Bir Deli, İki Aşk (6.Bölüm)

Birinci Bölüm
İkinci Bölüm
Üçüncü bölüm
Dördüncü bölüm
Beşinci Bölüm

Altıncı Bölüm

Uzun bir bölüm olduğunun farkındayım. Bir yılı sadece bir bölüme sığdırmaya çalıştım. İster okuyun, isterseniz devam etmekten vazgeçin. Bu son fasıllardır, bilginize…

------------------------------------------------------


Biraz garip yaratılmışım ben. Sevgilim olmadığı halde sevdiğim bir insanı bile aldatamam. Misal şimdi bir sevdiğim var ki dünyalar güzeli, muhabbeti hoş ama dokunamıyorum, göremiyorum ne de konuşabiliyorum. Benden uzakta ve sevgilisiyle tatilin keyfini çıkarıyor. Sevişiyorlar, geziyorlar, kahkahalar atıyorlar. Ama ben her gelen teklife “ilişki içerisindeyim” yanıtı vererek sevgime dokunmalarına izin vermiyorum. Anlık kaçamak bakışlar bile beni vicdan azabına sürükler. Onun umurunda olmayabilirim ama o her an aklımda. Her attığım adımda onun gülüşü, her mutlulukta onun samimiyeti ve her umutsuzluğumda desteğini hala hissediyorum. Çevrem bu büyük değişikliğe adapte olamamışlar galiba, hala barda kız tavlamaya çağırırlar. Bütün bir yaz işten eve, evden sahilde ki Yalı Kafe’ye, ve sonrasında tekrar eve olarak yaşadığım tatili bir an olsun aklımdan çıkaramadığım salak saçma fikirlerle kendime haram ettim. Başak burcunu bilir misiniz? Titiz olduğu kadar tembel, detaycı olduğu kadar da çekingen… Tam bir başak burcuyum. Maalesef felaket senaryolarında beni geçebilecek bir başka âşık tanımıyorum. Her evlenen gelini Tuğba’ya benzetiyor, her damattan intikam alırcasına zor pozlar çıkartıyordum.

Bir rakı masası hatırlıyorum. Hala kafamda yaz aylarının tatlı sıcağı, masayı saran kurumuş nane kokusu, meze edilen hoş muhabbetler… Mete’nin plak koleksiyonundan nadide parçalar. Babam karşımda, arkadaşlarım çevremde keyfi yudumluyorduk. Saat ilerledikçe masadan birer ikişer kalkanlardan sonra bir ben birde Müzeyyen Senar kalmıştık. O hışırtılı tarihi ses, binlerce yıllık geçmişiyle Türk Rakısı, yeni harman sarma tütün sigarayla masanın tek sahibi bendim. Sigaranın her kıvrımlı dumanında bir hatıra geldi gözümün önüne. Yaptığı sakarlıklar mı, iri gözleri mi, gülüşümü, yoksa beni sevmediği mi tükenmeliydi sigaramda? Unutma düşüncesini unutmama isteği o kadar bastırmış ki, her çalan şarkıya benim şarkım olsun diyordum. Elbet diyordu Müzeyyen abla. Elbet bir gün buluşacağız… Bir kısmı yaşanmış, yaşanmamış kısımları için avutucu bir esrar etkisi olsun diye yazılmış, bestelenmiş hatta tarih olmuş şarkı. Gözümün önüne yaşlanmış bir şekilde karşılaştığımız geliyordu. Sadece birbirimize bakıyoruz, ağlıyoruz ama zamanı geri getiremiyoruz. Anlıyorum ki o anda şarkıyı değiştirip daha geniş zamanlı bir parça koymalıydı pikaba. Zeki Müren benim için söylesin dedim içimin en uzak kösesinden. Zeki Müren, Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır…

erkekler hakkında
Kendimi hiç affetmeyeceğim bir şey yaptım Tuğba’dan uzak kaldığım süre içerisinde. Stajda tanıştığım bir kız vardı, Sevgi. Hoşuma gitmese bile zaman geçirip unutturur belki diyebilecek kadar gaddarlaştığım bir zaman diliminde, çevreninde baskısıyla “sevgili” oluvermiştik. Hiç fark etmeden bütün yazı beraber geçirdik. Bir ayda 800 km gezmişiz birlikte. Bırakmayacakmış gibi tuttu elimi, ara vermeyecekmiş gibi dokundurdu dudaklarıma dudaklarını. İçimde koskoca bir “şerefsizsin sen!” diyen Emre vardı ama durdurmadım kendimi. Sevgi’ye zarar vermek aklımın ucundan geçmese de bilinçaltımda o kadar Tuğba vardı ki gece yatağa yalnız uzandığımda hesap sorar gibi rüyalarıma girerdi.

