Hak verirsiniz ki, artık internet olmadan sokağa çıkamaz olduk. Akıllı telefonlarımız ve gsm operatörleri, tabletler, net adaptörleri, çanta ya da ceplerimizdeki olmazsa olmazlarımız halini aldı. Onsuz yaşayamıyoruz. Hal böyle olunca, aşklarımız da, dostluklarımız da sanal başlıyor. Gerçekten bir araya gelene kadar bir şekilde devam ediyor. Öncesi tam bir muamma. Sonrası mı? Bilirsiniz işte. Çoğunlukla koca bir fiyasko. "Bizimkisi böyle başladı ama, şimdi çok mutluyuz" şirinliği gösterenler. Geri çekilin. Elbette size bir lafımız yok. "Çoğunlukla" dedik ya işte. Siz istisnalardansınız. :)
Filmi hatırlayanlarınız vardır mutlaka. Meg Ryan ve Tom Hanks baş rollerde,1998 yılı yapımı, romantik komedi. You've got mail. Mesajınız var. İzlemeyenler izlemeli. Günümüz internet aşklarında bulanlar olacaktır kendini şüphesiz. Konumuz da bu zaten. İnternetdeki sanaldaşlarımız. Sevgili @leley takmıştı bu ismi bana. "Sanal arkadaş" diye yapmıştı açıklamasını. Sanaldaş diyoruz sohbetlerimizde birbirimize. İşte, ancak bu kadar gerçek bizim arkadaşlığımız. Sanal. Varlığı da yokluğu da belli olmayan. Bir varmış bir yokmuş işte. Masal gibi. Masallar kadar gerçek. Masal kahramanları kadar gerçeğiz birbirimize.
Filmi birkaç gün önce yeniden izleyince, yirmi yıla yakın bir zamandır, genellikle olmasa da, zaman zaman birbirimizi bu yolla buluyor olduğumuzu, aşklarımızın bu yolla başladığını, bazen en güçlü dostlukların bile bu yolla oluştuğunu gözden kaçırmış olduğum aklıma geldi. Her nedense bir anda dehşete düştüm. "Nasıl yani" dedim kendime. Hani bir çoğunuzun bildiği şu gölgem var ya. Yine başladı mırıl mırıl mırıldanmaya. Hoş, filmde adam biraz kurnazlık ediyor ve iletişime bu yolla geçiyor, ama kendini gizleyerek kadının hayatına da rakip firma sahibi olarak girmeyi başarıyor. Kadın, sadece mail yoluyla konuştuğu adamdan çok etkileniyor. Aslında ikisi de aynı adam. Birinden çok etkilenirken diğerinden neredeyse nefret ediyor. İlginç olan, yazdıklarından etkileniyor ama gerçeğinden uzak durmaya çalışıyor. Zamanla tanıyorlar birbirlerini. Sonra yazan kadar, konuşan da etkiliyor bizimkini. Final muhteşem. "Sen olmanı çok istemiştim".
Tozlu rafların arasında kalan, tozlanmış bir kitap gibiyim.
Böyle tarif edebiliyorum kendimi bazen. Biliyorsunuz, gölgemle savaş halindeyiz sürekli. Hangimiz değil ki. Bu şekilde başlayan ilişkilere ben "olamaz" dedikçe O, "neden olmasın, olabilir" diyor çok bilmiş havasıyla. Olabiliyormuş gördüm. Kabul edemesem de gördüm. Benim gerekçelerim hep aynı. Biraz, neciyim derler? Dilimin ucunda da çıkmıyor bir türlü. Hani geçmişe özlem, Türkan Şoray'lı Ediz Hun'lu aşklar hani. Fikret Hakan'lı Tarık Akan'lı dostluklar. Hulusi Kentmen babacanlığı, Sadri Alışık kardeşliği biraz. Açık hava sinemalarında, çivisi gevşemiş o tahta sandalye ve yeşilçam kokusu biraz. Hollywood rüzgarını,1956 model üstü açık Kırmızı Cadillac'da sevgiliyle hissetmek azıcık. Grease Müzikali'nde John Travolta olup, Sandy ile Summer Night eşliğinde dans etmek hevesinde az biraz. Dedim ya eski kafalıyım ben biraz. Eski aşkları özleyenlerdenim. Buram buram romantizm kokanları.
