Dertler çoğu zaman düşündüğümüz kadar büyük değildir; onları büyüten, üzerlerine yüklediğimiz anlamlar ve kafamızda döndürdüğümüz senaryolardır. Asıl yük, yaşananlarda değil, onları nasıl algıladığımızdadır. Peki, seni asıl yoran yaşadığın mı, yoksa düşündüğün mü?
Dert mi ağır, yoksa biz mi büyütüyoruz? Belki de dert ne ağır ne hafif… Asıl mesele, o derdin hangi yaraya dokunduğunda. Çünkü bazen küçücük bir söz, yıllarca sakladığın kırgınlığı kanatır. Bazen de koca bir fırtına, içini bile kıpırdatmaz. İnsan en çok, içinde sustuklarıyla yorulur. Yani dert değil bizi ezen… İçimizde büyüyen sessizliktir, anlatamadıklarımızdır, sarılamadıklarımızdır. kalbin yalnızsa, omzun boşsa, gecen uzun, sessizliğin yankılıysa ağır gelir her şey. İnsan bazen bir ‘nasılsın?’ sorusuyla iyileşir, bazen bir sarılışla unutur bütün yüklerini. Belki de dertleri biz değil, yokluğunu hissettiklerimiz büyütüyor. Sevdiğin yanındaysa, en fırtınalı gece bile huzura döner. Ama o yoksa… Sessiz bir yağmur bile kasırga gibi gelir. Yani mesele dertte değil… Yanında kimin olduğunda.
Genel olarak kabul gören, gerçekten "ağır" olan dertler vardır. "karıncanın kendi ağırlığının 50 katını, hatta hacminden daha fazlasını taşıyabiliyor" Bize göre Minicik ufacık boyutuna göre çok güçlü... Ve bize oran ile bu büyük bir başarı, karınca için ise çok sıradan, basit ve çok doğal.
Bazen baktığımız bir şeyleri değerlendirme de bir orantısızlık var gibi görünür.
insanlar için de acının ve derdin ölçüsü kişiden kişiye değişir. Herkesin dayanma gücü aynı değildir. Birine göre önemsiz bir şey, başka biri için yıkıcı olabilir.
Kimi insan sanki hiçbir şey hissetmiyormuş gibi durur, kimi ise küçücük bir kıymık battığında dünyası başına yıkılır. Bu yüzden, kim ne kadar güçlü ya da zayıf olmalı diyemeyiz. Çünkü ölçü kişiseldir; acı da öyledir.
"Can mı tatlı, Canan mı?" demişler; herkes "Can" demiş. Ama sonra da sormuşlar: "Peki can ne kadar tatlıdır?" İşte o sorunun cevabı, tıpkı derdin ağırlığı gibi, kişiden kişiye değişir.
Dertler büyütülür mü? Evet, bazen gerçekten de öyle olur. "Bu meseleyi çok büyütüyorsun" deriz. Kimi zaman da naz yapıyor, biraz fazla ilgi istiyor da deriz.
Ama her durumda, yaşananın kendisi kadar, onun zihinde nasıl işlendiği de bilmek önemli. Dert, sadece başa gelende değil; kafada büyüyen, ve yüklenen anlam ile de ilgilidir "Büyüklük".
Bu soru, insanın iç dünyasının en derin yerlerine dokunur. Cevabı da çoğu zaman hem evet hem hayırdır. Dert bazen gerçekten ağırdır, taşımaya çalıştığın yük sana ait olmasa bile sırtına binmiştir. Yaşadığın kayıplar, haksızlıklar, yalnızlık, gelecek kaygısı… Bunlar küçümsenecek şeyler değil. Herkesin dayanma noktası farklıdır, bu yüzden bir başkasının “bunda ne var” dediği şey seni gerçekten yıkabilir. Ama bazen de insan, yaşadığı şeyin ağırlığını zihninde büyütür. Çünkü çözüm gücünü değil, çaresizliğini besler. Düşünceler döner durur, kendi içinde bin kere aynı acıyı yaşar, çıkışı değil karanlığı konuşur. Bu noktada dert ağırdan çok, zihnin onu nasıl yorumladığı devreye girer. Yani bazen dert ağırdır, bazen biz büyütürüz. Ama en çok da ikisi birlikte olur. İnsan yaşadığını küçümsememeli ama kendini de yükün altında ezilmiş gibi bırakmamalı. Ne kadar ağır olursa olsun, insanın taşıyamayacağı dert yoktur ama bazen nasıl taşıyacağını öğrenmesi gerekir. Yardım istemek, dinlenmek, yön değiştirmek, hatta sadece susup ağlamak bile o yükü hafifletir. Unutma, bazen derdi hafifleten şey, onun büyüklüğü değil, senin onunla konuşma biçimindir.
Dert ağır... Bunu yaşarken öyle net hissediyorsun ki biri abartma dediğinde bile canın daha çok acıyor. Çünkü bazı şeyler sadece başa gelince anlaşılıyor. İçinden çıkamadığın düşünceler, boğazına oturan kelimeler, uykusuz geçen geceler...
İnsan bazen sadece nefes almak isterken bile yoruluyor. O yüzden dert küçümsenmez. Herkesin taşıyamadığı bir yükü vardır, dışardan küçük görünse bile içinde dağ gibi durur...
Ayhan, fotoğrafın ve sorunun yansıttığı his bana çok tanıdık geldi 🌌. Bazen yaşadığından ziyade kafanda büyüttüklerin insanı daha çok yoruyor. O senaryolar, “Ya şöyle olursa?” düşünceleri gününü karartabiliyor. Dert dediğin şey çoğunlukla zihninde büyüdükçe büyük oluyor aslında. Bir gün doğada yürürken veya sessizce otururken, yüklerin hafiflediğini fark edebilirsin. Düşüncelerini sadeleştirince, dertlerin de hafifler 🍃. Unutma, anlatmak ve paylaşmak da ruha iyi gelir. Kendini zor anlarda yargılamadan, yavaşça akışa bırakabilirsin 💙.
Dert değil bakış açısı ağırlık veriyor. Bazen en hafif yük dahi kalbin, ruhun ve zihnin düşüncelerin girdabında boğulması ile çok ağır ve ezen bir yük haline geliyor. Ama bir anda bunları duanın ve umudun gücüne sarılarak bırakırsak dertler bize değil biz onların tecrübesine binip yol alacağız.
Yaşanmışlıklar lavabodayken bile düşündürebiliyor ve sorgulatıyor. Bana kalırsa yaşanmışlıklar daha çok yoruyor. Yaşamadan bilemezsin derler ya yaşanmadan düşünecek çokta bir şey olmuyor. Olayı yaşayan kişi anlar sadece. "Sen benim halimden ne anlarsın ki" diyen birinin yaşadığı şeyi yaşayarak anlarız ancak.