Fallara inanmazdım ama Derya abinin methini çok duymuştum. Medyum Derya tarot falı bakıyor ve gerçekten biliyor söylentileri bizim kenti sarıp sarmalamıştı. Her gün gittiğim kafede 1.60 boylarında, bembeyaz saçlı, hafif kambur ve kilosu yakışan bir adamdı. Geçtim karşısına anlat abi dedim. Seçilen kartlarda, söylenen kelimelerde hep Tuğba bekledim. Söylediklerinde gerçeklik payı çok yüksekti. Son olarak gözlerime baktı, “soru sormak istiyorsan bir kart çek” dedi medyum. Bir kart çektim, uzunca bir süre baktı. Sorun ne dedi, “Ne olacak benim durumum? Sevmesini beklemiyorum ama angut gibi de seviyorum.” dedim. Fotoğrafını istedi. Cüzdanımdan fotoğrafını çıkardım, bir bana baktı bir de fotoğrafa. “Oğlum gerçeği söyleyeyim mi?” dedi. Korkmuştum vazgeç demesinden. Kafamı salladım, onay verdim. “Tarot geleceği söylemez ama ben fotoğraf analizi yaparak söyleyebilirim ki, bu kızı kendine sevdirebilirsen çok mutlu bir evlilik yaşarsın. Adı neydi?” dedi, söyledim. “Bu kız çok ikilemde kalır. Bu ikilemlerinden kurtulmasının yolu sen misin bilmiyorum ama önünde gerçekten zor zamanlar yaşamışsın. Sakın ola ki seçimine sen karışma. Seni severse gelsin, sevmezse sakın fikrini değiştirmek için bir yol deneme, olmaz!” dedi, demez olaydı. Derya abiyle konuştuktan bir gün sonra Zile’ye yola çıkacaktım. Hiç baktırmamış olmak istedim. Gerçekleri duymak istemiyordum, ben Tuğba’yı özlemiştim; onunla konuşmuyor olsam da ona yakın olmak istiyordum…

Kullandığım parfümü bile değiştirmiştim. Sevgilisinin kokusunu her an duyması, onu her an hatırlamasıydı. Şans işte; burcumuzda aynıydı, parfümümüzde aynıydı, yaşımız da… En büyük farkımız insan olmayışıydı. Karşısında ki insanı kuru sevgi sözcükleriyle kandırıp, güven bile duymadığını her defasında belli ediyordu. Söyleyin bana seven insan kıskandığı için mi başkalarıyla görüşmesine izin vermez yoksa kendisine güvenemediği için mi? Defalarca kavgalarına şahit olmuştum. Defalarca üzdü güzel gözlü Tuğbamı… Her kavgalarının birkaç gün sonrasında bir şey olmamış gibi güzel mesajlarla kandırıyordu. Neyse, Gürkan hakkında daha fazla yazmadan hak etmediğini belirtmek istedim. Benim kadar sevmediğine adım gibi emindim. Sonuçta Tuğba’ya sahip ve benim hiç denenmemiş sevgimin karşısında ezilmesini istemiyorum.

Yine 20 Eylül’de Zile’deydim. Aynı yurtta, farklı odadaydım bu sefer. Hiçbir değişiklik yoktu bu kentte. Hoş, Osmanlı tarihinden önce kurulmuş bu yerde bunca zaman değişen olmamış, üç ayda mı olacaktı? Aklımda sadece Tuğba vardı, binlerce sorularla birlikte. Ders kaydı yapılmış, ertesi hafta derslerin başlaması bekliyorduk kuru sıcakla birlikte. Bir haftayı devirmiştik. Kalbim boynumda atıyor gibiydi. Oturmuş sınıfın en köşesinde ki sıraya kapıya bakıyordum. İlk önce kahkahası girdi sınıfa. Kendini kapıda gördüğümde tekrar geçen sene gözümün önüne gelmişti. Alnımda ki terler noktalaşmıştı, heyecan yapmıştım. Ne yapacağımı bilmeden telefonumu çıkarıp gömdüm kafamı, devekuşu misali. Sevgi bir anda yok olmuş gibiydi hafızamda. Haksızlıktı yaptığım ama o an hiç düşünmüyordum. Normal konuşmamıza devam etmiştik. O gün arka sıra gözlerimi kırpmadan Tuğba’ya baktım. Düşündüm, bir yılı sadece nasıl bakarak geçirdiğimi. Elimde koskoca bir pişmanlığın yanında, sahibinden, ikinci el, az kullanılmış aşk vardı.
"Bir rakı masası hatırlıyorum. Hala kafamda yaz aylarının tatlı sıcağı, masayı saran kurumuş nane kokusu, meze edilen hoş muhabbetler…"
Aradan bir hafta geçti, ben hala Tuğba’ya bakıp Sevgi’ye mesaj atıyordum. Derslere giriyordum bedenen orada bir sorun yok ama kafam, kalbim, düşüncelerim hayal dünyasındaydı. Salı günüydü, hatırlıyorum. Okul bitiminde Saniye’den mesaj geldi. “Biz turşu yemeyi düşünüyoruz, sende gelsene”, şoktaydım. “Afiyet olsun size Saniş, ben iyiyim böyle :)” dedim, gitmeye can atsam da.

