Aldatmak ve Aldanmak!

Gözlerinin içine bakıyordu usul usul. Nasıl da seviyordu kadını. Daha önce hiçbir varlığa bu kadar büyük bir sevgi hissetmediğini fark etti bir anda. Misket tanesi gibi gözlerine baktıkça çocukken misket kazandığında yaşadığı sevincin aynısını hissettirmişti ona. Hem de dünyada eşi benzeri olmayan 2 misket tanesi kazanmıştı. Üzerine değer biçilemeyecek kadar değerli. İkili koltukta oturuyorlardı. Dizleri birbirine değiyor, elleri sımsıkı birbirini tutuyordu. Gözlerini alamıyordu kadında erkekten. Erkek, "Beni ne kadar çok seviyor" diye düşünüyordu. O eşsiz gözlerde kendi çirkin suretini gördükçe kendinden geçiyordu erkek. Kadın da sanki her baktığı saniye daha çok âşık oluyordu erkeğe. Yemyeşil topraklar görüyordu gözlerinde. Teni de yağmur sonrası toprak kokusu.


Aldatmak ve aldanmak!!!


Kadın lavaboya gitmek için ayağa kalktı. Kadının elleri erkeğin elleri arasında kayıp uzaklaştı. Arkasından bakarken erkek ne kadar şanslı olduğunu düşündü ve nasıl tanıştıkları ne zorluklardan ve güzelliklerden geçerek bugünlere ulaştıkları geldi aklına. Heyecanlandı ilk günkü gibi yeniden. Düşünmeye başladı o ilk karşılaştıkları harika günü.


Kadın o küçük lavaboya girdiğinde bu evin onun için ne kadar anlamlı olduğunu düşündü. Yıllarca insan girmemiş bu zemin kat evi erkek ilk tuttuğunda ev harabe gibiydi. Ama aylarca uğraşıp bu evi bir aşk yuvası haline getirmeyi başarmışlardı. Ne emek vermişlerdi ama. Y


ılsonunda boşaltacakları bu evden ayrılmak istemiyorlardı. Ama mecburdu, okul bitiyordu. Erkek İzmir’e kadın Bursa’ya dönecekti. Acaba araya giren 300 km, bir tren yolunun şehri ikiye böldüğü gibi böler miydi onların aşkını da. Yaşadıkları yerin tam ortasından geçen tren yolu şehri tam 2’ye bölüyordu. Bu aşkın başladığı şehirde yaşadıkları 2 şehri birbirinden ayırıyordu. Bunlar ayrılığın bu aşkın başından yazıldığının göstergesi miydi, korktu zihnini delen düşüncelerinden. Aynaya bakıp başörtüsünü düzeltti. Yüzünü yıkadı ve odaya dönmek üzere koridora çıktı.


Aldatmak ve Aldanmak!


Erkek, 2 yıl Ankara’da okuduktan sonra gelmişti o şehre. Ankara’da küçük aşkları, hüzünleri bilhassa dertleri almamıştı bavuluna. Burada ise yalnızlık istiyordu. İlk gün gelip çattığında her zaman giydiği t-shirt ve kırlaşmış siyah kot pantolonunu giydi, yanından ayırmadığı şapkasını kafasına takıp okula doğru yola çıktı. Yolda neler ile karşılaşacağını uzunca düşündü. Okula ulaştığında hemen sınıfını bularak içeri girdi, en arka sıraya oturarak beklemeye başlamıştı. Sınıfta kimse yoktu, sonradan gelenler ise göz ucuyla ona bakıyorlar ve kim bu diyorlardı.


Sınıf doldu, kimse tanışmaya cüret etmemişti bu asık suratlı fakat farklı bir karizması olan erkeğe, bir kişi dışında. Kadın erkeğin yanına geldi ve “Merhaba, adım Esra, yeni mi geldin bizim bölüme?” dedi. Erkek lafı uzatmadan ve hafifçe gülümseyerek bende Burak, memnun oldum, evet yeni geldim.” diyerek kestirip attı. Kız erkeğin konuşmak istemediğini anladı, görüşmek üzere dedi ve uzaklaştı. İşte aslında o an atmıştı kız bu aşkın tohumlarını. Daha sonra itirafta etmişti, ilk gördüğü an aşık olmuştu erkeğe ve tanışmak için yanıp tutuşmuştu. Ve çok üzülmüştü erkek konuşmak istemeyince. Ama erkekte itiraf etti. Keşke biraz yüzsüz olsaydın, o sohbetin devam etmesini çok istemiştin diye.