Göz göze gelip, gözlerini alamaman, söyleyeceğin kelimeleri unutup saçmalaman, yüreğinin deliler gibi atması durumu hani. Hani komik duruma düşmemek için çabalarken, en sersem halinle ne yapacağını şaşırman durumu. Her neyse. Siz anladınız benim şimdi düştüğüm komik durumu. Ben eskiciyim biraz eskici. Nostaljik kokular arıyor burnum hala. Şöyle naftalin kokulu anılarda salınıyorum zaman zaman. Biraz mistik, biraz otantik esintiler peşindeyim sanırım. (Okurken parçayı da dinlemenizi öneririm :) )
Neden kabul edemiyorum? Bir kafa atasım var şu monitöre.
Dedim ya, benim gerekçelerim hep aynı. Düşünsenize, şu ya da bu şekilde biriyle tanışıyorsunuz ekranda. Aranızdaki tek bağ, şu koca kafalı monitör. Ekranda gördüğünüz kadar var. Yani sadece tuşladığı harfleri, sözcükleri, cümleleri kadar. Yazdıklarından ve yazmaya çalıştıklarından bir sonuca varmaya çalışıyorsunuz. Hakkında en ufak bir fikre bile sahip değilken, yazdığı kadarıyla tanışıyorsunuz. Tanışıyorsunuz diyorum, çünkü tanımanız mümkün değil. Sonra başlıyor anlatmaya. Siz soruyorsunuz o cevaplıyor. O soruyor siz cevaplıyorsunuz. Ne kadar eminsiniz cevaplarından? Ne kadar güvenebilirsiniz? Yazılan satırlar kadar doğrusunuz birbirinize ancak. Yazdığınız satırlar kadar tanıttınız O'na kendinizi. O da size.
Okuduklarımız değildir asıl gerçek, yaşadıklarımızdır. Her şekilde tanışabilirsiniz ama, yaşamadan tanıyamazsınız. Sadece tanıdığınızı sanırsınız. O, ancak size kendini tanıttığı kadardır. Gerçekliği tartışılır.
Peki ya dürüst oldunuz mu? Ya O. O ne kadar dürüst oldu size karşı? Aklınızı karıştırmak değil elbette niyetim. Ben geri kafalıyımdır biraz, dedim ya. Görmediğiniz, duymadığınız, hissetmediğiniz biri var karşınızda. Mimik yok, ses tonu yok. El kol hareketi yok. Bilirsiniz, yazı dili var hep. Yazarak yeteri kadar anlatamayız içimizdekileri. Karşınızdaki hangi ruh haliyle okuyorsa sizi , işte o kadar verebildiz anlatmak istediklerinizi. Zaman zaman yanlış anlaşıldığınızı verdiği tepkiden anlayabiliyorsunuz ancak. Sadece, doğru söylediyse ismiyle, biraz rumuzuyla, biraz kurduğu cümlelerle, yazdıklarından çıkarmaya çalıştığınız tanımlamalarıyla, bir çehre canlandırıyorsunuz beyninizde. Bir resim. O'na aslında hiç benzemeyen. Hayalinizdeki resim. Sonra O'nu bir kalıba sokma gayreti başlıyor. Hep istediğiniz, hep beklediğiniz masal prensi ya da prensesi olsun istiyorsunuz. Paylaşımlar yerine yazışmalar demek istiyorum izninizle. Yazılı sohbetler arttıkça, hayallerinizdeki o güzel insanın yerine koymaya başlıyorsunuz O'nu. Henüz koca kafalı bir monitörken, hayalini kurduğunuz adam ya da kadın oluveriyor birden. Aslında kimdir, nedir, nasıldır, hiç bilemeyeceksiniz. Çünkü, verebileceği kadar alacaklarınız. O, neyi ne kadar sunarsa sadece okuyabildiğiniz gözlerinize, hepsi o kadar alabileceklerinizin. Bir yanınız güvenmek istercesine inanacak, diğer yanınız "hadi canım sallıyor, olamaz" diyerek gülüp geçecek inanıyormuş gibi yaparak. Derdimiz nasılsa eğlenmek. Sadece yazılı sohbetten kime ne zarar gelebilir ki, değil mi ama?
