Evreni Akıl Yoluyla Bilmek: Kişisel Bir Epistemoloji Macerası

Nereden Çıktı Bu Şimdi

Başlığa bakınca biraz ağır bir mesele gibi geliyor, ama emin olun değil. Kafamda epeydir dönüp duran bazı sorular vardı hâli hazırda. Ama sadece sorunun kendisi yeterince motive etmiyordu. İnanmazsınız belki ama bu platformdaki tartışmaların ciddi bir etkisi oldu. Hepsine geleceğim. Ama "kafamdaki sorular" ile başlamak zorundayım.

Genişleyen Evren ve Gözlemlenebilir Evren

Gözlenebilir Evrenin logaritmik şeması
Gözlenebilir Evrenin logaritmik şeması

Biraz astronomi, kozmoloji, astrofizik vs gibi konulara girmem gerekecek. Çünkü aklımda soru işareti bombardımanına neden olan asıl mesele buydu.

Görmek/gözlemek, ışığın gözümüzdeki retina tabakasına yansıyıp oradan beynin görme ile ilgili bölümünde işlenmesi demek. Peki çoook uzaklardaki bir yıldızı görmek ne demek? Yıldızın ışığı milyar dolarlık teleskoplarımıza ulaşıyor, oradan ekranlarımıza, ekranlardan gözlerimize gelerek görmüş oluyoruz.

Ancak, yıldızın ışığı "anında" gelmiyor. Yıldızın ışığı bize "gelene" kadar bir süre geçiyor. Örneğin Güneşin ışığı Dünya'ya 8 dakikada gelir. Yani biz, Güneş'in 8 dakika önceki hâlini görüyoruz. Peki bu "8 ışık dakikası" değil de, "ışık yılı" olsa? Saniyede 300 000 kilometre hızı var ışığın yaklaşık. Saniyede 300 000 ise, yılda ne kadar yol kat edeer? Hesaplamayın, epey bir yol. Peki "milyon yıl" sürede ne kadar yol kat eder? Hiç hesaplamayın. IŞIK YILI bir zaman değil, uzaklık birimidir anlayacağınız.

"Görebildiğimiz" en eski gök cisminin 13,7 MİLYAR YILDA ulaşmış. Yani biz, eğer hâlâ varsa, o gök cisminin 13,7 milyar yıl önceki hâlini görüyoruz. Peki, bu cisim 13,7 milyar IŞIK YILI uzaklıkta mı? İşler burada karmaşıklaşıyor. Çünkü değil.

Bunun nedeni ise Evrenin Genişlemesi olgusu. Bu genişleme "balonun şişmesi" gibi bir genişleme değil. Kısaca anlatmaya çalışayım: Çok güzel bir hanımla aramda 10 metre mesafe var. Bu 10 metre Evren Genişlemesi sonucu 15 metre oluyor, yani 5 metre artmış oluyor. Mesafe 10 milyon metre olsaydı, 15 milyon metre olacak ve 5 milyon metre artmış olacaktı. Bu iki artış, aynı "anda" oluyor. Yani aradaki mesafe ne kadar fazlaysa "genişleme" miktarı da o kadar fazla oluyor.

13,7 milyar YILDA ışığı bize ulaşan gök cismi ile aramızdaki mesafe, 13,7 milyar IŞIK YILI değil, Genişlemeye göe hesaplanınca 46 milyar IŞIK YILI oluyor. Uzaklık arttıkça Genişlemenin miktarı da inanılmaz arttığından, "ışıktan hızlı" bir genişleme söz konusu oluyor. Yani ebesnin nikâhındaki bir gökcisminin ışığı bize gelene kadar Evren sürekli mesafeyi artırıyor, yol uzuyor ve artık ışık bize ulaşamaz oluyor.

