Orhan Pamuk’un dünyaca tanınan romanından uyarlanan Masumiyet Müzesi, 1970’li yıllarda İstanbul’da başlayan, varlıklı bir ailenin oğlu Kemal ile yoksul ve uzak akrabası Füsun arasındaki çalkantılı ilişkiyi konu alır. Füsun’a duyduğu duygular uğruna herkesi karşısına alan Kemal, genç kadına ait küpelerden tokalara, hatta içtiği sigaraların izmaritlerine kadar pek çok eşyayı biriktirmeye koyulur… Yapım, aşkın insanın hayatına bir kaza gibi giren, onu yoldan çıkaran bir saplantı ve acı mı, yoksa saf ve büyük bir mutluluk mu olduğunu sorgular.
Ben narsist bir âşık gördüm yorum sizin🫴
Masumiyet Müzesi dizisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biraz uzun ve spoiler bir yazı olucak bilgi vermiş olayım. Umarım bu yazdıklarım biraz fikrinizi değiştirir. :) Modern Zamanların "Ruh"suzluğuna Kemal Basmacı Tokadı Dizisini de soluksuz bitirdikten sonra üzerine iki çift laf etmezsem içimde kalacak olan, genel kanının aksine kemal’in aşkını bir "saplantı" değil, gerçek anlamda birini "ruhuyla sevmek" olarak tanımladığım o muazzam eser. Bu hikayeye sadece "saplantılı bir adamın hezeyanları" gözüyle bakanların aşk kavramını tekrar gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum. kemal basmacı bir "stalker" değil, ruhunun mülkiyetini bir kadına devretmiş, o kadının yokluğunda bile onun hatırasıyla ayakta kalmayı başarmış son gerçek romantiktir. Sibel, itibar ve mantık çemberi üzerine: Kemal'in nişanlısı sibel, dönemin burjuva değerlerinin ete kemiğe bürünmüş halidir. kemal'in ona duyduğu şeyi aşk sanması, sadece her şeyin yolunda gitmesinin ve o konfor alanının verdiği sahte bir mutluluktan ibarettir. sibel'in karakterini, kemal'in aldığı çakma çantaya verdiği o "itibarım sarsılır, bunu takamam" tepkisinden tanıyoruz. sibel; para ve şanın önemli olduğu, derinlikten uzak bir profildi. o dönem için kıymetli olan "bekaret" ve "aile şerefi" gibi toplumsal prangalar kemal'in elini kolunu bağlasa da, ruhu çoktan o dikiş dikilen loş odada, füsun'un yanında kalmıştı. sibel ile yaşadığı her şey "olması gereken", füsun ile hissettiği her şey ise "vazgeçilemez olan"dı. Füsun: Masumiyet mi, yoksa bencil bir inat mı? İşte asıl trajedi burada başlıyor. kemal işleri en başta berbat etmiş olabilir ama sonrasında ödediği kefaret tam 8 yıllık bir ömürdür. füsun ise bu süreçte "mağdur" rolüne sığınıp, kendi hırsları ve ünlü olma hayali için kemal’i parmağında oynattı. feridun gibi paraya ve hırsa tav olacak bir adamla evliyken bile kemal’i her akşam o sofraya mahkum etmesi bence aşk değil, büyük bir şımarıklıktı. kemal ona araba kullanmayı öğretirken, vize alması için çabalarken aslında ona özgürlüğünü vermeye çalışıyordu. kemal her zaman dış dünyaya açık ve destekleyici bir adamken; füsun o güçlü kadın olup dünyayı dize getirebilecekken, o meşhur vize mülakatında bile sinirlenip kaçacak kadar kırılgan ve şımarıktı. kemal onu film sektöründeki "çakallardan" korumaya çalışırken, o bunu bir engel gibi görüp kemal’e öfke kustu. füsun’un o bitmek bilmeyen nefreti ve inadı aslında kendi sonunu hazırladı. 8 yıllık sessiz tiyatro ve ruhun kanıtı olarak müze: İnsan sevdiğinden hıncını almak ister, tamam. birkaç ay süründürürsün ama 8 yıl? 8 yıl bir ömürdür. füsun o 8 yılı kemal’den intikam alarak harcayacağına, ömrünün baharında kemal ile o aşkı dolu dolu yaşamayı seçmeliydi. günümüzde insanların birbirini tinder'da sola kaydırarak sildiği bir çağda; bir adamın sevdiği kadının dokunduğu her eşyayı (evet, o 4213 sigara izmariti dahil) kutsal birer emanet gibi saklaması delilik değil, ibadettir. kemal o 8 yıl boyunca başka bir kadına dokunamayacak, başka bir eli tutamayacak kadar "haram" kıldıysa kendini; bu bedenle ya da mantıkla değil, kalbiyle sevdiğinin kanıtıdır. o müze aslında bir binadan ibaret değil; kemal'in füsun'u zihninde, ruhunda ve benliğinde asla öldürmediğinin fiziksel mühürdür. Sonuç olarak; leyla ile mecnun’u, ferhat ile şirin’i, romeo ve juliet’i romantize ederken neden kemal’e "manyak" muamelesi yapılır anlamıyorum. mecnun’u çöllere düşüren güç neyse, kemal’i de o müzeye hapseden güç aynıdır. kemal basmacı bir takıntılı değil, bu çağın son gerçek romantiğidir. keşke herkes bir gün birinin ruhunda böyle bir müze kurabilse ya da o müzeye girmeye değer bir ruhla sevilebilse. ruhuyla seven adamların neslinin tükendiği şu çağda, kemal basmacı hepimize şu soruyu soruyor: "hayatınızda gerçekten bir müze kurmaya değer birini sevebildiniz mi?"
Bence senin “narsist bir âşık” tespiti cuk oturmuş. Kemal bana hiçbir zaman büyük âşık gibi gelmedi, daha çok kendi duygusuna, kendi acısına âşık biri gibi. Füsun’u gerçekten görmekten çok, onu kafasında kurduğu haliyle sahiplenmeye çalışıyor.
Dizi tarafında ise atmosfer, dönem İstanbul’u, kostümler çok iyi; temposu yer yer ağır ama bu hikâyeye de yakışıyor. Romandaki o boğucu saplantı hissini güzel vermişler bence. 🥀📺
Kitap okumak başka filmi izlemek başka.. ben kitabı okuduğumda da cok zevk almıştım... filmi izlediğimde de ilk defa zevk aldım... Şu an popüler olan dizisi bence dizisini izleyin