Oturup incelediğinizde birbirinden o kadar farklı ruh yapısı var ki. Ve karşınıza geliyor sırayla.
Sizse tamircisiniz.
Her birinin bir yeri bozulmuş.
Konuşuyor; dinliyorsunuz. Anlatırken bozuklukları tane tane dökülüyor da kendi kendini sağlam zannediyor susuyorsunuz. Bir değnek olsa keşke elinizde tılsımlı; o yaralı ruha dokunsan ve düzelse.
Sen bir ruh tamircisi olsan günün sonunda kendini nasıl hissederdin? En çok hangi yaralarını düzeltirdin insanların? Hangi acılardan başlardın tamire?
İnsanların ruhlarını tamir etseydiniz kendinizi günün sonunda nasıl hissederdiniz?
Binlerce yıllık insanlık tarihinde, defaatle bir çok öğreti, örnek, tecrübe ve ifade vardır.
Bununla birlikte, toplumların gelişmesi yaşınmışlıklardan ders çıkararak iyiyi ve doğruyu aramakla mümkün olacaktır.
Bu noktada, fiziksel koşullar olduğu kadar, asıl aranılan cevabın sonsuz saadet ve uhrevi amaçlar olduğu çok bellidir. Zira ruhun besleyeni sadece ve sadece maneviyattır.
Ama bu öyle kuru laf. üç beş yobaz, ezberlenen tekrarlar ile değil, tam manası ise yüce bir teslimiyet ile mümkün olacaktır.
Bazı ruhlar hastalıklı derecede çöp gibi. İçinde hangi pisliği ararsan vardır.
Bazı ruhlar ise kırık dökük, enkaza benzeyen binalar gibidir.
İlk grubu ne yaparsan yap paklayamaz, düzeltemez ve tamir edemezsin. Onların tamir yerine bedenleri ile birlikte yok olması, doğal seleksiyon için bir gereksinimdir. İkinci grubun ise mevcut tüm can kırıklarını, bilinçaltına yatırdığı acılarını, pişmanlıklarını, kanayan yaralarını tamir edebilmeyi isterdim.
Az kazansa da mutlu bir hayatı varmış arkadaşının. Nasıllll olsaaa herrr şeyin zamannla sonu yok muuu dırınırınım deyip; olsunnn bana seninle geçen yıllarımm yeterrr şeklinde şarkıyı alakasız bir biçimde bitirmek suretiyle söyleyip geziyordur boş vakitlerimde zannnımca. Bir kadeh içer iken.