“Tuğba ben. Ben varım diye gelmezsin tabi ;) Korkma adam yemiyorum canım ben :P”
“Adam yiyorsan anneme ne derim ben :D Bu zamana kadar yedirmiş, içirmiş, büyütmüş :D”
“Gel işte merak etme ;)”
“Canım gerçekten keyfim yok. Yarın yeriz olur mu?”

Korkuyordum. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Evet, beklemiyordum! Gitmeme nedenimse tamamıyla düşünmekti. Tekrar arkadaş olarak görüşmeyi kaldırabilir miydim sabaha kadar irdeledim. Sabah oldum, biçimsiz vücuduma geçirdim giysileri elime ne gelirse. Sormak istediğim sorular vardı. Anlatmasını istediğim koskoca yaz tatili vardı. Okulda başladık konuşmaya. Zile’de akşam saatlerinde bitti konuşmamız. Cevap bulamadığım sorularıma kendi cevaplarımı verdim. Fark etmeden açıklarını kapatıp, görmek istediğim gibi görüyordum. Ne okuduğum kitaplar vardı aklımda ne de Sevgi. O gece Sevgi’ye her şeyi anlattım. Bırakmayacağımı, sadece arkadaş olduğumuzu söyledim. Sessiz kaldı, solukları derinleşti. Telefonu kapattığımda yine aklımda Tuğba vardı.

Geçen sene kaldığımız yerden konuşmaya devam ediyorduk. Zile sokakları dedikodularla dolup taşıyordu. Bizi sevgili zannedenler içerisinden tekrar barıştığımıza sevinende vardı, üzüntüsünden aramızı bozmaya çalışanlarda. Yine tıkadık kulaklarımızı, yine şakalaşmaya, kahkahalar atmaya, yine sevilmeden sevmeye devam etmiştim. Sevgi’ye verdiğim değer artmış gözüküyordu ama geçmişimi kaldıramamıştı. Msn’ de konuşmaya başladık, sessiz ve sakince. Yersiz öfke nöbetlerini hoş karşılıyordum. Alabildiğimce alttan alıyordum. Terbiyesini gömlek misali çıkartıp koymuştu bir kenara. “Yapamıyorum. Sevdiğimi söylemiyorum ama devam ediyoruz işte. İlk buluşmamızda belirtmiştim, unutmadığım birisi var diye. Ne bekliyordun, iki ayda sana sırılsıklam aşık olmamı mı? Ben alışmışım koşturup yorulmamaya. Hep yalnız olarak yatmak, beni düşünenin olmadığı bir dünyadayım. Bana rol yapmayı kes. Stajım iyi geçmeseydi yüzüme bakacak mıydın? Arabam olmayıp gezemeseydik bağlanacak mıydın bana, gerçeği söyle! Yapamıyor musun, iyice terbiyesizleşip iyi anıları da kötüye çevirmeden git! ” demiştim. Bu konuşmayı birebir msn kayıtlarından bulup, yazdım. Dışarıdan bakıp, beklenmeyen hareket gibi geliyordur sizlere. Yazık ettiğimi düşündünüz, haklısınız belki de. Aylar sonra öğrendim ki Sevgi beni defalarca eski sevgilisiyle aldatmış. En yakın arkadaşı olarak tanıştırmıştı, bense güvenmiştim. Meğer seviyor zannedip, aldatılmışım.

fotoğraf hikaye
Tuğba ile geziyor, eğleniyor, son senenin verdiği aceleci zaman kayıplarını telafi ediyorduk. Her anımızı fotoğraflıyorduk. Şimdi fark ediyorum. Fotoğraf çekilmek neydi ki? İnsana acı verir zaman ilerledikçe. Baktığında an itibariyle mutluysan bile, hüzünlenirsin yaşlandığını gördükçe. Aslında kendi kendimize yaptığımız işkence değil mi?

