
Bazen insan, kendi zihninin içinde yankılanan uzun bir koridorda yürüyormuş gibi hissediyor.
Duvarlarda eski sesler, yarım kalmış duygular, unuttuğunu sandığı yüzler… Bir kapıyı araladığını sanıyorsun ama aslında sadece başka bir odaya geçiyorsun.
Sokrates “Kendini bil” dediğinde belki de aynaya bakmayı değil, o aynanın arkasındaki karanlığı görmeyi kast ediyordu.
İbn Arabî’nin sorduğu gibi: Hangi seni?
Çünkü insan bazen en güçlü hissettiği anlarda bile içinden geçen o ince, sessiz yabancıyı fark ediyor.
Sanki “ben” dediğimiz şey; anıların, korkuların, arzuların ve eksik kalan cümlelerin üst üste binmiş saydam katmanlarından ibaret.
Jung’un “gölge” dediği taraf gibi…
Karanlıkta bekleyen ama ışık düşünce beliriveren. Belki de kendini bilmek bir sonuca varmak değil, o gölgeyle birlikte yürümeyi öğrenmek.

Son zamanlarda şunu düşünüyorum:
Belki de en “benim” olduğumu sandığım anlar, aslında kendime en uzak olduğum anlar.
Çünkü insan kendini tanıdığını düşündükçe yeni katmanlar çıkıyor ortaya.
Tasavvufta nefsin mertebeleri,
felsefede benlik arayışı,
psikolojide bilinç ve gölge…
Hepsi sanki aynı yere çıkıyor:
Kendini bilmek, bir cevap bulmak değil; sürekli değişen bir soruyla yaşamayı öğrenmek.
O yüzden merak ediyorum:
Gerçek benlik dediğimiz şey sabit bir öz mü, yoksa her gün yeniden yazılan bir hikâye mi?
İnsan kendini gerçekten tanıyabilir mi, yoksa kendini aramak mı insanı insan yapan?
Ve eğer bir gün tüm cevapları bulursak, geriye hâlâ “biz” diye bir şey kalır mı?
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Cinsel Yaşam
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Kadın Emeği
Özel Günler & Hijyen
Dünya Kupası
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer