Bir Deli, İki Aşk (3.Bölüm)

Birinci Bölüm
İkinci Bölüm

Üçüncü bölüm

Meğer ben yirmi sene boyunca yaşamamışım. Ne yediğim yemeklerden tat almışım, ne bir çiçeğin kokusunu gerçekten çekmişim hasta ciğerlerime, ne okuduğum kitapları anlamışım, ne de herhangi bir şarkıyı adam akıllı dinlemişim. Kontrol ettiğimi zannettiğim hayatımı meğer sadece monotonlaştırıyormuşum. Yüzüm daha çok gülümsemeye, vakitler yetmemeye, hatta kendime bile bakmaya başlamıştım. Tuğba’yla ne kadar çok vakit geçirsem, o kadar hayata bağlanıyordum. Hayatımın hiçbir evresinde okula bu denli gitmeye hevesli olduğumu hatırlamıyorum.

Tuğba benim gözümde ne kadar fit bir vücuda sahip olsa da dışarıdan zayıf bir kızdı. 1.70 boyunda 60 kilo bile yoktu. Ben her haliyle seviyordum. Dolmuşta bir elimle demiri tutarken, muhakkak diğer elim Tuğba’ya temas etmeden belinin hizasında dururdu. Eğer ki dengesini kaybederse (ki çoğu zaman kaybetmiştir) arkasında hep destekleyecek beni bulacaktı.

Hiç sıkılmadım gözlerinin içine bakmaktan. Ben bir an olsun gözlerimi üzerinden ayırmazken, o da telefonundan ayırmazdı iri gözlerini. Eee ne yapalım, tek taraflı aşkta böyle bir şey işte. Söylemek istediğin binlerce “seni seviyorum” lar ağzından çıkamasa da, adem elmanda kalıyor, canımı acıtıyordu. Boğazımda düğümlenen binlerce kelimeler… Kabul, ilk zamanlar çok zoruma giderdi. Biliyordum sevgilisi benim kadar sevemezdi. Çünkü ona sahipti ve gözünün bir başkasını görmediğini de biliyordu. Zaman ölümü bile unutturduğu gibi “üniversite bitince unuturum nasıl olsa” diyerek kendimi kandırdım. Hiç fark etmiyordum, benim sevgim otobanda son sürat giden bir otomobilin duramayarak, gişedeki onlarca aracı birbirine kattığı gibi felaket getirecekti. Kontrolü kaybetmek hiç bu kadar bağlayıcı olmamıştı.

aşk hikayesi
Okula beraber gidiyor, öğle yemeklerini beraber yiyor, sigara içmedi halde ders aralarında devamlı yanımda sigara içmemi bekliyordu. Zamanla alıştığımız davranışlarımız yerini ufak fiziksel temaslara bırakmıştı. El şakalarından hoşlanmayan ben, yine gözünün içine bakıyordum eliyle omzuma vursun diye. Nitekim de hep beklemediğim bir anda ve o anı unutamayacağım bir zamanda gelirdi hareketleri. Sırf güldüğünde başını geriye atıp, nefesinin kesilişini ve sonunda başını omzuma koyarak kahkahasına devam etmesi için bildiğim bütün numaraları sergiler, daha da mutlu olması için başkalarıyla alay bile ederdim. Tanrım… Gülüşünü seviyorum, davranışlarını seviyorum, teninin rengini seviyorum, gözlerini seviyorum, yürüyüşünü seviyorum, zevklerini seviyorum, konuşmasını seviyorum, alay etmesini seviyorum, parmaklarını seviyorum, yazısını seviyorum, uykulu halini seviyorum, güzel havalarda neşeli olmasını seviyorum… En çokta bana güvenmesini seviyorum. Akşamın bir vaktinde “canım sıkıldı. Hadi sana Türk kahvesi ısmarlayayım” dediğimde hiçbir zaman bekletmedi beni, yurdun köşesinde ki devamlı cızırdayan, sarı rengiyle sevgililerin vedalaştığı o sokak lambasının altında.