Neyse neyse anlamışsınızdır ki gevezenin önce gideniyimdir. Artık sizleri sıkmadan hikâyeyi tamamlamayı düşünüyorum. Bu bölümde koskoca ikinci seneyi özet geçiyorum.

Tuğba ile ikinci senemizde birbirimizi daha çok tanımış, sinir olduğumuzda bile nasıl davranacağımızı çözmüştük. Sınavlarda bana kopya verdi, geçemeyeceğim derslerde yardımını esirgemedi. Hastalandı, hastanede yanındaydım. Sevindi, kahkaha attık. Gittiğimiz canlı müziklerde en gözde çift eskisi gibi devamlı bizdik. Tuğba’nın odasındakiler barışmamızdan memnunlar, aynı bizim oda sakinleri gibi…

Birinci dönem vizelerinden önce yine sevgilisinin yanına uğurladım Tuğba’yı. Uğurlamanın ardından gelenek haline getirdiğim alkol merasimi o gece rahat uyumamı sağlıyordu. Bu sefer yanına Saniye’yi de aldı. Sevgilisinin en yakın arkadaşına ayarlayacaktı. Ah bu yengeç burcu ve çöpçatanlık huyu yok mu… Saniye umurumda değildi, banane abi gitmesin Tuğba onun yanına. Gitmesin, gittikçe bağlanıyor. Bütün tezatlar benim beynimde neden toplanır sanki. Benim olmayacağını bildiğim halde, sevgilisinden bile kıskanıyordum.

Bu gidişlerin dönüşleri hep ağlamaklı olmuştur. Kahkahalarla gönderip, kırmızı gözlerle karşıladım lanet okurcasına. Bir an bile yanından ayrılmak istemiyordu. Seviyordum, elimden geldiği kadar mutlu olması için çabalıyordum. Her gözyaşı damarlarımdan litrelerce kanın çekilmesine sebep oluyordu. O adamın çekim alanına o kadar giriyordu ki seviştikleri gözlerinden belli oluyordu. Off dayanamayacağım, bu kadar yeter, kaptırdım kendimi.

Sevgilisinin zoruyla görüşmemizi kesmiştik, hatırladığınız gibi. Ben ne salakmışım ki bile bile aynı hatayı yaşadım. Finaller öncesinde sevgiline gitmişti, alışmıştım. En kısa bir hafta kalıyordu. Bir hafta boyunca bende gitmiyordum derslere. Boş geliyordu dolu olan dersler. Devamsızlıktan kaldığım dersler, dönem boyunca sınavlarından geçtiğim derslerin sayısını neredeyse ikiye katlar. Soranlar oluyordu; Tuğba nerede? Her defasında yalan söylüyordum, istemeyerek “Ailesinin yanına gitti…”. Bu son gidişinde yolcu edememiştim. Beklide el sallayamadığım içindir ikinci vazgeçişi. Mesaj geldi. Açmaya korkuyordum, biliyordum sevgilisi kıskanıp görüşmemizi istemeyecekti. Öyle de oldu. Yine dört kelime, “Bundan sonra görüşmeyelim, tamam?”. Yine çift kelime cevap “nasıl istersen…”. Gelmesini bekliyordum. Sevgilisinin yanında açıklayamazdı durumu. Ertesi gün bütün oda arkadaşlarını Hüner’e topladım. Mesajı gösterdim, yüzlerine çarpıp arkadaşını tanısınlar diye. Konuşmaya başladım “İki oldu, iki. Ben salakmışım ki temcit pilavını ısıtıp ısıtıp yemişim. Ne bekliyordum? Kendine güvenemeyen birisi sevgilisine güvenip arkadaş edineceğini mi? Arkadaşınız evlendiğinde bir tek tasması eksik olacak. Sevgilisi ne zaman isterse dışarı çıkarıp, ne zaman isterse eve kapatacak. Göreceksiniz. Bundan sonra sizlerle de görüşmek istemiyorum. Tuğba’yı odada bırakıp sizlerle canlı müziklere, akşam yemeklerine, panayırlara davet edemem. Selamımız olur, samimiyetimiz olamaz. Ne olur anlayın beni, bu iki oldu…”. Hepsi de hak vermişlerdi, her ne kadar görüşmeme isteğime karşı çıksalar da.
"Fotoğraf çekilmek neydi ki? İnsana acı verir zaman ilerledikçe. "
Tuğba sevgilisinin yanından geldiği gün, sabah saatlerinin öğlene bağlandığı vakit mesaj attı. Görüşmek istiyordu, açıklama yapacağını biliyordum. Buluştuk yine aynı aydınlatma direğinin altında. Sinirliydim, farkındaydı. Ağır bir suskunluk vardı aramızda. On metre gitmeden dayanamadım; “Ne oldu?”. Her şeyi bir çırpıda anlattı, duygusuz ve alışmış bir şekilde. Tuğba ailesinden gizli gittiği sevgilisinin yanında annesinden telefon almış. Dersler nasıl gidiyor diye sormuş annesi. Bilgisayar dersinden korktuğunu söyleyince annesi Emre çalıştırsın demiş. Sevgilisi duymuş bu kelimeyi. O akşam tartışmışlar. Tuğba’nın telefonunda ki bütün erkek arkadaşlarına mesaj atmış sevgilisi, “Bundan sonra görüşmeyelim, tamam?”. Adamda ki ne sevgiymiş, Zile gibi pisliğin olduğu yerde koruyucu görevini üstlenmiş birisinden uzaklaştırıyor sevgilisini. Tuğba’nın sevgisi de ne sevgiymiş ki hayatında ki insanları bir mesajla çıkarabiliyordu. Bana böyle şeylerin ters olduğunu, kararlarını bile kendisinin alamayan birisiyle arkadaş kalamayacağımı, kırılmadığımı, kızmadığımı söyledim. Tekrar başladığımız köşeye gelmiştik. Biran birbirimize baktık sadece. Devam ettim “sevgiline yalan söylemeni istemiyorum. Eğer görüşmemizi istemiyorsa, kesinlikle görüşmeyeceğiz. Sınavların bitimine kadar selam verip alırım, ikinci dönem hiçbir şekilde selam almam. Telefon numaramı silme, başına bir şey gelirse ilk beni arayacaksın. Var mı söylemek istediğin bir şey?”, kafasını salladı sadece hayır anlamında. Son bir kez sarılmak istedim. Ellerimde sanki kelepçeler varmış gibi birbirinden ayırmadan sarıldım. Uzunca bir sarılmaydı. Sevdiğim kızın beni terk etmesini ikinci kez izliyordum. Kaybettiğim ikinci savaştı bu, yenilgiye alışmıştım. Bir sigara yaktım gidişinin arkasından. Derince içime çektim dumanı…

