Zweig'in Bilmeyen Bir Kadının Mektubu gerçekte aşk romanı mı yoksa büyük bir yanılsama hikayesi mi?



Bu kitap bana göre büyük bir aşk romanı değil. Büyük bir yanılsama romanı.

İnsanlar bu kitabı okurken kadının aşkına hayran oluyor. Ben ise korkuyorum. Çünkü bu aşk değil; insanın kendi zihninde kurduğu bir dünyaya ömür boyu hapsolması.

Romanın en büyük sorunu, okurun adamı tanıdığını sanması. Oysa biz adamı hiç tanımıyoruz. Baştan sona sadece kadının zihnindeyiz. Adam belki bambaşka biri. Belki vicdanlı, belki bencil, belki yalnızca dikkatsiz. Bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Hizmetçi yıllar sonra kadını tanıyor, adamı tanımıyor. Bu ayrıntı tesadüfen yazılmamış. Bana göre Zweig burada tek cümleyle şunu söylüyor: Bazı insanlar bakar ama görmez. Kadın adamı hayatının merkezine koyarken, adam onu hayatının kenarında bile tutmuyor.

Bence romanın en acı yanı, kadının ömrünü yanlış insana vermesi bile değil. En acı yanı, ömrünü gerçekle hiçbir zaman uyuşmayan bir hayale vermesi. Kadın adamı sevmiyor; adamın zihninde yarattığı hâlini seviyor. O yüzden adamın onu tanımaması bile sevgisini azaltmıyor. Çünkü sevdiği kişi zaten gerçek adam değil.

Çocuk meselesi de bana göre romantikleştiriliyor. Ben kadının çocuğunu sevmediğini söylemiyorum. Ama çocuğun taşıdığı anlam, çocuğun kendisinden daha ağır basıyor. O çocuk bir evlattan önce, sevdiği adamdan kalan son canlı kanıt. Bunun en büyük kanıtı mektubun zamanlaması. Çocuk ölür ölmez yıllardır görmediği adama yazıyor. Ben bunu tesadüf diye okuyamam. Ben bunu, "Senden bana kalan son şey de öldü." diye okuyorum.

Bir diğer çelişki ise kadının kendi sözleri. "Senden başka kimseye kendimi dokundurmadım." diyor ama sonra başka erkeklerle birlikte oluyor. İster bunu hayatta kalmak için yapmış olsun, ister me
Güncellemeler
16 gü
Yazım yarım kaldı..
Zweig'in Bilmeyen Bir Kadının Mektubu gerçekte aşk romanı mı yoksa büyük bir yanılsama hikayesi mi?
Cevapla