Türkiye Cumhuriyeti'ne Yapılan Algı Yönetimlerine Bakış

Öncelikle belirtmek istediğim, bu bencenin/makalenin bir siyasi tartışma değil farkındalık yaratması sebebiyle yazılmış olmasıdır. Yer yer örnekler ve yer yer yasal mevzuatın içerikleri ile konuyu aktarmak ve bir nebze olsun aklımızdaki oturmayan kısımları kendi gözlemlerimden yansıtmaktır.Yineliyorum arkadaşlar bir ideolojik öğretiye göre değil tamamen devlet ve millet tarafsızlığı ile alacağım bu konulardan dolayı linç operasyonuna girmek yerine neyi aktardığımı fark etmeniz benim için daha önemli. Elbette yazdıklarım bazı kesimlere dokunabilir ve bazı kesimlerce beğenilebilir ben elimden geldiğince tarafsız yazacağım lütfen sizde lütfen bunu dikkate alarak okuyun.

Türkiye Cumhuriyeti'ne Yapılan Algı Yönetimlerine Bakış

Algı operasyonu/yönetimi nedir?

“Duygu, düşünce ve nesnel düşünceyi etkilemek amacıyla dinleyiciye/dinleyiciden seçili bilgi ve göstergeleri işaret vermek, saklamak için yapılan eylemler.”

Dünya tarihinde algı yönetimleri

İçinde bulunduğumuz bu dönemi anlamak için yakın ve miras bırakılan tarihimize bir bakış açısı getirmenin en temel olgu olduğunu düşünmekteyim. Cumhuriyet tarihi sancılı krizli ve sürekli yıpratılmaya çalışılmış algı operasyonlarıyla doludur. Peki bunlar neler? Tek tek ve sabırla okumanızı ve her ayrıntıyı atlamadan dikkatle incelemenizi öneririm.

Sizlere hatırlatmak istediğim ilk temel unutkanlığımız, birlik ve beraberlik duygumuzun tarihten bugüne ne derecede yozlaştırıldığıdır. Bilenler bilir, Osmanlı İmparatorluğu içinde birçok etnik kökenin uzun yıllar barınmalarının tek nedeni, millet-ulus bilincinin tüm hatları ile yerleşmiş olmasıdır. Ancak 18. yy ve 19 yy Osmanlı coğrafyasında ilk algı operasyonu batılı devletlerin yakıştırılması olan "Hasta adam" nitelendirilmesidir. Ayrıca yine bu dönemde karşımıza çıkan "Kızıl Sultan" gibi yaftalamalar ile emellerine ulaşamayacağını anlayan batılı devletler, bozulmamış ve çok güçlü olan "Millet" kavramının içini değiştirip boşaltma eğilimine gitmiştir. Çünkü Osmanlı İmparatoluğu, 3 kıtada hüküm sürmekteydi ve yeni yeni aydınlanan sömürgecilerin yarışı için gerekli olan tüm sanayi faaliyetlerin ham maddelerini yerleşkesiydi. Bu kaynakları ticaret yolu ile almak yerine böl parçala sömür politikasıyla elde etmek daha karlı bir yatırımdı. Evet yatırımdı diyorum çünkü 1. dünya savaşının çıkış noktası tüccarlık zihniyetinin etnik kökenciliğe makyajlanmasıydı. Nitekim bu çerçevede dönemin güçlü hükümdarı olan II. Abdülhamit için çeşitli algı operasyonları yapılmış ve itibarsızlaştırma faaliyetleri hızlandırılmıştı. Bunu yaparken de milli duyguları zayıflatmak etnik kökenleri hatırlatmak gerekliydi. Çünkü tek millet olgusunu benimsemiş bir devleti yıkmak öyle kolay olmazdı.

Bu dürtü doğrultusunda hak,özgürlük, eşitlik gibi nezih kavramlar kirli emellere alet edildi ve halkın kışkırtılması örgütlenerek gerekli ortam hazırlandı.

Bu hareketlerin Avrupa'da özellikle sanayileşme sonrası kat be kat arttığını hepimiz biliyoruz. Ancak tüccar baronlar, yaptıkları eylemi meşrulaştırmak adına kurdukları sac ayağını görünürde sağlam bir temele oturtmak zorundaydı. Çünkü insanlar aptal değildi ve sorgulanan bir ülkü asla emeline ulaşamazdı. Dileyenler 1. dünya savaşı öncesi ve sonrası haritalarda kimin nerede özgürlüğü getirmek adına faaliyet gösterdiklerine bakabilir.

