Gerçekten herkes sevilmek zorunda mı, sevilmeden de bir hayat kurulabilir mi?

Moonlight on the River dinlerken bu soruyu yazmak istedim.
Neden bilmiyorum ama sanki herkes sevilmek ya da birisini sevmek zorunda değilmiş gibi geliyor bana. Eskiden kendime hep şunu söylerdim: “Birisini sevmeliyim ve birisi beni sevmeli, yoksa yalnız kalırım.”
Ama dürüst olayım, yalnız kalmayı seven biri değilim. Hatta ben, sevildikçe mutlu olabilen biriyim. Kendimi seviyorum, kendime değer veriyorum; evet ama bunların da bir sınırı var. Bir yerden sonra insanın içi, başka birinin varlığını arıyor.
Bazen “Keşke bu kadar yalnız olmasam.” diyorum.
Ama sonra yine yalnızlığımla baş başa kalıyorum ve fark ediyorum ki aslında yalnızlıkla aram kötü değil. Kendi kendime vakit geçirebiliyorum, kendi başıma hayattan keyif almaya çalışıyorum. Belki de beni buraya getiren şey, yaşadıklarım oldu. Çünkü ben sevildikçe daha çok seven biriyim. Hani derler ya, “Sevildikçe güller açar.” Tam olarak öyle. Duygusalım. Ve duygularımla yaşamayı seviyorum. Ama bazen… onlardan nefret ediyorum. Beni ben yapan duygulardan kurtulmak istiyorum. Mesela üzülmek… keşke hiç üzülmesem. Hatta bazen aklımdan şu bile geçiyor: “Keşke hiç var olmasaydım.”

Çünkü kimim ben?
Beni diğer insanlardan ayıran ne var?
Ben olmasam, bu dünya gerçekten bir şey kaybeder miydi?

Ama işte… “keşke”ler hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Bazen düşünüyorum: Belki de herkes sevilmemeli.
Çünkü insan sevilmediğinde, içindeki o lanet duyguları belki söküp atmayı öğrenir. Belki de güç dediğimiz şey budur. Belki de ben de bunu istiyorum, içimdeki her şeyi susturmayı, duygularımı kökünden koparmayı ve hiçbir şey hissetmeden, sadece var olarak yaşamayı. Odun gibi. Ama yine de içimde bir yerlerde, hâlâ şu soru kalıyor:

Gerçekten herkes sevilmeli mi?
Gerçekten herkes sevilmek zorunda mı, sevilmeden de bir hayat kurulabilir mi?
Gerçekten herkes sevilmek zorunda mı, sevilmeden de bir hayat kurulabilir mi?
Cevapla