Katreye giderdik. Yavuz abinin ve eşinin işlettiği Kafe Katre’ye. Biz o kadar abartmışız ki yalnız başımıza karşılıklı dedikodu yaparak kahve içmeyi, artık masada yalnız kalamayacak kadar kalabalıklaşmıştık. Her gidişimizde Yavuz abi ve eşiyle beraber oturur, sanki iki ailenin birbirlerine yaptıkları ev ziyaretleri gibi koyu bir sohbetle beraber saatlerce gülerdik. Yavuz abi kafeyi işletiyor, eşi de Anadolu lisesinde İngilizce öğretmenliği yapıyordu. Akşam olduğu vakit Yavuz abinin eşi kafeye gelir, eve gidene kadar kendi zevkine göre hazırlanmış köşesinde saatlerce kitap okurdu. Kafenin düzensiz merdivenlerini aşıp ta “Yavuz abi biz geldik, yenge nerede?” demek bana öyle keyif veriyordu ki, bir an Tuğba’nın eşim olduğunu bile zannediyordum.

Okul çıkışında yaptığımız, benim hiçbir zaman hoşuma gitmeyen ama sırf Tuğba’nın hoşuna gidiyor diye gülümseyerek yediğim kornişon turşu, ekmek ve kola üçlemesi... Yurda geldiğimde inanılmaz mide ağrısı çekeceğimi bile bile aldığımız turşuyu bir Tuğba’nın ağzına uzatır bir de kendi ağzıma atardım. Ellerimle besledim desem yalan olmaz galiba. Mide ağrıları için yüzlerce kez minnettarım tarlaya ekilen salatalığı toplayıp, tuzlu suya yatıran ve daha sonra markete satan kadınlara. Haklarını nasıl öderim bilmiyorum ama gerçekten turşular berbattı…
"Zaman ölümü bile unutturduğu gibi üniversite bitince unuturum nasıl olsa diyerek kendimi kandırdım. "
Turşu yemediğimiz zamanlar Hüner pastanesine gider, cebimizde ki son paraya kadar pasta, poğaça, börek.. ne bulursak indirirdik mideye. İlk zamanlar zayıf olduğundan yakınırdı. Yemek yemez, su içmez tavırları vardı. Kilo aldırmak için ne kadar çaba sarf etsem de almadı. Ama ihmalde etmiyorduk yemek yemeyi. Benden fazla yediği halde, ben Tuğba’dan fazla kilo alıyordum ama “siktiret” diyordum. Benim gözüm Tuğba’dan başkasını görmüyordu, başkasının da beni görmesini istemiyordum. Pastanede televizyon izlemeye dalardı arada sırada. O anda ben girerdim devreye Tuğba’nın üçüncü eli görevinde, pastadan bir kısım alıp ağzına götürürdüm. O çiğnerken ben peçeteyle dudağının kenarına bulaşan kremayı silerdim, hiçte fark etmiyor gibiydi. Gözleri hala ya telefonunda ya da televizyondayken, ben çevre masaların bakışlarına aldırış etmeden mest olmuş biçimde izlerdim. Rahatsız etmeseler bir yaşam boyunca, eminim hiç sıkılmadan izlerdim.

Çok iyi hatırlıyorum. 2010’un ilk karı hava -4 dereceyken düşmüştü. Tuğba gece mesaj atıp “öff hava iyice soğuyacak. Nefret ediyorum buradan.” demişti. Ben kar yağdığını bile bilmiyordum. Sabah yine uyandırdı beni “günaydın tosuncuk :)” mesajıyla. “Günaydın kargacığım :)” cevabını muhakkak verirdim. Kahvaltı için dışarı çıktığımda ayak bileklerime kadar karın tuttuğunu görünce sevincimden haber verdim “dışarısı bembeyaz. Okulda seni kardan kadın yapacağım, hazır ol :)”. Dediğim gibi de oldu. Okulun kapısının önünde, hocalar camın arkasından çaylarını yudumlayıp yağan karın verdiği hüzünlü dağları izlerken, ben Tuğba’nın omuzlarından tutup çelmeyle yere serdim. Herkes bize bakıyor, ben karın içinde Tuğba’yı yuvarlıyordum. Bir bayan hoca camı açıp “Emre rahat bırak kızı, yemin ederim dersimden geçemezsin. ” esprisi beni ve bize bakıp kahkaha atan insanları iyice keyiflendirmişti. Daha fazla üşümesine dayanamadım. Yere yatırdığım biçimde kaldırdım, başladım üzerinde ki karları temizlemeye. Önce kafasındakileri, omuzları, belini temizlerken hiç beklemediğim anda avucunda tuttuğu kartopunu yüzüme vurdu. Neye uğradığımı şaşırdım. O şaşkınlıkla Tuğba üç dört metre diğer tarafa kaçtığını fark etmemiştim bile. İlk önce hocayla gözgöze geldim, daha sonra gözüm Tuğba’yı ararken bir elini dizine koymuş, diğer elini karnına götürmüş kahkaha atan bizimkini gördüm. Doğayla o kadar uyumluydu ki… Sanki montu bir ağacın gövdesiymiş gibi, gülüşü soğuktan kurtulmaya çalışan kırlangıçların sesi gibiydi. Yanına gidip sarılmam ısıtmıştı galiba, sadece kahkaha atıyorduk. O gün iki saat boyunca sınıflar arası kartopu savaşı oldu okulda. Öncülüğünü benimle Tuğba’nın başlattığı, en son hocaların katıldığı o muhteşem gün…