Peki, asla göremeyeceğimiz, ve Evrenin Genişlemesi yüzünden, gökyüzündeki çok uzaklardaki gökcisimlerinin tek tek Gözlemlenebilir Evrenin dışında kalması bize ne anlatıyor? Bu cisimler yok mu oluyor? Var diyebilir miyiz? Peki onların Varlığı ile ilgili Bilgi edinebilir miyiz? Aslında asla bilemeyeceğimiz bir "statü" mü kazanıyorlar? Peki bu ölçüp biçmelerden sonra elde ettiğimiz bu "bilgi" neyin nesi? Sorular sorular.

İnanmayacaksınız ama KS'deki Tartışmalar

Burada bazı sorularda, şurada burada tartışmalar oluyor. Genelde, tanrının varlığı yokluğu ile ilgili olsa da, çok alakasız konularda da dönen tartışmalarda temel bir kaç sorun ortaya çıkıyor. "Nereden biliyorsun?", "kanıtın ne?", "olmadığını kanıtlasana", "bana göre öyle", "bilimin doğru olduğu ne malum?" gibi aslında çok basit, ama anında cevaplanması ve beni dumura uğratan bu tip ifadelerle karşılaştım. Temelde bu, Şüpheciliğin o tembel sorgulamasına, yani felsefenin (özellikle bilgi felsefesi olan epistemolojinin) en temel sorununa çıkıyor: "Bunların gerçek olduğu ne malûm, belki bir simülasyondayız".

Üç Kitap

Bahsi Geçen Üç Kitap
Bahsi Geçen "Üç Kitap"

Tüm bu "sorunlar" karşısında, saçma denebilecek kişisel bir hırsla, üç kitap aldım: Önce Kant'ın "Salt Usun Eleştirisi" ile başlayacağım, Robert Audi'nin "Epistemoloji" adlı kitabı ile konuya genel bir ele alış olacak, ve en sonda da Popper'in "Bilimsel Araştırma Yöntemleri" ile arşa çıkacaktım.

Olmadı. Kant'ın kitabının çevirisi rezaletti. Anlayabilmek için İngilizce pdf'ini indirip karşılaştırmak zorunda kaldım. Baktım olacak gibi değil, çok güzel bir Türkçe kaynak buldum internette. Königsberg Radyosu diye değerli bir felsefe hocamızın Kant'ın felsefesini açıklayan bir sitesine rast geldim. Giriş için çok faydalı oldu. Kant'ın kitabı da yarım bıraktım.

Robert Audi'nin Epistemolojisi'ni ise bitirdim. Ama maalesef, Bilme edimini birey açısından değerlendirmiş, ki kitabın sonlarına doğru Bilimsel Bilgi bölümünde "bilgiyi şu ana kadar birey açısından ele aldık" ifadesini görünce ayıldım. Gene de faydalı oldu.

Popper'in kitabını ise daha açmadım bile. Sanırım biraz yoruldum ve motivasyonum köreldi. Ancak bu yazıyı yazacak kadar kaybetmemişim. Bu başarısız ve eksik girişimden sonra, nihayet konuya gelebilirim.

Nasıl Biliyoruz?

maalesef okuyucuya Bilginin derinlikli bir analizini yapamayacağım, konuda yukarıda bahsettiğim gibi yetersiz hissediyorum. Ama sanırım bazı çıkarımlar yapabilirim. Buradan sonra her türlü eleştiri ve itiraza açığım.

Kant'sız Olmaz

Immanuel Kant, çirkin herif ya :)
Immanuel Kant, çirkin herif ya :)

Bu adamın adını 20 yıldır duyarım, kitaplarının isimlerini bilirim, ama felsefedeki o "önemli rolü nedir" asla bilmiyordum. Youtuber Pelin Dilara Çolak'ın içerikleri sayesinde bir "ön inceleme" yapabildim. Sonra Kant'a geçebildim.

