Ben araştırma yapmayı ve değişik değişik bilgiler edinmeyi seven biriyim. Geçenlerde internette dolaşırken gördüğüm okuduğum ve gerçekten çok etkilendiğim bir hikaye'den bahsetmek istiyorum sizlere.
Eşiniz ile çok mutlu giden bir evliliğiniz var. Her şey o kadar güzel ve imtiyazlı gidiyor ki. Ama bir an geliyor ve o çok sevdiğiniz kişinin yıllar boyunca sizi aldattığını bilmiyorsunuz. Bir gün bir cafe'de eşiniz ile otururken üzerine dökülen bir kahveden sonra aldatıldığınızı anlıyorsunuz. İşte ben sizlere aldatıldığını anlayan bir kadının hikayesinden bahsedeceğim.
Bugün izinli olduğum gün ve evimde pijamalarım ile oturup kitap sayfalarını arasında kendi hikayemi arıyor ve boşalan kahve kupamın arasında kendimi kaybediyorum.

Tam ben böyle dalıp gitmişken bir mesaj geliyor...
Ben telefonumun çalmasına alışkın olan biri olmadığım için titreme sesi ile irkiliyorum. Sonra uzun süre aklımdan hiç çıkmayacak olan o "ÜÇ KELİME" yi okuyorum.
"Korkma, ben varım" diye yazan bir mesaj.

Önce anlamıyorum. Bir daha okuyorum, bir daha, bir daha...
Gönderen numara kayıtlı değil telefonumda, demek ki tanımıyorum. "Kim olabilir?" sorusu beynimi kemiriyor dakikalarca. O dakikalar günlere yayılacak, henüz bilmiyorum.
Aklımdan bir sürü senaryo geçiyor. Tabii umutsuz bir romantik olduğumdan aklıma ilk gelen Kaş'taki çocuk oluyor.

Ama daha geçtiğimiz haftalarda onun asla umurunda olmadığımı, kalbimin başkasına ait olduğunu en acımasız şeklide öğrenmiştim. "O olamaz" diyorum kendi kendime, "nereden bulsun benim telefonumu, hadi buldu diyelim, neden böyle bir şey yazsın?" Ama kendime bile yalan söyleyemiyorum.
Çünkü sonunda işkenceyi uzatan o umut galip geliyor. Çünkü umut her gün tekrarlanan bir intihar biçimi. Her günün sonunda kendini öldürdüğün ve her sabah hayata yeniden kaldığın yerden devam ettiğin bir intihar. Ben de yine kendimi öldürüyor, mesaj atanın Kaş'taki çocuk olduğuna iyide iyiye inanmaya başlıyorum. Aradan 45 dakika geçip kendimi hala telefon ekranına bakar halde bulduğum anda dayanamayıp "kimsiniz?" yazıyorum.
Cevap yok. Yarım saat geçiyor, bir saat, koca bir akşamüstü ve hayatımın tüm akşamlarından daha karanlık olan upuzun bir akşam... Cevap yok.
Mesaj gelmeyen telefonumun ekranına bakarak uyuyakalıyorum.

Bir fincan kahvenin dökülmesiyle başlayan kelebek etkisi.

Sabah kalkıyorum. Mesaim öğlen başlıyor. Ama benim aklım hala dün akşam gelen o esrarengiz mesaj da. Evden çıkıp cafeye gitmeden önce tüm cesaretimi toplayıp dün deneyip de vazgeçtiğim şeyi yapmaya karar veriyorum. Bana mesaj atan numarayı arıyorum.
Telefon uzun uzun çalıyor ama ne yazık ki kimse açmıyor.
Hayat o kadar acımasız ki bana yapmış olduğu tatsız şaka ile, beni umutlandırıp yeniden yüzüstü bıraktığından emin olup o kapkaranlık hayatıma geri dönüyorum.

Belki kirli pasta tabakları, yarısı içilip bırakılmış kahve bardakları bana yine her şeyi unutturabilir. Bir kalbim olduğunu herkes gibi ben de unuturum.
Çalıştığım kafeye geliyorum. Çalışmaya başlıyorum. Gün içeresinde kafe de her şey çok normal gidiyor. Ama elimde olmadan da elim sürekli olarak telefonuma gidiyor.

