Bir Deli, İki Aşk (4.Bölüm)

Birinci Bölüm
İkinci Bölüm
Üçüncü Bölüm

Dördüncü Bölüm

19 yaşıma kadar hiçbir kitabı sonuna kadar okumamıştım. Özlem diye bir kızdan hoşlanıyordum ve kıza yaklaşmak imkânsızdı. Fark ettim ki Özlem her dershanede her ders arasında çantasına davranır, kitabını çıkarır, kendi yalnızlığında kitap okurdu. Kitap okurken o kadar masum olurdu ki yanına gidip yanağından öpesim gelirdi. Bir gün yanına gidip “Ne okuyorsun?” dedim. Güzel bir gülümsemeyle Sinan Akyüz’ ün İki Kişilik Yalnızlık kitabını gösterdi. Yalan atıp devamlı kitap okuduğumu ama hiç romantik tür denemediğimi söyledim. İyi ki de yalan söylemişim. O ders arasında beraber kitapçıya gidip sipariş ettik İki Kişilik Yalnızlığı. Kitap geldiğinde o gece bitirmiştim. Ertesi gün kitapla ilgili konuştuk. Ders arasında yine kitapçıya gidip diğer bütün kitaplarını sipariş etmiştik. Sırf konuşabilmek için kitap okuyordum. Şimdi ise okumak için yaşıyorum. Özlem’le kitapla başlayan muhabbetimiz, benim en yakın arkadaşımı ayartana kadar devam etti. Hayatımdan Özlem gitti, daha değerli varlık olan kitap kaldı.

O zamanlar haftada üç kitap bitirirdim. Okuduğum aşk romanlarının etkisiyle mi bilinmez ufak bir aşk hikayesi karalamıştım. Hayatımda tanıdığım kitaplıkla bütünleşen babama yazıyı gösterdiğimde “iki kitap okudun başımıza filozof kesildin.” demesiyle bütün yazma isteğim kaybolmuştu. Belki iyi, belki köyü yaptı tartışılır ama ben iyi yaptığını düşünüyorum. Eğer o zamanlar yazsaydım Tuğba’ya olan aşkımı bugün paylaşamayacaktım. Eğer o gün Özlem bana kitabı göstermeyip, tersleseydi Tuğba’ya olan aşkımı yine yazamayacaktım. Eğer ismini bilmediğim “deliiikız” ilk yorumu yazmasaydı, Tuğba’ya olan aşkımın devamını yazamayacaktım. Yorumlarınız bu denli önemli benim için. Olur da bir gün hayatımda aradığım kadınla karşılaşır evlenirsem bu hikayeyi kitap haline getiririm. Olur da kitap haline getirebilirsem yorum yazan herkese imzalayıp elden teslim etmek isterim…


sevmek

Hayat ne garip değil mi? Ayakkabımıza taş girip ayağımızı acıttığında ayağımızdan sıyırıp ayakkabıyı, taşı hayatımızdan çıkarıyoruz. Ama sevipte karşılık bulamadığımız insanları, bedenimizin acı eşiğini test edercesine hayatımızda tutuyoruz. Hiç düşünmeden yanımıza alıyoruz, “ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın” demeden.

Sizlere sorduğum sorunun cevabı tabi ki barışmış olmasıydı. Her ayrılığında bana daha çok yaklaşır daha da çok zamanı paylaşırdık. Üzülmesine dayanamazdım. Barışacaklarını bilirdim, ama yinede teselli ederdim, barışacaksınız… Nitekim de her defasında öyle oluyordu. Her ayrıldığında daha yakınlaşıp, barıştığının dakikasında hayatında ki etkisiz eleman görevime geri dönüyordum. Baştan kurulmuştu düzen. Boğazımızda ki gıcık gibi, öksürüyoruz ama faydasını göremiyoruz. Sadece daha fazla öksürüyoruz.