Akşam giderken erkek sadece Esra’ya iyi akşamlar demiş ve arkasına bakmadan ayrılmıştı okuldan. Aradan birkaç ay geçip kış kapıya dayandığında erkek çok hastalandı. Öyle hastalandı ki kendine bakamayacak durumda olduğundan annesinin yanına gitmeye karar verdi. Kız uzaktan erkeği izliyor ve hastalığına çok üzülüyordu. Hemen daha önce kendisini iyileştiren bir kış çayı karışımı hazırlattı aktara. Onu güzel bir kavanoza koydu. Altına telefon numarasını yapıştırıp “Belki teşekkür etmek istersin.” Yazıp bir poşete koydu.


Okula geldiğinde erkek sınıfta değildi. Birkaç kişiye sormaya çalıştı ama öğrenemedi erkeğin neden gelmediğini. Nerede kaldığını da bilmiyordu. Sonra danışman hocadan numarasını öğrenmek aklına geldi. Koşarak büyük bir heyecanla hocanın kapısını çalıp içeri girdi. Erkeğin hasta olduğunu ve telefon numarasına ihtiyacı olduğunu anlattı ve hocadan telefon numarasını alarak hemen bir mesaj yazdı. “Çok hasta olduğunu gördüm, sana kış çayı hazırlamıştım, nereye getirmemi istersin?” İsmini yazmamıştı, ama 2 dakika sonra cevap geldi. “Teşekkür ederim Esra, İzmir’de ailemin yanındayım. Döndüğümde görüşmek üzere.” Numarasını bilmiyordu, nasıl olmuştu da adını bilmişti. Hemen sordu, numaram var mıydı diye. Erkek hayır senden başkası olamazdı diye yanıtladı. Çünkü erkek görmüştü kızın gözlerinde aşkı, yüreğindeki ateşin sıcaklığını hissediyordu her sınıfa girdiğinde. Görüşmek üzere diyerek telefonu kalbinin üzerine bastırdı kız. Ve bir gün erkek aşkını itiraf etti, yağmurlu bir günde.


El ele sırılsıklam oldular o yağmur altında. Ve mutlu bir birlikteliğinde adımını attılar. Evlilik girişimleri de oldu, aile baskılarından ayrılma düşünceleri de. Ama hiçbir şeye boyun eğmeden ve birbirilerini delicesine severek gelmişlerdi o günlerde.


Aldatmak ve Aldanmak!


Okul bitmiş tatil başlamıştı. Bu ara tatil çok kısa olsa da yıllar gibi gelmişti erkeğe. Öyle özlemişti ki özleminin acısından yüreğinin kanadığını sanıyordu. İçi içine sığmıyor, her dakika biraz daha eridiğini düşünüyordu. O beklenen gün geldi ve erkek kızı otogardan aldı.


Karşılaşmaları eski Türk filmlerindeki kavuşma sahneleri tadındaydı. Bu çifti görenler aşka âşık olurdu. El ele tutuşarak erkeğin evine doğru yola çıktılar. Eve gelmeden önce akşam yemeği için alışverişlerini yapıp eve geçtiler. Her zamanki ikili koltuklarına oturdular, el ele diz dize göz göze aşklarını sessiz ruhların yüzlerine vurdular. Birlikte akşam yemeği yapıp yediler.


Kız artık eve gitmek istediğini söylediğinde erkeğin içi burkuldu, yüzü asıldı. Oysa erkek kızın teninin kokusunu duyarak uyumayı hayal etmişti 2 hafta boyunca. Kız anladı bir şeylerin ters gittiğini. Vazgeçti gitmekten. Ama korktu da aralarında olmaması, yaşanmaması gereken bir şey yaşanmasından. O kadar büyük bir aşk besliyorlardı ki birbirilerine, bu aşkın şehvete dönüşüp eriyip bitmesinden korkuyordu kız. Ama erkek güvenilirdi, sağlam karakterliydi.


Aldatmak ve Aldanmak!