Buharlı sanayi yerini petrol enerjisine bırakacak ve 1940 yılına kadar sömürülmüş kaynaklar gelişme için yeterli olacaktı. 1940' lı yıllara gelindiğinde ise Avrupa'nın kaynaklarının tüketilmesi sonucu yeni kaynak arayışı belirginleşti. Plütonyum, uranyum gibi çok değerli madenlerin bulunduğu coğrafyaların zapt altına alınması ancak savaş bahanesi ile mümkün kılınabilirdi. Öyle de oldu ss kuvvetleri, tüm coğrafyalarda yine etnik köken maskesine sığınarak silah gücü ile zengin maden yataklarına hücum edecekti. Ancak sınırlar yeniden şekillenince, demokrasi ve özgürlük tekrar yerleşecek bu kısır döngü sömürülmüş madenlerin bitmesine kadar devam edecek ve soğuk savaş dönemi başlayacaktı. Dünya ülkeleri kutuplaşacak, kıtalar kendi içlerinde bir birleşme sağlayarak konsorsiyumlar kurulacak, Avrupa birlik olacak, Abd federal yapısını geliştirecek öte yandan Rusya ise sosyalist bir birlikle doğuda kutuplaşacaktı.

Cephe savaşları artık çok daha sinsi bir güç gösterisine dönüşecek, aya çıkma yarışları yapılacak, nükleer teknolojiler gerçekleşecek ve tüm ülkelere en güçlü benim, benim yanımda saf tutun imajı çizilecekti. Bütün bu gelişmeler ışığında orta doğu mühimdi, çünkü en zengin kaynaklar bu coğrafyada vardı ve bu coğrafya gelişmemeliydi. Bu sayede batılı ülkeler ve güçlü devletlerde yaşayan halkın çıkarları maksimize edilebilirdi.

Rasyonel medeni toplumlar duygu sömürüsünün içerisine çekilemeyecek kadar gelişirken, bir birine duygusal bağı kuvvetli olan milletler ise bu zaaflarından faydalanılarak ele geçirilmeliydi. Bunu yaparken evrensel beyannameler, topluluklar ve demokrasi öğütleri kullanılacaktı ancak bu argümanlar kendileri tarafından çiğnenecekti.

Peki kimin duyguları sömürülerek, kanı emilebilirdi? Cevabı basitti, birbirine örf ve din olarak bağlı hoşgörülü toplumlar kullanılabilirdi. Anglosakson hegemonyası, oyununu iyi kurmuş ve bu özelliklere sahip jeopolitik konumu en yerinde tek bir devleti sürekli baskılamak istemekteydi. Bu devlet bizdik. Gelin Avrupa birliğine girerek refahınız artsın, Nato'ya üye olun korunun, Birleşmiş milletler, gümrük birliği gibi aslında çokta geçerliliği olmayan birliklere göstermelik üyeliklerle oyalanıp, biz sizin dostunuzuz imajı oturtulacaktı. Bu sayede tamamen dışa bağımlı olunacak, teknolojik gelişmeler engellenecek, verimli yatırımlar betona dönüşerek Türkiye yerinde sayacaktı. Ancak bu yetmezdi , çünkü bildikleri ve ezberledikleri bir temel vardı,

Türk halkı zeki bir milletti, uyutmak zordu bunun için yapılması gerekenler planlanmalı ve doğru zamanda enjekte edilmeliydi.

Hep birlikte dönemsel enjeksiyonları gözden geçirelim.

1. Sol - Sağ

Tüm dünyada sadece ekonomik görüş olarak benimsenen bu ayrışım, bize ise siyasi ve dini olarak enjekte edildi. Solcular dinsiz, sağcılar müslüman denildi. daha ılıman olanlara, uydurma ortanın sağı, ortanın solu nitelendirmeleri verilmeliydi. Çünkü, ancak böyle bölmek mümkündü. Bu algı operasyonları 1960-1997 yılları arasında kullanılmış en çok iş gören operasyondu. Bu süreç içinde anarşist eylemlerle Türkiye oyalanarak sömürülecekti. Ekonomi çökertilecek, dış krediler artacak ve krediler krediyi veren ülkenin istediği verimsiz yatırıma dönüşecekti. Halk ise çay, şeker, gaz kuyruklarına girecek, enflasyon hiper rakamları görecek, geçinmek için daha çok çalışmak zorunda kalan bir millet geri bırakılacaktı. Öyle ki geçim sıkıntısı çeken insanlar bilim ve sanatta ilerleyip aydınlanamazdı.