Acı eşiğim o kadar artmıştı ki sevgilisiyle mutlu bir gününde mutlu, mutsuz gününde mutluluğu bekleyecek kadar umutlu… Anlatmak istediğim mutlu anılarımı paylaşmak istiyorum, beceremiyorum. Beni kahkahalara boğan, tebessüm ettiğimde gözlerimin içinin güldüğü o an’lar galiba sadece bende kalacak. Şunu anlatmadan geçemeyeceğim: Tuğba sinirlendiğinde diksiyonu o kadar düzgün bir hal alıyordu ki bankaların çağrı hizmetlerinde çalışan insanlarının yanında saygıyla eğileceğine garanti verebilirim. Hareketleri serileşir, iri gözlerini iyice ayırır, aklından ne geçerse onları savururdu. Bir gün okulda yemekhaneye doğru ilerliyorduk. Sebebini hatırlamadığımız bir tartışmanın en ateşli yerinde ağır bir laf söylemiş olmalıyım ki, bana dönüp “yok ananın a..” dedi. Hiçbir kıza yakıştıramadığım küfür Tuğba’nın ağzından o kadar şiirsel çıktı ki, ilk defa bir kızdan küfür yemek bu kadar hoşuma gitmişti. Puştluk yapıp o anda annemi aradım; “anne Tuğba sana ‘ananın a..’dedi. Ne yapayım?” dedim. Benim çikolata tenli sevdiğim kız kıpkırmızı olmuş gözlerimin içine bakıyordu. Telefonu kapattığımda hızlı adımlarla önümde ilerlemeye başladı. Neredeyse koşmam gerekti yetişebilmek için. Yetişip kolundan tuttuğumda ikimizde aynı anda kahkahalara boğulmuştuk. Yine kafasını arkaya atıp, soluğu kesilene kadar güldü, güldük. Tuğba’nın gülüşü o kadar keyif veriyordu bana, bilemezsiniz. Türk kahvesini yudumlayıp, bir sigara yakıp kitap okuduğum anda aldığım keyfi mi silip atsam hafızamdan yoksa yeni değiştirilmiş çarşafın verdiği huzurlu keyfi mi silmeliydim, o gülüşü ilk sıraya yerleştirmek için? Galiba dışarıdan sevgili gibi gözüktüğümüz konusunda, dışarıda ki insanlar sonuna kadar haklıydı. Okulda ki çoğu çiftin yaşadığı tartışma dönemleri bizde olmuyordu. Diğer sevgililer gibi kısıtlamalarımız yoktu. Ben “etek giyme bugün” dediğimde yurduna çıkar kıçına pantolon geçirir, Tuğba “o kızla görüşme” dediğinde bir daha o kıza bakardım. Birbirlerini tamamlayan lego gibiydik, o lanet dışarıdan bakıldığında. İçimde bütün doğal afetler aynı anda gerçekleşiyordu, gören olmuyordu.


"Sevip de karşılık bulamadığımız insanları, bedenimizin acı eşiğini test edercesine hayatımızda tutuyoruz"

İktisat dersinde ben yine Tuğba’yla uğraşıyordum. Yaptığım şakanın dozunu aşmış olacağım ki sıradan kalmaya yeltendiğinde belinden tutup tekrar oturtmuştum. Kafamı kaldırdığımda çok sevdiğim Rahmi hocamla göz göze gelmiştik, “burada bari yapmayın” demesiyle, dünya tarihinde ki en uzun gelen blok ders boyunca kıpkırmızı suratı taşımıştım. Belki de iktisattan geçemememin nedeni hala bu utangaçlıktır. Edebiyat dersine ne demeli? Hiçbir zaman beceremediğim cümlenin öğelerine bulunup yazılan o cümleleri çok mu aradın be çok sevdiğim Erdal hocam? O yazılan cümlelerde kendimi kaybettiğim için galiba edebiyatta alttan gelen ders olmuştu. Emin değilim ama hocalarda bizi sevgili zannediyorlardı. Yoksa der miydi Hakan hoca; “Tuğba neden yalnız dolaşıyor bu günlerde” diye?