aşk hikayeleri
Hiçbir hayalimde sevgilim olarak göremedim. Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra öğrendim, bizi tanımayanların bizi sevgili zannettiklerini. Hiçbir zaman benim sevgilim olmayacağını bildiğim halde yine de sevindirmişti bu söylentiler beni. Hatta bu söylentiler okulu aşmış şehirde de dolaşıyordu. Tuğba’nın olmadığı bir gün sınıftan başka bir kızla katreye gittik. Yavuz abi kapıda karşıladığı gibi kolumdan tutup kenara çekti. “Nerede lan yenge?” şoke olmuştum. İlk defa böyle tepkili görmüştüm Yavuz abiyi. “Abi memleketine gitti. Birkaç güne dönecek.” dememle beraber, “utanmıyor musun it herif iki günde kızı aldatmaya. Siktir git kafeden!” demişti Yavuz abi. Bir yabancıdan küfür yemek ilk defa hoşuma gitmişti. Bizi ne kadar da benimsemiş. Durumun aldatma olmadığını, kafeye getirdiğim kızın sınıf arkadaşımız olduğunu, Tuğba’nın da haberinin olduğunu söyleyene kadar, sinirden elmacık kemiklerinin üstündeki derinin titrediğini fark etmiştim.

Yavuz abinin sinir fırtınası gecenin hüznünü dağıtmaya yetmemişti. Kafam allak bullak, bir dakikayı bile Tuğba’sız geçiremiyordum. Ben Zile’de, Tuğba sevgilisinin yanında… Acı çekiyordum ama hala yüzüm gülüyordu, kendim dışında herkese. Soranlara ailesinin yanına gittiğini söylüyordum, içten içe yediremiyordum kendime. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir mesaj geldi. Sevgilisinin yanında olduğu için mesaj atamıyordum, mesajda beklemiyordum. Ankara’da okuyan sevgilisi Tuğba’yla olan fotoğraflarımızı görmüş. Birbirlerine girmişler, tartışmışlar. Sadece iyi bir arkadaşım diye savunabilmiş beni. Baskıya dayanamayıp göndermiş, harf bakımından kısa, anlam bakımından bir hayatı söndürebilecek mesajı…

Cevap vermedim mesaja. O gece kendi sorularıma bile cevap veremedim. Yurdun tavanına bakabildim sadece. Ağlasam, ağlamayı da beceremiyordum. Dertleşsem, Tuğba dışında kimseye güvenemiyordum. İlk defa o gece ölmeyi diledim. O gece, gecenin güneşe gebe olmasını istemedim.

İçkiyle ayakta durdum dört gün kadar. Ne saçımı düzelttim, ne de gömleğimin ütüsüne dikkat ettim. Darmadağın hayatımda tek düzenli giden telefonun tarihiydi. Artık yurdundaydı ve okulda ister istemez karşılaşacaktık. Ne yapacaktım? Bir şey desem mi? Hayatından çıksam mı?... binlerce senaryolar vardı kafamda.
"Yanına gidip sarılmam ısıtmıştı galiba, sadece kahkaha atıyorduk"
Okula geldi, yanıma kadar yürüdü, sarıldık. Gözyaşlarım gırtlağımı o kadar zorluyordu ki midem bile etkilenmişti. Oturduk o çayını bitirene kadar ben ikinci sigaramı bitirdim. Sevgilisi kıskançlık krizine girip görüşmemizi kesmesini istemiş. Tabi her şeyi anlatmadı. Ben nasıl istiyorsan öyle davranırım diyebildim. Arkadaşlığımıza zarar gelmeyecek dedi. Eskisi gibi olacak dedi. Yalan söyleyen insanları hayatımdan uzaklaştırırdım. İlk defa kendimi suçlu hissediyordum, görmediğim birisine karşı. Suçlu hissetmem nefret duygumu bastıramıyordu. Burada dolmuş şoförü Tuğba’nın bacaklarına baktığı için kavga eden bendim. Başka bir gün iki oğlanın aralarında konuştukları kelimeler arasında “uzun boylu esmer kızda ne sevişir be” beynimin en uç sinirine kadar dokunmuştu. Birinin burnunu kırdım diğerinin bir gözü şişmişti. O gece nezarette kaldım, Tuğba’nın haberi yok. Sevgilisinin haberi yok. Ailemin haberi yok. Yurdun haberi yok…

Söylediği gibi oldu. Arkadaşlığımıza zarar gelmedi. Yine eskisi gibi sokaklarda kahkaha atarak dolaştık. Her gören ne mutlu çift dedi. Ben yine haberi olmadan kavgalar ettim. Paralar harcadık, eğlendik, gezdik, ders çalıştık. Hastalandı gece hastaneye yetiştirdim. İlaçlarını tek tek ben içirdim. Aylarca ne yaptığımızı an ve an anlatabilirim. Onlarca fotoğraflarla bu yazıyı daha da çekici hale getirebilirim. Yapamıyorum.

aşk yazıları
Bir akşam yurtta akşam yemeğini yerken Tuğba aradı. Ağlıyordu. Yurttan çıkıp yanına nasıl gittiğimi hatırlamıyorum bile. Yolda demir burunlu botlarımı bağladım. Aklımda sadece kavga ettiğim çocukların Tuğba’ya zarar verebilecekleri vardı. Oturmuş bir aydınlatma direğinin altına, burnunu çeke çeke ağlıyordu. Yanında olduğumu fark ettiği anda kalkıp sarıldı. Ayrıldık diyebildi. Hıçkırarak ağlıyordu. Sımsıkı sarıldı. Kış günü o yağmurun altında birbirimize sarılarak ağladık. O ayrıldığı sevgilisine üzüldüğü için ağlıyor, bense Tuğba acı çekiyor, elimden bir şey gelmiyor diye ağlıyordum fark ettirmeden. Islak elbiselerle üç saat boyunca dolaştık 600 yıllık tarihi evlerin arasında. Her şeyden bahsettik. Çocukluğumu anlattım sırf konu değişsin yüzü gülsün diye. Kim bilir o evler nereler şahit olmuştur. Kaç sevgilinin gözyaşlarına tanıklık edip, kaç çiftin son nefeslerini barındırmıştır. Artık bizde onlar arasındaydık galiba…

Günler geçti. İkimizde gülemiyorduk.

Bir sabah eskisi gibi bir şey oldu. “Günaydın tosuncuk:)”,
“günaydın kargacığım, ne zaman geçiyoruz okula?”
“ben hazırım, sen hazır olunca çıkalım tosuncuk :)”
Okula gittik, yüzümüz gülüyordu, yine beraberdik. Dayanamadım sordum. “Barıştınız mı?”


Evet okuyanlara yorum hakkı tanıyorum. Sizce neden bu kadar sevinçliydi? Barıştığı için mi yoksa artık ölü toprağını atması gerektiğinin farkına vardığı için mi gülebiliyordu? Üçüncü bölümün sonunu getirmiyorum. Dördüncü bölümde görüşmek üzere, esen kalın…

Bu arada, sevgilisinin yanına gidip geldikten sonra bir gün yine kafeye canlı müziğe gittiğimizde, gitar çalığ bir parça okumuştum. Tuğba’nın gözlerinin içine bakabilecek cesaretim olmamıştı o akşam. Yanına gittiğimde hala göz yaşlarını siliyordu. Buyurun https://www.youtube.com/watch?v=hlZOg0_BOMo&feature=related

Üçüncü bölüm sonu…

Dördüncü Bölüm
Bir Deli, İki Aşk (3.Bölüm)
Cevapla