Çünkü aydın bir Milleti sömürmek olanaksızdı.

2. İrticacı- Laik

1990 yılına gelindiğinde Turgut Özal'ın miras bıraktığı yatırımlarla bir nebze rahatlayan halk, bilinçlenmeye ve güçlenmeye başlamıştı. Bu duruma dur demenin vaktiydi. Öyle ki bir kadın başbakan (Tansu Çiller - 1993) seçecek kadar fikri özgürlüğe sahip olan Türkiye, durdurulmadığı taktirde sorun teşkil edecekti. Sağ sol kavgalarının 1980 ihtilali ile bastırılmış olması ve artık gerçek anlamlarının önde gelen aydınlarca aktarılarak bilinmesi sebebiyle buradan yürüyemeyen algı yöneticileri, toplumu ikiye ayırma adına yine başka duygulara el atacaktı. İnancına göre yaşayanları irticacı diyerek mimleyecek, islami terör örgütleri kuracak ve halkı islamiyete, İslami kesimi de Laik kesime karşı kışkırtacaktı. Bundan daha güzel bir fırsat olamazdı. Bu ülkenin insanlarının iki temel duygusunu birbirlerine karşı kullanmaları lazımdı, ayrıca aydın kesimin sesi kesilerek linç edilmesi gerekliydi. Bunun temelini atmanın yolu basitti "Sivas Katliamı"! Bir tarafa din elden gidiyor diye gaz verecek, sünni -alevi ayrımına dem vuracak ve ülkenin önde gelen 33 Alevi aydın ve ozanını Madımak Oteli'nde diri diri yakılmaya mahkum edecekti. Ne yazık ki aydınlanması engellenen toplum bu enjeksiyonu da damarlarına alacaktı. Madımak otelinde yanan ateşi 2002 yılına kadar sönmeyecek bir fitili de ateşlemişti. Ayrıca bu enjeksiyonların yetersiz olabileceğini düşünen algı tüccarları,iki ırkı da karşı karşıya getirecekti Türk-Kürt ayrımını da bu dönemde enjekte ederek emellerine ulaşacaktı.

Maalesef ki bu enjeksiyonların hepsi başarılı olmuştu. Başarısının sekteye uğrayacağını düşündüğü her noktada, dışarıdan müdahale ederek sönmeye başlayan ateşi körüklemeliydi. Emperyal güç, yine başarılı olmuş, ülke ekonomisi her geçen gün geriye doğru ivme kazanmıştı. Bankalar batmış, şirketler iflas etmiş, sanayi alanında 2 dev dışında etkin rol oynayan kurum kalmamıştı. Bu dönemde en çok kadınlar üzerinden ayrıma gitmiş, başörtüsünü bahane ederek laikliğe aykırıdır demişti ve buna inanan toplum adeta cadı avına başlamış, taraf seçmiş ve bir diğer karşıtı linç etmeye, ezmeye Anayasal haklarından yoksun bırakmaya başlamıştı. Ortalık karışmasaydı yeni aydınlar çıkıp ülke bir bütün olabilirdi, bu durum engellenmeliydi. Burada bir es vererek Anayasamızın 24. maddesini paylaşmak istiyorum.

1982 Anayasasının hiç değiştirilmemiş maddesi olan 24. madde çekirdek haktır ve sınırlandırılamaz. 24. maddenin içeriği ise aynen şöyle;

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Bu dönemde bu hüküm ihlal edilerek baş örtüsü takan insanlar tutuklandı, yargılandı, eğitim haklarından yoksun bırakıldı.

Yani aslında Laik Anayasamız dini inanç özgürlüğü getirmişken, dini inancını yaşayanlar bu haklarından Laiklik ekseninde! yoksun tutularak, Laik Anayasaya aykırı davranılmıştı. Dışarıdan tarafsız olarak bakıldığında sizce de ürkütücü bir cehalet ve aldanmışlık değil mi? Dileyenler dönemin medya kayıtlarındaki ikna odalarına bakabilir.

3. Teknolojik yöntemler

Bigi çağına geldiğimizde, algı yönetimi konusunda etnik unsurların yanına eklenen yeni bir silah geliştirilerek hepimizin cebine koyuldu. Gençler artık teknoloji sayesinde merak ettiklerini öğreniyordu. Bu şüphesiz iyiydi, ancak kontrol edilmeliydi. Algı tüccarlar, burada da iş başındaydı. Sosyal alanlar sanal alanlara taşındı ve herkes vaktini bilgilenmek yerine bu mecralarda öldürerek geçirmeliydi. Genç nesil ancak böyle cahilleştirilebilirdi.

