
Türk ezgilerine sahip bir dizi kısa sahnenin eşliğinde başlar filmimiz... Daha ilk bir dakikasında bile bizi şaşırtır bu yönüyle... Düşünür ve anlam vermeye çalışırsınız, Fransız yapımı bir filmde bizim müziklerin işi ne diye?
İşte tam da bu sırada çıkagelir Adele...

Şansın ona uğramadığını, yüzünü hiç görmediğimiz bir kadının soruları ile anlatır. Çevresinde birkaç insanın meraklı ve sakin bakışlarını yakalarız. Ama önemli olan onlar değil, önemli olan Adele'in bize anlattığı hikayedir.

Çünkü, Adele'in hikayesinde ardı ardına gelen bir yanılgı ve hatalar dizisi vardır.
La Fille Sur Le Pont ya da nam-ı diğer Köprüdeki Kız, 1999 Fransız yapımı Dram-Komedi-Romantik konulu farklı bir filmdir. Yönetmen koltuğunda Patrice Leconte otururken baş rollerinde Vanessa Paradis (Adele) ve Daniel Auteuil (Gabor) yer almaktadır. Tamamiyle siyah beyaz olan bu film size, şans kavramını farklı bir şekilde sunuyor.
Giriş sahnesinde Adele'in hayatında dair bir söyleşi izleyeceksiniz. Bu söyleşi sırasında yüzünü göremediğimiz kadının Adele'e yönelik soruları ve aldığı cevaplar bile ayrı bir tat taşıyor. Söyleşinin sonuna doğru şu replik eminim hepimiz için bir hayli aşinadır:
Geleceğini nasıl görüyorsun, Adele?
+ Bilmiyorum. Ben küçükken tek istediğim büyümekti... Olabildiğince hızlı büyümek... Bunların bir öneminin olduğunu göremiyorum, artık göremiyorum, yaşlanıyorum. Geleceğimi, büyük bir tren istasyonun bekleme salonunda görüyorum. Dışarıdaki kalabalık insan topluluğu, beni görmeksizin geçip gidiyor. Hepsinin acelesi var, trenlere ve taksilere biniyorlar. Onların gidecek bir yerleri, buluşacakları birileri var. Ben öylece orada oturuyorum...
– Neyi bekliyorsun, Adele?
+ Bana bir şeyler olmasını bekliyorum.
Adele, artık hayatını sonlandırmaya karar vermiştir. Seine nehrinin üstündeki bir köprüye çıkar ve atlamadan önce aşağıda ışıldayan nehre bakar...

İşte tam da bu esnada yanındaki adamı fark eder. Gabor...

Gabor, sirklerde boy gösteren ve hep bıçaklarla oynayan bir akrobattır. Hani televizyonlarda görüp hayret ettiğimiz usta bıçak atıcıları olur ya, işte onlardan biridir... Farklı ülkelerde ve farklı şehirlerdeki köprülere gidip kendisine eşlik edecek yardımcıyı arayan ve her zaman da bulan bir adamdır. Bu kez Adele karşısına çıkmıştır.

Sadece köprü üstünde süren muhabbet bile emin olun çok muazzamdır. Gabor, Adele'e kendini köprü üstünde yaşayan ve bitmiş kadınları işe alan birisi olarak tanıtır. Buna anlam veremeyen ve intihar etmekte hala kararsız olan Adele'e işinde yardımcılık teklif eder. Ancak, Adele atlamaya karar verir.

Gabor onu kurtarır ve hastanede, şansın bir arada olduklarında nasıl meydana geleceğini küçük bir iddia ile gösterir. Bu saatten sonra Adele ve Gabor'un serüveni başlayacaktır.
Tren yolculuğu başlar başlamaz Adele'in saflığını ve zaafını sizler de göreceksiniz. Zira Adele'in hiç kimseye "hayır" diyememesi gibi bir huyu var. İşte bu huy yüzünden sık sık mutsuz olmuştur. Yolculuk esnasında Gabor, Adele ile bu konuda konuşurken şu replik karşınıza çıkar:
-Erkekler güzel elbiseler gibi beni kendilerine çekiyor... Sürekli onları denemek istiyorum. Anormal mıyım?
+Tam değil! Sadece biraz kılavuzluğa ihtiyacın var...
İkili sırayla farklı ülkeleri ve şehirleri gezmeye başlar. Önce Monako'ya giderler. Sahnede, perde ardından kör atış gösterisi ile büyük bir heyecan ve başarı sağlarlar.


Monako'daki başarılarının ardından diğer ülkelere dek uzanan bir yolculuk başlar. Her yolculuk Adele ve Gabor'un arasındaki bağı hafiften kuvvetlendirmeye başlayacaktır. İkisi de sadece bir arada olduklarında şans denilen şeyin oluştuğunu ve onları bırakmadığı fark ederler.
Filmin son ayağı ise İstanbul'da yer alır. Gabor'un pasaportunu onaylayan şişman, bıyıklı ve göbekli Türk polisi konuşuncaya dek bir sürpriz beklemiyordum. Ama biz Türklere özgü bir ifadeyle karşılaşmak güzel oldu diyebilirim.

Gabor, Adele ile olan ayrılığın ardından bir batış yaşar ve her zaman yardımcılarını bulduğu köprüde bu kez....
Neyse, bu kadar anlatmak yeterli! Siz en baştan yeniden izleyin ve tadına varın.
Dürüst olmak gerekirse La Fille Sur Le Pont son zamanlarda hayata ve "şans" kavramına olan bakışımı ciddi anlamda değiştiren filmlerin başında yer almaktadır. Eminim siz de bu bence sayesinde filmi izleyecek ve kendi hayatınıza dair "şanssızlıkları" mukayese edip, değerlendirme fırsatı bulacaksınız.
Benceyi bitirirken filmin soundtrack'ında bulunan ve çok beğendiğim Marianne Faithful'dan "Who will take my dreams away" şarkısı ile bezenmiş şu sahne ile veda edeyim.
Umarım bu bence hoşunuza gitmiştir ve umarım siz de filmi en kısa sürede izlersiniz.
Gerçekten de okuyacaklara ve görüşlerini bildireceklere şimdiden teşekkür ederim.
Xper kasmak için "teşekkürler, emeğine sağlık" diye geçenlere yönelik düşüncem hala günceldir!
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Kadın Emeği
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar