Yaralı bacaklar ve bahçeler...

Önce kendimi seversem, kafamın içinde akordiyonun körüğü salınırsa bir o yana bir bu yana, içimdeki cenaze marşı bir gün dönerse majöre, belki o gün, belki bir gün yaralı bacaklarla koşmaya devam edebilirim.


Bahçeli evlerde, küçük kasabalarda yaşamadım hiç. Annemin yetiştirdiği domatesleri yemedim, babamla taze demlenmiş tavşankanı çay içmedim çardağın altında. Ama ruhum hep melankolik, hep romantik oldu. Hep bekledi özlemle, buruk bir gülümsemeyle anacağı günleri.


Kitaplar okudum, filmler izledim. Hayatlarında izler kalan hayali kahramanların yerine savruldum oradan oraya. Kendi yaşantımın monotonluğu altında, küçücük şeylere bile devasa anlamlar yüklemeye başladım sonra. Bir insan kendi hayatının başrolü olamaz mı? Ben olamadım mesela. Hiç sıkıntı çıkartmayan ama ruhu hep sıkıntıda olan, laf getirmeyen ama laflar boğazına düğümlenen, mutsuz görünmeyen ama mutluluğu hep eksik yaşayan oldum.


Aileme, şansıma, bahtıma, çevreme değil sitemim aksine kendime. Hiçbir şeyin sonunu getiremedim ben. Azim duygusu olmayınca ruhumun çizgileri arasında, hep yarıda durdum, yarım oldum. Bugüne kadar uğraşıp da sonucunu gördüğüm iki şey oldu; biri paten sürmek diğeri okumak. Paten sürmeyi öğrenirken o kadar düştüm, o kadar yaralandım ki kendimi ip man gibi yenilmez hissetmeye başladım. Düştükçe güçlendim sanki, yara aldıkça başarının tadını hissettim. Küçücük bir şey biliyorum, ama ben başarıyı paten sürmekle öğrendim. Sıkıldıkça kendimi yokuş aşağı bıraktım; hızlandıkça, rüzgar yaladıkça yüzümü ve saçlarım savruldukça boşlukta, hazzın ne olduğunu öğrendim.


Bu bence'min bir sebep-sonuç ilişkisi olmayacak. Ruh halim sıfırın altında Erzurum bu gece... Bence, ben hiç olmadım. Baştan başlayabilir miyim?


Yaralı bacaklar ve bahçeler...


Yaralı bacaklar ve bahçeler...
Cevapla