Cinsellik temalı oyunlar ve hayatın yalnızca kadın erkek birlikteliğinden ibaret olduğu algısı yerleştirildi.

Aşk, sevgi evrilerek libido gibi yeni uydurma terimler getirildi. Gençler artık yalnızca, sevgilim yok diye üzülüyor, gündeme dahil olmayı sevgili bulmak adına yapıyordu. Yakın geçmişimizde gördüğümüz Gezi olayları ise buna en güzel örnekti.

Kuşkusuz çıkış noktası ne olursa olsun bir halk hareketi olan gezi olayları, amacından bu yolla saptırıldı ve elde edebileceği aydınlanma sonucundan yoksun bırakıldı. Barış ve kardeşlik içinde hak aranabileceğini tüm dünya ya kanıtlamaya ramak kala, sosyal medya üzerinden provokatörler sahneye çıktı ve kargaşa karmaşa içerisinde kaos ortamına dönüşen bir harekete çevrildi. Peki bu enjeksiyonu neden yemiştik?

Çünkü bilgilenmek, aydınlanmak gereksizdi, hazır düşünceler kopyala yapıştır yapılsa yeterli olurdu ve herhangi bir paylaşımı beğenirsek sevgili bulma potansiyelimiz artıyordu. Çünkü yerleştirilen yeni kuşak algı buydu. Diziler, programlar, yarışmalar, sosyal platformlar tamamen bu olgu üzerineydi. Aşk dizileri reyting rekorları kırıyor, gençlik dizisinde saçma sapan bir kültüre özendirilen yedili gençler ilim, bilim ve tarihten uzaklaştırılıyor, doktorluk mesleği dahi bu dizilerle yanlış işleniyor "Beni Türk doktorlarına emanet ediniz" diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün sözü bilinçlerden silinmeye çalışılıyordu . Kuşkusuz cahil bırakılanlar kadar bu oyunlara gelmeyen insanlarımızda vardı.Ancak onlarda kabahati birilerine yüklemenin gayretinden öteye bir yere varamıyorlardı. Öyle ya bir günah keçisi seçmek her şeyden daha gerekliydi, bu bazen iktidar bazen muhalefet koltuklarını işgal edenler olabilirdi.

Bu gelişmeler olurken de Suriye işgal edilip sömürülüyor, Mısır , Libya talan ediliyordu.

Biz ne mi yapıyorduk?

Kurtların vadisini, doktorların aşkını, yedililerin ergenliklerini, "anlı şanlının" hukuk yoksunluğu cehaletine bakmadan küstahça insanımızı azarlamasını, evlenme programlarında ki kadınların aşağılanmasını, izlemekle kalmayıp çok farkımız var gibi Flash Tv halaylarıyla dalga geçiyorduk! MIŞ gibi yaşıyorduk.

Yazımı sonlandırırken, hiçbir kesimi bir sıfata dahil etme amacımın bulunmadığını tekrar nitelendirmeyi gerekli görüyorum.

Son cümlelerimi yukarıda anlattığım minval üzerinden kuracağım. Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü
bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler
biçiminde kullanılamaz.

Tekrar tekrar enjekte edilmeye çalışılan ayrıştırmalara baktığınızda, kendinize bir soru sorun, yukarıda saydığım birçok etnik ve inançsal yapı sizce bu hükme karşımıydı? Artık uyanın zeki Türk Milleti! tek bayrak altında ve tek olarak bu oyunlara gelmeyeceğinizi akılcı olarak görmeniz için daha ne kadar bekleyeceksiniz? Kardeşlik ve bir olmanın meyvesini yıllardır yiyen, imrendiğimiz medeniyetlere baka baka bir arpa boyu yol gidemeyeceğimiz aşikar değil mi? Gündemi ve durumu buyurun akli ölçülerde şimdi siz değerlendirin. Körü körüne dayatılan algılardan lütfen sıyrılın. Bu ülke hepimizin, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni, Müslim, Gayrimüslim, Gezici, Kapalı, Açık, Laik, Atatürkçü, Milliyetçi, Muhafazakar ne derlerse desinler hatırlayın özünüz insandır.

Not: Alıntılama yapmak isteyen ya da paylaşmak isteyenler lütfen mesaj atarak izin istesinler.

Sevgi ve Saygılarımla... "Conte Sersefil"

Türkiye Cumhuriyeti'ne Yapılan Algı Yönetimlerine Bakış
Cevapla