Artık tanışma zamanı geldi. Sihirli Lambanın Cini misin? Üç dilekten biri misin?
Zaman sonra beklentiler giriyor devreye. Merakınız artıyor. Sohbet güzel, tam aradığınız ve istediğiniz şekliyle gidiyor her şey. Güvenmeye de başladınız her nasılsa. Hanginiz cesursa ondan geliyor ilk talep. Bir resim, bir wsp numarası, face adresi ya da ne bileyim, daha rahat konuşacağınız bir skype. Sanaldan vazgeçemedik daha. Daha vakit var. Karşınızdaki de en az cesursa sizin kadar ve baştan beri eksiksiz, olduğu gibi sunmuşsa kendini size, sorun yok elbette. Tamam beklediğiniz kadar değilse de bir cafede bir fincan kahve içelebilinir. Fena değil tipi. Ha ne bekliyordunuz ki zaten. Beyaz atlı prensi mi? Pamuk Prensesi mi? Yedi cücelerden biri değil elbette. Olsaydı hiç gösteremezdi kendini. Beklentiniz sadece dostça bir söyleşi ve yeni bir arkadaş edinmekse, kaldı ki çoğumuzun değil, elbette şeklinin şemalinin bir ehemmiyeti yok. Yazdıkları kadar doluysa aklı ve yine sohbetleri keyifliyse, tamamdır. Güzel bir arkadaşlık daha kurdunuz. Ama değilse, kocaman bir hayal kırıklığıdır avuçlarınızdaki. Sihirli lambanın cini çarptı mı şimdi sizi. Üç dilekten biri bile olaydı iyiydi, değil mi? Ha, aşka dair bir beklentiyle verildiyse bu randevu. İşte o beni aşar. Hiç deneyimim olmadı. Örneklerim yok değil elbette ama, ne bileyim. Aşkı irdelemek yürek ister biraz. Karşılıklı etkileşimler, alınan ya da alınamayan elektrikler (her ne demekse), yüreklerin titremesi falan. Yok değil. Bana göre değil internet aşkları.
Aşk dediğin dolu dolu yaşanacak arkadaş. Tuttun mu elinden bırakasın gelmeyecek hiç. Açtın mı yüreğini şöyle en kocamanından, bir daha açacak yüreğin olmayacak kimselere. Gözlerine baktığınca kaybolacaksın bakışlarında. İçini eritecek, canını yakacak, Bir nefes çektin mi, şöyle ciğerinin en kuytu köşelerine kadar işleyecek kokusu buram buram. Başka bir koku almayacak nefesin. Sımsıkı sarıldığında şöyle göğüslerini acıtırcasına, senden bir sen daha doğacak, içine sokacaksın sarıldığını. Öyle içine alacaksın ki o bedeni, bir daha çıkamayacak dışarı. Çıkamayacak ki, bir kez daha sarılmaya yüzün olacak. Bir buse kondurdun mu dudaklarına, dünyanın bütün renklerini unutacaksın. Yaşamın tek rengi kılacaksın o dudakları. Tüm planlarını O'nunla yapacaksın artık yaşama dair. Geleceğe dair. Geçmişte yaşanan her neyin varsa, hep O'ndan öncesinde kalacak. O'ndan sonrasına taşınmayacak hiçbir şey. Ömrünü ömrüne katacaksın arkadaş. En saf, en temiz, en olduğun gibi halinle.
Sanaldaşlarım, hatta henüz iki laf edemeyip rumuzlarıyla sadece profilimde gördüklerim. Mesajınız var. Hadi bakalım söyleyin bana. Sihirli lambanın cini misiniz? Üç dilekten biri misiniz?
Kızıyorsunuz bazen, yine uzun olmuş şimdi farkettim. Üzgünüm, yaşama dair hiçbir şey kısa anlatılamıyor benim kalemimden. Umarım eğlenmişsinizdir. Sevgiyle kalın.