Günlerim güzel ve bol kahkahalı geçiyordu. Monoton derslerden çıkıp, her akşam yeni keşfettiğimiz tarihi sokaklarda buluyorduk kendimizi. İkimizin de nefret ettiği gibi gözüken kenti bile tek taraflı seviyordum. Sinirli birisi değilim, herkeste olduğu gibi damarıma basılmasın yeter. Bol kahkahalı bir günün gecesi kâbuslu olmamalıydı. Sevgilisi bana mesaj atmamalıydı. Kaderimiz gelgit yapıyordu. Sevgilisi bana “Kardeş ben Tuğba’nın sevgilisi Gürkan. Saniye’nin telefon numarasını verebilir misin? Tuğba’ya ulaşamıyorum da.” mesajını atmıştı. Nerden geldiğini bilmediğim titremeyle ancak “Senin Gürkan olduğunu nereden bileceğim? Kusura bakma, kimseye sormadan telefon numarasını veremem.” demiştim. Köpek dayak yemek istediği zaman çobanın değneğine sürtünür derler bizim köyde. “Ver işte uzatma” mesajıyla hala sakinliğimi koruyan ben “Dostum anlatamadım galiba. Burada Saniye’nin peşinden koşturan öğrenci de var esnafta. Tuğba sana cevap verdiğinde alırsın numarayı.” cevabıma karşılık “sen çok film izlemişsin. Gerçek hayata dön.” mesajına cevap vermedim. Saniye’yi arayıp Tuğba’yı istedim telefona. Uyuduğunu söyledi, uyandırttım. Çatallanmış sesiyle cevap verdi;
-Efendim canım.
-Tuğba benim telefon numaram senin erkek arkadaşında işi ne?
-Gürkan mesaj mı attı sana?
-Kızım adamı deli etme. Bak şu telefonuna, kırmayayım kalbini!
-Tamam canım, tamam. Sağol aradığın için. Kusura bakma Gürkan’ın attığı mesaj içinde.
Konuşmamız saniyeler almıştı. Hala sinirden sigarayı yutarcasına içime çekiyordum. Mesaj attım Tuğba’ya;
“Benim numaram ne arıyor senin sevgilinde?”
“Canım Gürkan’ın yanına gittiğimde gizlice almış, haberim yoktu. Uzatmayalım..”
“Güzelim gecenin bir yarısında mesaj atıp artistlik yapmak için mi almış numaramı? Söyle bir daha mesaj atmasın bana!”
“Tamam Emre uzatma artık, kes!”
Bu cevapla dönülmeyen bir öfke otobanında ilerliyordum. Sinirlerimin ne denli gerildiğini o an anlayamamıştım. Sabah olduğunda hala dişlerimi sıkmaktan çenem ağrıyordu.
“Tuğba telefonuna sahip çıkamayacak kadar acizsen ya telefon kullanma ya da benimle beraber telefonumda ki numaranı sil!”
“Uzatma Emre. Tamam Gürkan mesaj atmayacak artık sana..”


aşık olmak

En son mesajlaşmamız buydu. En son konuşmamız buydu. En son konuşmamızda buydu. Sabah olup okula gittiğimizde her günden farklı olarak yanında oturmamıştım. Her zaman ki sigara içtiğimiz yerde sigara içmiyordum. Bir özür bekliyordum, terbiyesizliğe uğradığımı düşünüyordum. Olmadı. Sanılanın aksi olurmuş, gerçekten de öyle oldu. Aramızda mekik dokuyan Saniye ne yaptıysa ne Tuğba’nın inadını kırabildi ne de benim gururumu tamir edebildi. Günebakanların kafalarını batıya çevirdiğinde gözleri kan çanağı içinde bir ben ve olayı anlamaya çalışan insanlar doluydu çevrem. Odadakiler soru sormaya bile çekiniyordu. Tuğba’nın odasındakiler tek tek mesaj attılar, kendime bile cevap veremezken onları es geçiyordum.

Ben özür beklerken günler geçti. Karlı günlerde bile kahkahamızla ısıttığımız Zile, günler geçtikçe kutuplaşıyordu. Dedikodular türüyor, benim uzaklaştığımı görenler Tuğba’ya yaranmaya çalışıyordu. Bilmediğim numaralardan, ben falanca kız tanışmak istemiştim türevli anlamca boş mesajlar. Derslere gitmiyor, devamsızlığı takmıyordum. İkinci dönem finalleri benim için sadece düzensiz uykunun diğer adı olmuştu. On bir dersin dokuzuna girmemiştim.

Bir sabah kahvaltısından sonra çay içerken fark ettim. Herkesi fark eden ama kimsenin fark etmediği bir deli geçerdi yurdun önünden. O sabah ne olmuştu da oturuyordu yurdun duvarında? Yanına gittim, bir sigara ikram ettim. Yeni doldurduğum çayı uzattım. Biliyor musun dedi deli ve devam etti “Bugün bir şey fark ettim. Sende yalnızsın bende. Sende kısa Lm içiyorsun bende. Sen delirmeye mi başladın?”. Tebessümünden sonra selam veren çürümüş ve çürümemiş olan sapsarı dişleri. Adın ne abi dedim. Siktir et diye cevapladı. Çayını içti, haydi eyvallah dedi. Bir şey söylememi beklemeden çekti gitti.

Yurdun temizlikçisinin dikkatini çekmişim. Bardağı bırakmaya girdiğimde “o delinin çok güzel resim çizdiğini biliyor musun İzmirli?” dedi. Oturdum biraz muhabbet ettik. Bir kız sevmiş zamanında. Malum alamamış, en yakın arkadaşıyla evlendirmişler. Düğünde o kadar çok oynamış ki attığı terle beraber damla damla aklı düşmüş yerlere. Rivayet bu yönde, kendisine soracak cesaretim olmadı. Bir de başkasından öğrendiğim özelliği de çok iyi almanca konuştuğuydu. Hayatta sadece karnını doyurmakla barınma ihtiyacını karşılamak dışında hiçbir gayesi olmadığını zannederler bu köhne halk. Herkes kedili deli der. Kulağını delip küpe taktığı bir kedisi varmış zamanında, o bile terk etmiş zavallıyı.


"Karlı günlerde bile kahkahamızla ısıttığımız Zile, günler geçtikçe kutuplaşıyordu"

Her gün aynı yerde oturup beklemeye başladım adamı. Üç hafta boyunca geldi, bardağın yanında ki sigarayı ağzına götürdü. Bir şey söylememi bekledi konuşmak için. İnanmazsınız dertleştik deliyle. Bir gün “abi ben bir kızı seviyorum, o beni sevmiyor. Ne yapayım?” dedim, demez olaydım. Adam bardağı yere fırlattı, dönüp baktı suratıma. Yumruk yiyeceğimi zannettim. Belki de en güzel cevabı o vermişti bakışlarıyla, iyi bok yedin dermişçesine. Bir daha da gelmedi o saatte yurdun önüne. Yolda karşılaştığımızda yüzüme bakmadı. Deli bile terk etti beni. Hikayedenin adında ki bir deli, kedili deliydi.

17 Haziran’dı. Sınıf birinciliğine oynayan Tuğba’nın memleketine aldığı biletin kullanım tarihi. Aracı Turhal’dan 18.45’te kalkacaktı. Sekiz kez el sallamıştım ardından. Beş kez sevgilisine göndermiştim. İlk defa yolcu edemiyordum. Bir daha görüşemeyiz diye saat 16.00’da aydınlatma direğinin dibinde beklemeye başladım. Bir helallikti alabileceğim, birde mektuptu verebileceğim. Yurda döndüğümde telefona gelen bir mesajdı. Sadece bir kısa mesaj. Saniye’den gelen mesajı açtım. Aynen şöyle diyordu;

“Emre ben Tuğba… Numaranı silmemi istemiştin onun için Saniye’den mesaj atıyorum. Seninle çok iyi zamanlar geçirdik. Konuşmuyor olsakta hoşça kal demek için mesaj attım. Kendine çok iyi bak, hakkını helal et..”

“Merhaba Tuğba. Bende helallik almak için köşede beklemiştim, yetişemedim galiba. Sende hakkını helal et, hep mutlu ol. Kendine çok iyi bak, anneye selamımı iletirsen sevinirim. Hoşça kal…”

18 Haziran’da memleketine indiği zamanlarda camdan dışarı bakıyordum. Benim beklediğim direğin altında yurda doğru bakan kedili deli vardı. Hızlıca aşağı indim belki gelir diye. İndiğimde çoktan gitmişti. 18 Haziran’ın akşamında İzmir’e yola çıktım, bir daha görüşmeyeceğimi zannettiğim sevdiğim kızı düşünerek…

“Bir sene boyunca ne yaptın?” dedi babam. Cevap olarak gülümseyerek “Sadece sevdim” diyebildim. Beklide yeterliydi cevap, bir daha ders notlarımı sormadı. Düşündüm de galiba hatıralar, fotoğraflar ve bir mektuptan başka gerçekten bir şey yapmamıştım Zile’de…


Diğer bölüm sadece mektuptan oluşacaktır, sevgilerle…

Dördüncü bölüm sonu…

Beşinci Bölüm

Bir Deli, İki Aşk (4.Bölüm)
Cevapla