Kant, özetle bilgiyi insan aklının bir tasarısı olarak ele almasıyla ünlüdür. Yani bilinen nesneden gelen görsel, işitsel vs uyaranlar karşısında, pasif bir alıcı değildir akıl. Bir elmayı gördüğümüzde, aklımız "elma" kavramını yaratır, işler. Ve herhangi bir yerde gördüğümüz elma ile, bambaşka bir elma arasındaki ilişkiyi hemen kurarız. Yani, bilginin nesnesi olan elmayı kafamızda kavram olarak tasarlarız, bu sayede "elma konsepti" oluşur.

Elmanın bilgisi için bir elma deneyimi gerekir. Peki, her bilgi için deneyim gerekli midir? Kant buna hayır der. Mesela " Ankara'daki Atakule benim oturduğum binadan uzundur", ifadesinde, "bizim binamızın Atakule'den kısa" olduğu bilgisini de içerler. Bunun için düşünmeyiz, çaba harcamayız, bir şey uzunsa, öbürünün de kısa olduğu bilgisi a priori bilgidir. Bu bilgi için hiçbir tasarı kurmayız, sadece vardır, önerme içindedir, apaçıktır. O yüzden bu bilginin gerçekliğini sorgulamayız.

İşte, bunun gibi a priori bilgiler, nesneler, olgular, kavramlar üzerinden, aklımız daha karmaşık bilgileri tasarlar. Deneyimden bağımsız olan a priori bilgiler, insan aklının bütün bilme ediminin temelidir. Bu ön kabul olmazsa, o bildik “peki bütün bunların bir simülasyon olmadığını nereden biliyorsun” sorusu yüzünden hiçbir şeyi bilemeyiz. Şöyle ki, bir elmanıın yere düşüşünü anlamaya çalışıyorsak, en önce o elmanın gerçekten var olduğunu, bizim onu algıladığımızı, yaşadığımızı kabul etmek zorundayız.

Kaba bir örnek: Dünya’nın yörüngesinin uzunluğunu hesaplamak için, kullanacağımız matematik ve geometri teoremlerinin “doğru” olduğunu sorgulamadan bunları kullanırız. Oturup da “acaba Dünya düz mü değil mi” tartışmasına girmeyiz bile.

Sıra Akılda

Peki akıl ne yapar. Kant’a göre aklın birden fazla algılama, idrâk etme, kavrama yetisi var. Kant hepsine Almanca bir kavram vererek felsefesini sistematize etmeye çalışmışsa da, bu yazıda bunları açıklamaya gerek görmüyorum. Özetlersek, akıl, a priori bilgimiz üzerine, nesneden gelen veriyi (görsel, işitsel vs) koyuyor, onu kategorize ediyor, diğer nesnelerle ilişkisini idrâk ediyor, bunu kaydediyor, anlamlandırıyor vs. Akıl, oldukça aktif çalışıyor kısacası.

Örneklendirelim: Elma ve ben gerçeğim, aklımla onu kavrayabilirim. Bu a prioridir. Daha sonra yuvarlak, kırmızı, ısırdığımızda tatlı bir nesne olarak bildiğimiz şeye bir “isim” veririz: Elma. Böylelikle her kırmızı, tatlı, yuvarlak nesnenin yeniden elma olup olmadığı bilgisini deneyimlemek zorunda kalmayız. Daha da geniş hâli, elma ile armut arasında da bir bağ kurup “meyve” diyoruz. Bu da kategorizasyondur ve hâtta nesneler arası ilişkilendirmedir. Ortak ve farklı yanlarını görme, hareketi ve hareketin nesneye etkisi vs gibi içinde bulunduğumuz uzay içerisindeki ilişkisini kavrarız.