Böyle başlamıştı ikinci sene ayrılık hikâyesi. 24 Aralıkta son kez konuşmuştuk. Ocakta İzmir’e gitmiştim ara tatile. Kafam allak bullak dolaştım, büyüdüğüm sokaklarda. Etrafımda ki insanların gıpta ettiği araba kullanmam bile değişmiş, dalgınlıkla iki gün üst üste kaza yapmıştım. Zile ye döndüğümde derslere girmek istemiyordum. Kimseyle konuşmayıp, kimsesiz olmayı düşünüyordum. Günler, haftalar, aylar geçmişti. Zoraki gittiğim derslerde dayanamıyordum, kaçamak bakışlar atıyordum. Yeltenmiyor değildim, göz göze geldiğimiz bir anda konuşmaya. Gururum hayır diyordu…

Tam 5 ay konuşmadık. Aynı üniversitedeydik, aynı dersteydik hatta aynı pastanede karşılaştık, birbirimizi görmemezlikten geldik. Hiç kimseye anlatmadım, kendime bile. Kaçtım kendi kendime…

Mayıs ayının sonunda dayanamadım. Sınavlar başlayacaktı, bitiminde bir daha görmemek üzere mezun olacaktı. 25 Mayıs 2012 tarihinde sınavdan önce arkasından yaklaştım. Sağ elimi beline doladım. Sol kulağına yaklaşıp “Kolay gelsin” dedim. Şaşırmıştı. Sağol diyebildi garipseyerek. Ne haber dedim hiç vurgusuz. İyidir, senden sorusuna “aynı Zile, aynı yurt, aynı ben. Çıkışta işin var mı? Beraber yürüsek, konuşmak istediğim birkaç şey var.” dedim. Olur dedi, gözleri ışıl ışıldı. Sınavın nasıl geçtiğini bilmiyorum, nasıl olsa kalacaktım. Sadece konuşmak için gitmiştim okula…

Altıncı bölümün sonunda göreceksiniz ki yakın tarihe giriş yapmış bulunmaktayım. Bundan sonra ki anlatacağım sıcağı sıcağına olacaktır. Muhtemelen son üçüncü bölümü okuyorsunuz. Uzun olduğu için kusuruma bakmayın, son zamanlar da ki yaşadıklarım hiç yaşamadığım olaylardı. Değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim, esen kalın…

------------------------------------------------------

Altıncı Bölüm Sonu
Bir Deli, İki Aşk (6.Bölüm)
Cevapla