Çok doğru açıkladın sanaldaşım. Ama sanal hayatımız bizim vazgeçilmez bir parçamız buzdolabı veya çamaşır makinesidir. Bu aletler da kısa zaman içerisinde giriş yapıp bizimle kaldılar. İnsanlar, kendi etrafı teknoloji ile donanıp kalp dokunmamatik oldular, herkes hızlı tüketip başka sanal aşklara yelken açıyor. Çünkü çeşit çok, sorumluluk yok ve her fragman yani yeni kişi eskisinden daha güzel daha gizemli çünkü artık retrikalar var ve copy paste olayı var. Bu çeşitliği hem cazibe kılıyor hem de insanı yavaş yavaş bunaltıyor. Ama inan ki bunalıma girse bile dışarı çıktığında gri yüzleri gri hayatları görünce sanala dönmek istiyor. Çünkü rutindeki hayattan sanal hayat daha iyi geliyor. Ama onun bedeli var - sonsuzluğu. Sonsuzluğun son kullanma tarihi yok her şey iradeye bağlı. Ben, şükürler olsun hiç bir zaman sanal ortamda tanışmadım, ondan mutluluklar duyuyorum, bütün acıları ve güzel anıları gerçek emoji ibaret değil. Biz sadece onları seyredip tebessüm atarız sanaldaş.
hic yanilmadim ama buradan cikip gercege donmek zorlasiyor burada olan burada kalsin diyorsun fazla abartmamak sartiyla sanal dostlukta iyidir tabi ki bir kahvenin o muhabbetin yerini vermez o ayri gercekle sanali birlikte yasamak sanirim cok gercek az sanal
çabuk teslimiyetçi yanımızdan ve alışkanlıklarımızın buna dönüşmesi gerçeği var. Buradan yola çıkıyorum aslında. Elbette güçlü ve güzel ilişkiler de oluyor. Ne bileyim şöyle dolu dolu yaşamaktansa öylesine eğlenmeyi alışkanlık haline mi getirdik nedir. Bilemedim. Sevgiyle kalın.
dolu dolu yasayacak insan azaldi sanirim gercekte yasadigimiz hayal kirikliklari mazi dolu acilar mi sebep oldu bende bilemedim hani burada bir adresle kapaniyor hersey daha kolay daha mi az yorucu daha basit dostluk basit bizde mi basitlasiyoruz butun hayati buraya adapte etmek yalnis tabi ki de neyse kafam cok karisti benim dogru degil o gercek gibi de degil bazi nedenlerden buradayiz iste boyle oldu ne yazik ki sizde sevgiyle kalin
Karşımızdaki kişinin anlattığı kadar tanıyabiliriz onu bizde anlatığımız kadar anlaşılabiliriz. Net kesilene kadar herşey.. Güveniyorsun, inanıyorsun bir bakmışsın her şey yalan dolan! En önemlisi uzak durmak. Çok güzel bir konuya değinmişsiniz, yazılarınızı takip ediyorum. Devamını dilerim.
Uzun ama bir o kadar da keyifli bir paylaşım olmuş. Ben 3 dilekten biriyim demiştim umarım o da sihirli lambanı cini değildir. Bu değerli paylaşımınız için teşekkür ederim okurken çok keyif aldım.😊
Şüphesiz öyle. Tadı başka, duygusu başka. Her şeyi başka işte. İlginize çok teşekkür ediyorum. Üşenmeden okuyan gözlerinize sağlık. Sağlıcakla kalın. Ve elbette sevgiyle.
Yeni okuyabildim etiketledigin icin cok tesekkurler cok guzel bir yazi olmus sanal aski desteklemiyorum son bolume bayıldım dediğin her şeyi yaptım ne biliyim sorun ondaydi tum erkeklerin ah bir kiz bana boyle davrancakti hayatimi veririm diycegi turden ama sonuç hüsran @blueobsession
20 sınırı yüzünden. Ve sizin bence'lere düşkünlüğünüzü biliyorum. Beni takibe alıp da iki laf etmediğimiz, yorumlarını görmediğim dostlaraydı bu durum biraz. Bir dahakine söz. :) Böyle bir beklentiniz olmadığını da biliyorum üstelik. Beğenmenize sevindim. Sevgiyle kalın.
En İyi Cevaplar