Ölüm Sanatı Ve Yadigârları İle Tanışın

Hepimizin bir varoluş ve yok oluş hikâyesi var. Kelimelerin yazış şekilleri bile birbirinden farklı ve bu farklılık yaşayan tüm canlıların tüm varlığını temsil ediyor. Varoluş için onlarca soru sorulurken aynı sorular yok oluş içinde bilim adamları, felsefeciler ve diğer meslek grupları ve düşünürler tarafından yüzyıllardır merak edilip, araştırılıp sonsuzluğun öznesini ve özünü bulma ve yaşamın değeriyle ölümün kıymeti arasındaki ince ip üzerinde insanların cambazlık yapmalarının nedenselliğini keşif etme arzusu içindeler. Şimdi biz ölümün getirisi ve götürüsünü inceleyeceğiz. Ölümün içsel dünyasına yolculuk yapacağız. Kemerlerinizi bağlayın ve başlayalım canlar.

Ölüm Sanatı Ve Yadigârları İle Tanışın

Ölüm defterini açıyoruz

Benden kaçamazsınız :D
Benden kaçamazsınız :D

İnsan varoluşunun en kıymetli parçasının açılışına yani ölüme hoş geldiniz. Aslında açılan yaşamın sayfaları ve yaşadığın gün sayısı ile yapmış olduğun günlük aktivitelerin not tutulması. Eğer ki tutmuyor isen bunların çoğunu bile hatırlamayacak olman da işin ne kadar garip olduğunun göstergesi. Ölüm defteri kimi için erken açılırken, kimileri için bütün torunlarının ölümünü görecek kadar uzun da açılabilir. Bu açılışı yaptığın zaman yanında olanlar ile kapattığın zaman yanında olanlar arasında farklı yüzler ve görsellikler görmen de işin cilvesi. Hayat getirirken ölüm götürür. İlk getir şirketini hayat kurmuştur. Dünyaya canlıyı getirir ve sonra ölüm ise zaman içinde onu alır ve götürür. Bu noktada önemli olan ölüm defterinin en son cümlesine kadar ne yazdığındır. Yaşamın tadını, acısını, keyfini, zorluğunu ve mücadelesini anlatım defter sayfalarının dolu olması demek iyisiyle kötüsüyle bu hayatı yaşamışsın izlenimini verir. Yazılan sayfaların bazılarında ölümün kıyısından dönüldüğü anlar da vardır ki işte o an “verilmiş sadakan varmış” kelime kalıbıyla kurtulduğunun göstergesi halk tarafından dillendirilir. Şimdi bu sayfayı açtık ikinci başlığa geçelim.

Ölüm ve zaman

Ölüm Sanatı Ve Yadigârları İle Tanışın

Biz insanlar şu an ki ve gelecekte ki halimize neden ve nasıl? Sorularını sorarak, düşünerek geldik. Ölüm ise insanların sürekli olarak sorguladığı bir sorun olarak varoluşun karşısında beliren bir karanlık olarak safını tuttu. İnsanlar düşündüler ve bu sorunsalı araştırdılar. Ölüm bir mülk değildir ve devredilemez. Bu da insan için en büyük varoluşsal sorunun temelini atar. Heidegger’in bakış açısında yaşamın ölüm aracılığıyla değer kazandığı bir su getirmez gerçektir. Ölüm olmazsa yaşamın da tutkulu bir biçimde yaşanması pek mümkün görünmüyor. Ölüm insanın yaşaması için bir amaç teşkil etmez. İnsan bir kaygı varlığıdır çünkü her an gerçekleşebilecek bir olay olan ölüm bir tehdit olarak kendisini kaygıda açığa çıkarır. Böylece kaygı içinde kendisini bulan insan, yaşamının her anında hiçliğini günlük menü olarak önünde bulur. Bu da kendi varlığının ve tüm var olanların varlığının anlamını sorgulamasına olanak sağlar. Kısacası zaman ilerleyişi insanın kaygısını artırır ve ardından gelen badireler ile psikolojisi zorlanmaya başlar ve zorlanış içinde yıpranan ruh ve beden kendini alaşağı etmek ister. Bunun adını bir sonraki açıklayacağım başlık içeriğinde vereceğim.

Ölüm ve hiçlik

Ölüm Sanatı Ve Yadigârları İle Tanışın

Biz insanlar kendimize altın tepside sunulmuş olan yaşam hakkını alır ve ardından gümüş tepside sunulan ölüm hakkını reddetmek için elimizden geleni ardımıza koymayız. Oysa ki biraz önceki maddenin son satırlarında yazmış olduğum o gizemli gerçek bu noktada ortaya çıkar. O gizemli bulmaca kelimesinin adı intihardır. Sartre şöyle özetler: “Yok oluş ile betimlenmiş bir varoluş sancısı.” En büyük sancılardan birisi doğum sancısı ve diş sancısı sanılsa da aslında en en büyüğü bu cümlede geçen anlatıdır. Bu anlatım insanın içinde kopan fırtınaların vuku bulmuş hali olan ve çaresizliğin depresyonunda mutsuzluk maratonunu koşan insanın son çare olarak gördüğü intiharı yaşamasına sebebiyet verir. Burada sadece çaresizlik yatmaz, yaşamın süregelen bütün içsel acıları birikip en ünlü bilim insanının bile sonunu getirebilir. Bir yazarın hazin sonu, bir babanın çocuğuna alamadığı bir pantolon yüzündün kendini bir “hiç” hissetmesi gibi. Değersiz bir varlık gibi hissetmek değerli olduğu düşünülen yaşamın içinde yok olma kaygısını beynine işler ve sonra depresyon kuyusundan kova kova kendi kanını çekmeni sağlar. Ölüm hiçliğe yolculuk mudur yoksa değil midir? Varlık ve yokluk arasında bir yer kimseler sormaz ve kimseler bilmez diyen Sagopa Kajmerin satırlarında mı gizlidir?

Ölümün yadigârları

Ölüm Sanatı Ve Yadigârları İle Tanışın

Ölümün yadigârları biziz. Hepimiz bir başka ölümün genetik devamı olarak devam eden yadigârlarıyız. Sayfası açılmış bir hayatın devamını sağlayan ve sonra her kitabın sonu gibi son sayfasında mutlu son ile biten ya da mutsuz son ile biten hikâyeleriyiz. Ölüm bize gelmeden onu aklımızdan bile geçirdiğimiz çok uzun zaman geçiririz hatta ve hatta yakınlarımız ölünce anladığımız bu “acı his” insanı derinden üzer. Tam ölümü kavramaya çalışırken yaşam devriye gezer ve onu tekrar unutturur. Sartre ise bu konuyu şöyle açıklar: “insanın tasarımsal varlık yapısı ölümü kendiliğinden dışlar. Başkasının ölümüyle karşılaştığımız anlar dışında ölüm yokmuş gibi yaşayabilmemizin nedeni, Epikuros’un çağlar öncesinden söylediği gibi “biz varken ölümün olmayışı; ölüm varken de bizim olmayışımızdır.”

Bunca sözün ardından ölüm ve yaşam halen birbirleri ile Yin ve Yang gibi iç içe şekilde var olup yok olmaya devam etmekte ısrarcı olmaya sonsuza kadar süreklilik yemini etmiş bir biçimde yolculuklarına devam ediyorlar…

Okuduğunuz için teşekkürler.

Ölüm Sanatı Ve Yadigârları İle Tanışın
Cevapla