yuva kurucak diye hayıflanıyordum ki bana pusula mahiyetinde öyle yerinde kelamlar etti ki... Sükut ile ikrar edip, derin düşüncelere dalma mecburiyetinde kaldım...


Söylediği söz ise oldukça manidardı :



" Evladım, önce kendin ayağa kalkıcaksın ki, başkasını da ayağa kaldırasın..."




Nitekim söz bitmiş, dil kurumuştu artık, ben neredeydim, o neredeydi... Diz dize otururken bile, aramızda fersah fersah dizilen uçurumlar öyle net görünüyordu ki... Farkında olmamak için, bir rock and roll konserinde ; kulak zarını zorlayıp insanı dehşete düşüren müziklerle beraber, çılgınlar gibi kafa sallamak lazımdı herhalde...


Önce Kendin Ayağa Kalkacaksın ki, Başkasını da Ayağa Kaldırasın


Hasıl-ı kelam (bu kelimeyide pek sevmem ya), uzunca bir müddet ilim tahsilinden sonra insanları kötü yönleriyle anıp yargılayan değil, kötü yönlerini tedavi eden bir kimse olmaya gayret gösterdim... Ben düzeldikçe, güzelleşiyordu bazı şeyler... Ben düzeldikçe, sağlamlaşıyordu kırılma noktasına gelen hassasiyetler... Günler, ayları, aylar yılları kovalıyordu lakin bataklığın içerisinde bir çiçek mahiyetindeydim artık, ha battı, ha batacak... Tahsilin ve ilmin getirdiği feraset sayesinde nokta atışları yapıp, yerinde kelam etmekten haz alan... İnsanların düzeldiğini gördükçe mutlu olan... Aynı zamanda ve aynı orantıda geliştikçe yalnızlaşan bir kimseye dönüşmüştüm...

Yalnızlaştıkça kendimi tanıyordum, kendimi tanıdıkça, insanları tanıyordum... İnsanları tanıdıkça ne yazık, insanlardan uzaklaşıyordum :)

Siyah bir fonun üzerinde, beyaz bir nokta nasıl rahatsız edici ise... İnsanların içindeki karanlığı aynı şekilde rahatsız ediyordum...

Önce Kendin Ayağa Kalkacaksın ki, Başkasını da Ayağa Kaldırasın


Siyahların siyaha, beyazların ise beyaza rücû ettiğini kabul etmek, bir erdemdir. Bu erdemin farkında olanlar bir tarafa ait olmanın zaruriyatını derinden hisseder. Yani bir insan ya siyah olmalı ya da beyaz...


Çünkü iyiler, kötülere kötü olduklarını hiç birşey yapmasalar bile sadece varlıklarıyla hatırlatanlardır. Kötüler de iyilere, iyiliğin kıymetini hiç birşey yapmasalar bile sadece varlıklarıyla bildirenlerdir.


Mutasavvuf kişi odur ki insana doktor gözüyle bakar, hiç bir doktor hastasına, sen niye hasta oldun diye sorar mı? Ancak tedavisini hazırlar...

Bir çok dostum ve bir çok arkadaşım için dost ve arkadaş olmaktan çıkalı seneler oldu, artık onlar için sadece hastalandıkları zaman ilaç hazırlayan siyahlıklarını hafifleten bir doktor gibiyim...

Şimdi ardımda bıraktığım sayısız sevgiliyi değil, sayısız dostu, değil... Beraber sabah namazına kalkacağım hanımımı, hadi kardeşim gel diyip ilim, irfan, amel ve ibadete teşvik edici dostlarımı arıyorum...


Ve artık



  1. İnsanları olduğu gibi kabul etmenin, sadece onlara daha güzel olabileceklerini hatırlatmaktan başka birşey yapmamanın mutluluğunu...

  2. Yalnız kalmak, hayatımın sonuna kadar yalnız uyumak, ve yine kocaman bir evde tek başına ölmek pahasına, yekpare bir kişi olarak dünyaya karşı başlattığım savaşın onurlu duruşunu...

  3. Toplumun kölesi olup, uc uca eklendiğinde metrelerce uzayan evlilik listeleriyle, beni kredi bataklarına sokmak isteyen kimseleri değil, sen helal lokma kazanda ben ocakta tarhanayı kaynatırım diyen o dişi arslanı beklemenin hazzını...

  4. Yeni bir araba, yeni bir bilgisayar ile mutlu olmayı bırakıp, sabah namazını kaçırmamanın verdiği haz ile akşama kadar suratımdaki aptal gülümsemeyle sokakta dolaşmayı...

  5. Ve bütün bunlar için, hiç bir zaman pişman olmamayı öyle çok benimsedim ki...


O yüzden olsa gerek halen daha ayağa kalkmanın mücadelesini veriyorum, ve bu mücadelenin ayağa kalkmakla da bitmeyeceğini çok iyi biliyorum...


İlk bencem, benim gibi, ayağa kalkmaya çalışan dostlara ithaf olunur...

Önce Kendin Ayağa Kalkacaksın ki, Başkasını da Ayağa Kaldırasın
Cevapla