O gece birbirilerine sarılıp derin ve tatlı bir uykuya daldılar. Ve sabahında öyle güzel bir güne uyandılar ki sanki evin her yeri gökkuşağı kadar renkliydi. Harika bir kahvaltı yaptılar. Sanki dünyanın en zengin sofrasına oturmuşlardı, sofra zengindi de 2 simit, 100 gr. peynir, çay ve sınırsız aşk. Gözlerden akan sayısız sevgi tomurcuğu. Kahvaltı bitti ve yine oturdular ikili koltuklarına ellerini tuttular ve sohbet ettiler uzun uzun. Ve sonra kadın lavaboya gitmek için ayağa kalktı.


Kadının elleri erkeğin elleri arasında kayıp uzaklaştı. Arkasından bakarken erkek ne kadar şanslı olduğunu düşündü ve nasıl tanıştıkları ne zorluklardan ve güzelliklerden geçerek bugünlere ulaştıkları geldi aklına. Tam o sırada kadının telefonuna bir mesaj geldi. Erkek bakardı kadının telefonuna. Çünkü bazen babası arardı, bazen kardeşi. Yanlış bir şey düşünmelerini istemezlerdi. Titiz davranıyorlardı. Telefona baktı ve tanımadığı bir numara gördü. Mesajı açtı ve beynine yıldırım düşmüş gibi durakladı zihni. Aklı intihar etmiş, kalbi firar etmişti o an. Tekrar tekrar okudu mesajı kadın lavabodayken. “Esra, dün konuştuğumuzu 2 gündür birlikte olduğumuzu Bircan gördü, seni ararsa ben değildim dersin, Burak ile ilgili bir sıkıntı yoktur umarım, müsait olunca ara özledim sesini.” Kadın lavabodan çıktığında erkek donmuş vaziyette hareket etmiyordu. O an kadın erkeğin her şeyi öğrendiğini anladı. Sessizce “seni seviyorum.” dedi. Erkek, sustu. Saatler sonra bir kelime çıktı erkeğin ağzından. “Git.”


Kadın kalıp eşyalarını aldı eline. Gidiyordu. Erkek arkasından yaşlı gözlerle bakakalmıştı. Oysa daha önce hiç ağlamamıştı. Bir kere babası bakkaldan sakız çaldığını öğrendiğinde vurduğu tokatta gözleri dolmuştu sadece. Bu kez hüngür hüngür ağlıyordu. Kadın elinde valizi sari yaprakları dökülmüş yolda ağır ağır ve boynu bükük şekilde ilerlerken o da diz çökmüş elinde hiç bırakmadığı sigarası kul olurken ruhu da sigaranın ateşi ile eriyordu. Kadın tam gözden kaybolacakken erkek içinden gitme dedi. Kadın bunu hissetmişçesine kafasını geriye cevirdi gözlerinden akan yaşı görür gibi o da içinden ağlama kıyamam dedi. Hep öyle derdi erkek kadına. Ama bu kez ayrılmaları gerekti. Bitmişti. Bu kadar severken nasıl biter diye düşündü o an. Başı hala arkaya bakıyordu. Ask için bedenlerin ayni yerde olmasına gerek yoktu ki. Uzaktan da sevebilirdi. Aşkını ruhunda hissediyorsan, gözbebeklerinde hayalini yaşarsın diye fısıldadı yine kendi kendine. Sonra başını cevirdi ağır ağır yürümeye devam etti. 2 dakika sonra bir taksi bulup otogara dogru yola cikti. Erkek bakakalmıştı. Hani gitmeyecekti.


Yalan söylemişti. Son ana kadar dönecek diye beklerken kadın dönmemişti. Kabullenemedi yokluğu. İntihar etmeye karar verdi. Yatak odasına girdi. Eline ilaç kutusunu aldı. İlaçları avucuna alıp son bir hayale dalmak istedi. Gözlerini kapattı. İlaçlar elinden düştü. Ölüm aşkının bitişi demekti, vazgeçti. Sevdasını ruhu bedenden ayrılana kadar yasamaya karar verdi. İçi rahatladı. Tam o anda kulaklarında kadının sesi çınladı. -" Seni seninle ölecek kadar çok seviyorum."

Aldatmak ve Aldanmak!
Cevapla