Peki, akıl sadece somut nesneleri mi kavrar? Sevgi, acı, ruhani şeyler ve hatta matematik nasıl bilinir? Bunların nesnesi nerede? Hangi duyumuzla algılarız? Soyutlama yetisi de, aslında yukarıda belirttiğim deneyimlerden yola çıkarak aklın ürettiği kavramsallaştırmadır. Hissettiklerimiz de, aslında elmanın rengi gibi “dış bilgi nesnesi”dir. İnançlı arkadaşlar kızmasın, Tanrı kavramı da tamamen aklın ürünüdür.

Bilgi: Gerekçelendirilmiş Doğru İnanç?

Epistemeoloji de tartışmalı da olsa, bilginin tanımı budur. Parantez açayım, bilmem ne Gettier (getye okunur) diye bir herif, çıkıyor bir makale yazıyor 1960’larda ve bu tanımı çürütüyor mantıksal olarak. Herifin başka bir makalesi yok. Adam geliyor, patlatıyor, sonra felsefeciler işin içinden çıkmaya çalışıyor. Ama hâlâ en temel tanımı budur yüzeysel olarak bakarsak.

Kapıdan biri içeri girer ve ceketi ıslaktır. “Dışarıda yağmur yağdı” diye bir inanç oluşuyor bende. Bu inancı, ceketinin omuz kısmının ıslak olup alt taraflarının olmaması ile gerekçelendiriyorum. Peki bu bir bilgi mi? Yani yağmur yağdı mı? Hayır. Çünkü inancın doğru olması gerekiyor. Aslında, çim sulama hortumunun altından geçmiş ve ıslanmış. İnancımı yanlış gerekçelendirdiğim için “bilgi” oluşmadı.

Peki, inancımızı doğru olarak gerekçelendirsek bile, bilgi doğru olur mu? İşte yukarıda okuduğum Robert Audi’nin kitabında, o kadar karışık problemler öne sürüyor ki, gerekçelendirilmiş doğru inancın doğru bilgiye yol açmamasını geçtim, doğru olma durumunun bile bilginin değerini belirleyip belirlemediği bile tartışma konusu. Bilgi doğru olmadığını kendi içinde barındırıyor mu mesela? Göreceli midir bunlar? Bir şeyi bilmiyorsa biri, o şey “yok” mu demektir? Sorular sorular.

Kolektif Bilgi

Çok şükür ki, insan sosyal bir canlı olarak evrimleşmiş. Bireysel davranışların yanı sıra, sosyal bir grup olarak hayatta kalma becerisini artışmış ve Dünya’nın her yerinde, hatta uzayda bile yaşamını sürdürebilmektedir. Tüm bu becerisini, kanımca, bilginin sosyal kabulü ile ya da ortak aklın mutabık kaldığı bir fenomen olarak doğruluğu içinde barındırmasıyla mümkündür.

Birey olarak bildiğimiz şeyler illâ ki sınırlı kalacaktır. Araba kullanmayı bilmem mesela, ama arkadaşım biliyor. Epistemolojiden anladığını hiç sanmam, ama ben az biraz biliyorum. Peki tüm insanlığın bilgisi söz konusu olduğunda? İşte o zaman muazzam bir hacimden söz etmiş oluyoruz.

Bir akıllı telefonun bütün çalışma prensiplerini, elektroniğini bilmeyiz. Ama bunu bilen birileri, bir şekilde bunu yapmış ve biz de kullanıyoruz. Birileri 10 milyar dolar harcayıp Dünya’nın 1,5 milyon km uzağına bir teleskop yolluyor ve biz anlamasak da, bilimciler bu teleskop sayesinde edinilen bilgileri işliyor. Bu bilimsel bilgilerin doğruluğuna inanmamız için, illâ astrofizik okumamız mı gerekiyor? Sadece bilimcilere ve insan aklının kolektif bilgi birikimine güvenmemiz yeterli.

Uzaya Geri Dönelim

Baştaki evrenle ilgili sorgulamamı hatırlayalım. Gözlenebilir Evrenin ötesindeki gökcisimleri bilinebilir mi? Hâatâ onlar var mı? Hiçbir duyu algımızla (teleskoplar aracılığıyla da dahil) bilmemizi sağlayacak bir veri yok. Asla ve asla göremeyecek olduğumuz bir şeyin bilinmesi mümkün mü?