Sürekli olarak dün gece ki o "ÜÇ" kelimeyi düşünüyorum. Bu sebepten de az önce içeri girip bir masaya oturan ve yüzlerindeki gülümsemeden dünyanın en mutlu evliliğini yaşadığını düşündüğüm bir çifte sipariş ettikleri kahveleri götürdüğüm de ise küçük bir krize neden oluyorum. Aslına bakarsanız küçük dediğime bakmayın, dakikalar sonra bu hatadan dolayı onların hayatını alt üst edecek, onları en az benimki kadar karanlık bir hayata sürükleyecek olan bir HATA...
- "Çok çok özür dilerim" diyorum baştan aşağı tüm pantolonuna kahve döktüğüm adama.
- "Elim çarptı, istemeden oldu. Hemen sileyim, iz kalmasın" diyorum. 
Ben tezgaha bez almaya koşarken adam beni durduruyor.
-"Dur, dur" diyor,
- "Sorun değil, ben lavaboda şimdi temizlerim."
Ama adamın üzerine kahve dökmeme rağmen yüzündeki o kocaman gülümseme devam ediyor. Tabi ki bu beni rahatlatıyor. Kadına da bakıyorum o da gülümsüyor. Bugün onların keyfini hiçbir şey kaçıramaz diye düşünüyorum. Çünkü o kadar mutlular ki...
Adam masadan kalkıp üzerini temizlemek için lavaboya giderken bende tezgahın üzerinden almış olduğum bez ile masayı siliyorum.
Kadın ilk önce ekrana bile bakmamak için direniyor. Ama telefon o kadar inatla çalmaya devam ediyor ki kadın en sonunda dayanamıyor ve telefonu eline alıyor.
- "Aaa bunu açmamız lazım" diye kendi kendine telkinlerde bulunuyor ve açıyor.
Telefonu açması ile daha ağzından tek bir kelime bile çıkmadan telefonu 5 saniye içerisinde kapıyor. Telefondan sonra donup kalıyor. O gözlerdeki ışıltı, mutluluk bir anda kayboluyor.

Ve o mutluluğun yerini büyük bir boşluk, büyük bir donukluk, büyük bir karanlık alıyor. Önce gözleri bir doluyor, ardından gözlerinden alevler fışkırmaya başlıyor. Ama tüm bu iç savaşları verirken yüz ifadesi bir an bile olsun değişmiyor. Bu kadın tüm acısını gözleri ile yaşıyor, kederini ve kızgınlığını da.
Korkuyorum...
Kadın kocasının telefonunu masaya bırakıyor ve ani bir hareket ile masadan apar topar kalkıyor. Bir kaç adım atıp kafenin kapısına ulaşmayı başarıyor ama bu seferde sendeliyor. Düşmemek için en yakınındaki sandalyeye tutunmak zorunda kalıyor.
Hemen koşuyorum kadının yanına yardım etmek için.
- "Hanımefendi, iyi misiniz? Gelin oturun biraz su getireyim size" diyorum.
- "Yok yok" diyor çenesini birbirine çarpa çarpa, "Gitmem lazım, benim hemen buradan gitmem lazım" diyor.
- "Eşinize haber vereyim" diyorum.
O anda kadın bütün gücünü toplayarak benim kolumu kavrıyor.
- "Sakın" diyor, "sakın ona bir şey söyleme" diyerek artık kendini bırakıp ağlamaya başlıyor.
- "Sizden ricam beni bir taksiye bindirebilir misiniz?" diyor hıçkırıklar arasında.
Aslında bu kadın anne olacağını öğrenmiş o gün. Ve onlar için bu haber hayatlarının en önemli ve mutlu oldukları gündü. Ve bu en mutlu günlerinde dökülen bir kahve sayesinde eşinin kendisini aldattığını öğreniyor.
Anne olacağını öğrendiği gün, hayatının en mutlu günü olduğunu düşündüğü gün kocası tarafından aldatıldığını öğrenen bir kadın...

Kadının koluna giriyorum ve sokağın başına kadar kendisine eşlik ediyorum. Taksi beklerken ağlaması hiç durmuyor. Bu duruma kim olsa dayanamaz.

