Acısını gizlerse daha az hissedeceğini mi düşündü?

Başım dönüyor.

Ellerim titriyor.

Bazen bir bardağı tutamıyorum.

Midem bulantıyla yanıyor.

Günlerce yemek yiyemiyorum.

Ve bütün bu cümleler, artık sadece birer belirti değil;

her biri içimde sessizce çöken bir gecenin parçası gibi.

Bir ışık sönüyor… sonra bir diğeri.

Bedenim karanlığı çağırıyor sanki.

Uyuyorum… ama uykum bile bitmiyor.

Uyanınca dünya bile üzerime daha soğuk, daha ağır düşüyor.

Hastaneler ikinci evim oldu.

Serumlar, beyaz duvarlar, ışıklar…

Her şey bana hatırlatıyor; yaşadığım hayat artık eskisi gibi değil.

Sanki bir gün bir şey oldu ve ben, o günden sonra

kendimin gölgesine dönüşmeye başladım.

Ama kimse bilmiyor.

Annem sanıyor ki yorgunum.

Arkadaşlar diyor ki: stresliyim.

Ve ben…

Herkese gülümsüyorum:

— İyiyim, bir şeyim yok.

Ama o gülümseme, yüzüme asılı duran soluk bir maske.

Gözlerimin ardında bir çukur var ve kimse içine bakmıyor.

Kendim bile inanmıyorum ama… onu üzmek istemiyorum.

Kusup hiçbir şey yiyemediği gecelerde, annesi duymasın diye lavaboda ağladı.

Lavabonun serin mermeri, yanağına değdiğinde

kız, kendi sesinin bile yankısını duyamadı.

O kadar sessiz ağladı ki…

sanki ağlamamak için bile mücadele etti.

Uykuya sığındı.

Uzun, ağır, kaçış gibi uykulara.

Uykular bile karanlık bir kuyu gibiydi; içine girdikçe

daha fazla kaybolduğu.

“Onlara söylersem… beni kızları gibi değil, hastaları gibi sevecekler.”

Bu korku, hastalıktan daha ağırdı.

Kalbine bir düğüm gibi yapışmıştı.

Kız, hastalığını saklıyordu.

Sevgilisi dışında kimseye söylemiyordu.

ailesi… onlarla arasında tarifsiz bir bağlılık vardı.

Her biri ona güveniyor, onun gücüne inanıyordu.

Ve kız, onların bu güvenini kırmak istemiyordu.

Bu yüzden acısını saklıyordu;

her yorgun gününde,

her ağrılı gecesinde,

gözyaşlarını sessizce kendi içine gömüyordu.

Sadece bir kişi hariç…

Sevgilisi.

Ama ona bile her şeyi anlatmıyordu.

Çünkü onu üzmek istemiyordu.

“İyiyim,” diyordu.

“Bir şeyim yok.”

Gerçek ise…

kalbinin içindeki fırtına, duyamayacak kadar güçlüydü.

O varken hastalık geri çekiliyordu.

Acısı kalbine dokunamıyordu.

Ama geceleri konuşamadıklarında suçluluk çökerdi üstüne.

Sessizlik, bir ağırlık gibi otururdu omuzlarına.

Her gün yorgun, her gün uykusuz, her gün mücadeleyle geçiyordu.

Ama mücadele artık bir yol değil, bir boğazlama gibiydi.

Her nefes, ağır bir taş gibi.

Doktorlar yeni testler istiyordu.

Kız her seferinde erteliyordu.

Çünkü biliyordu.

Sonuçlar kötü olacaktı.

Ama korkmuyordu.

Ölmekten korkmuyordu.

Sadece onları üzmekten…

sadece ailesinin gözlerindeki acıyı görmekten korkuyordu.

Kız aslında uzun zamandır iyi değildi.

İşteyken aniden bayıldığı oluyordu.

Gözleri kararıyor, dizlerinin bağı çözülüyor, etrafındaki sesler yavaşlıyordu.

Her defasında hastaneye kaldırıyorlardı ama o kimseye gerçek bir şey söylemiyordu.

“Tansiyonum düştü,” diyordu.

Başka bir şey yokmuş gibi, her şey normalmiş gibi.

Oysa ailesi yalanı sevmezdi.

Onu küçük yaştan beri “yalan söylemeyen bir kız” olarak yetiştirmişlerdi.

Hatta evin tek keskin kuralı buydu:

Ne olursa olsun doğrusu söylenecek!

Sevgilisi de öyleydi.

Yalanı hiç sevmezdi.

Kız bunu çok iyi biliyordu.

Ama şimdi… mecburdu.

Çünkü gerçekleri söylerse,

morali bozulur,

içi daralır,

aklı hep burada kalırdı.

Kız bir yalan söylediğinde,

o yalan boğazına düğüm oluyor,

sonra içinden fısıldıyordu:

“Affet beni…”

Her yalanın arkasında…

her gizlediği rahatsızlığın sonunda…

her bayılıştan sonra toparlanmaya çalışırken…

hep aynı cümle dökülüyordu içinden:

“Ne olur beni affedin söyleyemiyorum… yapamıyorum… dayanamıyorum…”

Acısını gizlerse daha az hissedeceğini mi düşündü?

#Perikizi0007

Güncellemeler
2 ay
🌸🌸
Acısını gizlerse daha az hissedeceğini mi düşündü?
Cevapla