Enformasyon

Enformasyon, beyin, evren diye aratınca bu çıktı, beğendim.
"Enformasyon, beyin, evren" diye aratınca bu çıktı, beğendim.

Bilgi ve enformasyon arasında ciddi bir ayrım yapmak zorundayız. Enformasyon, özellikle fizik biliminde önemli bir kavram. Bilgisayar, iletişim alanlarında da kullanılır. Bir mesaj, içeriğinde bir sürü anlam taşıyabilir, bir şiir, bir makale, ya da bir resim bile olabilir bu. Bilme, bu veriyi işleme koyup anlamlandırma edimidir. Güneşin ışığını hissetmemiz ise bir bilgi değildir. Ama ikisi de enformasyondur. Enformasyon en fazla ışık hızında ilerler ve enerjinin korunumu gibi evrende enformasyon da korunur.

Ne demek bu şimdi. Bir cinayeti aydınlatmaya çalışan bir dedektif olduğunuzu düşünün. Cinayet sahnesinde, ortalığa saçılmış kanlar var, yerde duran mermi kovanlarını da görüyorsunuz. Kanın saçılma şeklinden, katilin kurbanı hangi açıdan vurduğunu, kaç kere ateş ettiğini tespit edebilirsiniz. Daha çok enformasyonla, daha sağlam ve kesin bilgiye ulaşabilirsiniz.

Üzerinden ne kadar zaman geçse de, ne badireler atlatmış olsa da, bir nesne ya da olayın ilk anındaki durumuyla ilgili enformasyon Evren’in bir yerinde muhafaza edilir. Elbette 25 Temmuz 437 yılındaki hava durumunu bilemezsiniz, çünkü o kadar çok karmaşık bir enformasyon yığını ve olasılık var ki, en küçük bir sapmanız bambaşka sonuçlar elde etmenize neden olabilir. Ama o enformasyon, siz anlamlandırmadıysanız da vardır.

Ötelerden Gelen Bilgi ya da Akıl

Enformasyonun maksimum hızı ışık hızıdır. Işık hızını asla geçemez, geçebilse, geçmişe mesaj yollayabilirdiniz. E peki Gözlemlenebilir Evrenin dışında kalan gökcisimlerinden yola çıkan ışığın, Evrenin Genişlemesi yüzünden bize asla ulaşamayacağını hatırlayalım. Enformasyon gelmiyorsa, o gökcisimlerinin bilgisi nereden geliyor? Hiçbir yerden: Aklımızda üretiyoruz. Peki neye dayanarak, diğer cisimlerin enformasyonunun bilgisinden.

Gözlemlenebilir Evrenin ötesinde de galaksiler, yıldızlar, karadelikler olmalı. Ama tıpkı tarih gibi, geçmişin bize bıraktığı verilerle ilişkiler kuran aklımız sayesinde bunu anlayabiliyoruz.

Kant’a dönersek, Aklı, insanın anlayamayacağı, gökyüzündeki birtakım mistik güçlerin, Tanrıların elinden alıp, insan merkezli bir idrâk yeteneği olarak merkeze almıştır. İnsan aklı ile, kendisini, Dünyayı, evreni anlayabilir, bilebilir. Aklı merkeze koyan bu rasyonalite, Avrupa Aydınlanmasının ve bilimsel gelişmenin önünü açmış, tarihte hiç olmadığı kadar İnsanlığa faydası olmuş, olabilecek bir dönemi açmıştır.

Yazıyı burada bitiriyorum. Pek ilginizi çekmese de, uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. İyi Geldi.

Evreni Akıl Yoluyla Bilmek: Kişisel Bir Epistemoloji Macerası
Cevapla