- "İyi olduğunuza emin misiniz? Kötü bir haber mi aldınız telefonda" diyorum yine merakımı yenerek.
- "Kötü haber mi? Daha kötüsü olamazdı. Asla açmamalıydım o telefonu, asla. Ama nereden bilebilirdim ki? Ekranda kocamın, Serkan'ın müdürünün ismi yazıyordu : Kübra Hanım! Kocam bugün işten izin alıp beni doktora götürdüğü için ve doktorda işimiz beklediğimizden uzun sürdüğü için müdürünün ona kızmasını istememiştim oysa ki sadece. Açıp durumu anlatırım dedim. "Kübra Hanım, biz bugün biraz müjdeli bir haber aldık da, bir bebeğimiz oluyor!" derim, o da bizi tebrik eder, Serkan'ın gecikmesine kızmaz, biz de hayatımıza kaldığımız yerden mutlu mesut devam ederiz dedim. Ama tabi ki bunların hiçbiri olmadı. 
Kadın telefonu açar açmaz, daha ağzını bile açmaya fırsat olmadan Kübra hanım, evlerine de girip çıkan, evli bir kız çocuk annesi olan Kübra hanım.
- "Hala o aptal karından kurtulamadın mı? Hadi aşkım seni her zamanki yerde bekliyorum" dedi.
Az önce bebekleri olacağını öğrenen, kocasına deliler gibi aşık olan bu kadın bana bunları anlattı. Kocam beni o kadınla aldatıyormuş.
Ama kadın biraz düşünmeye başlayınca kafasında her şey net bir şekilde oturmaya başlıyor. O uzun mesailer, iş yemekleri, şehir dışına yapılan, otellerde konaklanılan iş seyahatleri...
Kadın haklı,
- "Aptalım ben, aptal!"
Anne olacağını öğrendiği bu gün, hayatının en mutlu olduğu bugün kocası tarafından aldatıldığını öğrenen bir kadın.

Ve ne yazık ki aldatılmanın nasıl bir duygu olduğunu çok yakından bilen biriyim. Böyle bir anda kendini değersiz, daha önemsiz, daha yalnız hissettiğin başka bir an daha kesinlikle yok. Kalbin ile gururun aynı anda kırılır ve bu iki koca yükü aynı anda taşımak da gerçekten çok zordur. Sevdiğin adamın seni değil de, başkasını seviyor olduğunu bilmek ve onu sana tercih ettiğini öğrenmek yüreğinizi yakar, kavurur ve paramparça eder.
Ve ne yazık ki orada bana tek düşen şey kadını taksiye bindirmek. Daha kadını teselli bile edemeden önümüzde bir taksi duruyor ve kadın gözlerini silerek taksiye doğru koşar adımlar ile gidiyor. Ve dönüp bana sadece,
- "Beni sorarsa gittiğimi söyle, başka bir şeyden bahsetme olur mu?" diyor,
Sonra biraz duraksıyor, yeniden bana dönerek
- "Bu arada teşekkür ederim, o kahveyi dökerek hayatımı kurtardın" diyor ve taksiye atlayarak hızlıca uzaklaşıyor.
Olayın vermiş olduğu şok ile kafeye geri dönüyorum. Adam ise lavabodan çıkmış, sağına soluna bakınıyor. Beni görünce hemen yanıma geliyor.
- "Cansu nerede? Karımı gördünüz mü?" diyor.
- "Gitti" diyorum.
Adam yüzüme uzun uzun bakıyor. Kendimi tutamıyor,
- "Sanırım sonsuza kadar gitti" diyorum.
Adam bu sözler üzerine bir afallıyor. Masaya bir tomar para bırakarak kafeyi terk ediyor.
Kahve dökmem ile başlayan kelebek etkisi aslında bir evliliğin gözümün önünde paramparça olması ile son buluyor ne yazık ki.
Akşam kafeyi kapatana kadar aklımdan kadın hiç çıkmıyor. Cansu Hanım'ın hala kor gibi yanan kalbinin sesini hissedebiliyorum, onun acısını kendi acımmış gibi yaşıyorum şu an.

Tüm bu düşünceler içerisine aklımın bir köşesin de ise halen dün gece gelen o mesaj var. O "ÜÇ" kelime hiçbir şekilde aklımdan çıkmıyor. Tüm bunlar ise ne yazık ki aklımı bulandırıyor, mideme kramplar girmesine neden oluyor, tüm vücuduma iğneler batıyor.
Kafeden en geç çıkan her zaman ben oluyorum. Kafenin kapısını kilitliyorum. Bir anda sağ tarafımda bir gölgenin varlığını hissediyorum.

Ve ürperiyorum...
Karanlığın içinden bir ses;
- "Korkma" diyor.
- "Korkuyorum" diyorum.
- "Ben varım" diyor.
Nefesi deniz kokuyor...
Dostça ve sağlıcakla kalın...
Sibel Erdem - 30.01.2018
Aşk İlişkileri
Kadın Emeği
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Cinsel Yaşam
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar