Gerçek hayattan esinlenmiş filmler benim için her zaman ayrı bir yerde olmuştur. Çünkü kurgudan farklı olarak, yaşanmışlık hissi insana bambaşka dokunuyor. İzlerken bazen inanamıyorum, bazen gözlerim doluyor, bazen de ilham alıyorum. İşte bu yüzden bugün size, “Bu gerçek hikayelerden alınmış!” diyeceğiniz bazı filmlerden bahsedeceğim.
2- Özgürlük Yazarları (Freedom Writers 2007)

Bazı filmler sadece hikâye anlatmaz; kalbine dokunur, düşündürür, ilham verir. Freedom Writers tam da böyle bir film. Gerçek bir öğretmenin, umutsuz görünen bir sınıfta mucizeler yaratmasını anlatıyor.
1990’ların Kaliforniya’sında, çete savaşları ve ırkçılıkla boğuşan bir lisede, farklı ırklardan öğrenciler hayatta kalmak için savaşıyor. Bir öğrenci durumu şöyle özetliyor:
“Long Beach’te her şey dış görünüşe bağlıdır. Latin, Asyalı ya da siyahsan evden adımını attığın anda indirilebilirsin. Bölge için savaşıyoruz; ırk, gurur ve saygı uğruna birbirimizi öldürüyoruz.”
Erin Gruwell tam da bu ortamda öğretmenliğe başlıyor. Kimse ona inanmasa da pes etmiyor, çünkü öğrencilerinin sadece şanssız doğdukları için “kaybeden” görülmelerine dayanamaz.
Klasik ders kitapları yerine hayatı öğretiyor, Onlara günlükler dağıtıyor ve “Ne hissediyorsanız yazın” diyor. Başlarda birbirlerine düşman, öfke ve acı dolu bu gençler, yazdıkça kendi yaşamlarının karanlık yüzleriyle yüzleşiyor. Kimi evde şiddet görüyor, kimi çete savaşlarında kayıp veriyor, kimi ırkçılığın acımasızlığıyla boğuşuyor. Defterler doldukça, birbirlerinden hiç farklı olmadıklarını, aynı korkuları, kayıpları ve umutları paylaştıklarını fark ediyorlar. Öfkeleri yerini dayanışmaya bırakıyor, bir sınıf değil, yavaş yavaş gerçek bir aileye dönüşüyorlar.
Film, ırkçılığı, önyargıyı ve eğitim sisteminin soğuk duvarlarını eleştirirken, tek bir insanın nasıl fark yaratabileceğini gösteriyor. The Freedom Writers Diary kitabı 1999 yılında öğrencilerin günlüklerine yazdıkları yazıların birleşimiyle yayınlarmıştır.
2-İntouchables 2011

İzledim, sustum, düşündüm. Intouchables bana şunu hatırlattı: insanı insan yapan, pozisyonu değil, dokunuşu. Philippe hayatını kaybetmiş gibi yaşayan ama dünya penceresi açık bir adam; Driss ise hayatı duvardan tekmeyle içeri girmiş, gürültülü ama hayat dolu. Film, gerçek hayatta yaşanmış bir dostluğun sıcak ve samimi hikayesinden esinleniyor; bu da sahnelerdeki duygunun ve samimiyetin ne kadar gerçek olduğunu hissettiriyor. Başlangıçta “bakıcı-beyefendi” klişesini kurcalarken, zamanla iki karakterin birbirine nasıl ihtiyaç duyduğunu usul usul gösteriyor. Komik sahneleri var; ama güldürürken de suratına soğuk bir gerçek vurarak düşündürüyor—önyargı, sınıf ayrımı, insanlık onuru… Omar Sy’nin sahneleri saf enerji, François Cluzet ise içe çekilmiş melankoli. Sonunda insanın içini ısıtan, umut veren bir duygu bırakıyor. İzledikten sonra “iyi ki izlemişim” dedirtenlerden filmlerden.
3- Sıkıysa Yakala ( Catch Me If You Can 2002)

Catch Me If You Can gerçek bir dolandırıcının hikayesini anlatıyor, ama öyle klasik bi dolandırıcılık filmi değil. Frank Abagnale Jr., 16 yaşında olan bi çocuk, tabi yaptığı işleri görünce pek çocuk olduğuna inanası gelmiyor insanın :)) Babanın boşanması, hayatın karmaşası derken kendi yolunu kendisi çiziyor; pilot, doktor, avukat kılığına giriyor. Sahtekarlık yapıyor ama normal sahtekarlıklar değil, bayağı zeki, insanı hem şaşırtıyor hem de bir şekilde hayran bırakıyor.
En güzeli, peşinden koşan FBI ajanıyla aralarında garip bir ilişki gelişiyor; adam yakalamaya çalışıyor ama bir yandan Frank’i anlıyor, sanki dost gibi oluyorlar. Leonardo DiCaprio ve Tom Hanks’in performansları tam oturmuş, izlerken sıkılmıyorsun.
Film sadece sahtekarlık hikayesi değil, aynı zamanda bir çocuğun karmaşık dünyada hayatta kalma mücadelesi ve kendiyle hesaplaşması. İzledikten sonra “vay be” diyorsun; hayat ne tuhaf şeymiş.
4- Hotel Rwanda (Hotel Ruanda 2004)

Zamanında Belçikalıların gelip aynı yörede yaşayan insanlardan az biraz uzunca olanlara Hutu, diğerlerine Tutsi demesi sonucu ikiye bölünmüş bir halkın birbirine düşmesiyle ortaya çıkan katliamın filmi. Bu "farklı" gruplara mensup insanlar birbiriyle iç içe, komşu, arkadaş, hatta ana karakterimizde olduğu gibi karı koca. Ama ne mantıktır, hangi sivri Belçikalının fikridir bilemem, bu dönemde ülkedeki insanların kimlik kartlarında Hutu veya Tutsi damgası bulunmaktadır. Filmin başında da bu kutuplaşmanın nasıl yaratıldığı özetlenmektedir.
"Bölünmeyi yaratan Belçikalılar. İnsanları seçtiler, derilerine göre; insanlar arasında bölünme yarattılar. Belçikalılar ülkeyi Tutsiler'e yönettirdiler. Ayrıldıklarında da Hutular'a bıraktılar. Ve tabii ki Hutular da yıllar süren baskının intikamını alıyorlar."
Ben bu filmi izlerken, benim gibi birçok insan insanlığından utanç duyuyordur. O dönemde yaşamadığımız ya da doğmadığımız halde, böyle acımasız olayları bilmek ve unutmamak hepimizin sorumluluğu. Haberdar olmak, yapılanları anlamak ve ders çıkarmak, hiç bilmemekten iyidir. Film, soykırımı bilmeyenlerin yüzüne çarpan sert bir uyarı gibi. Milliyetçilik, nefret ve “biz/onlar” ayrımcılığının nerelere varabileceğini gösteren canlı bir kanıt. Özellikle günümüzde, böyle hikâyelerden ders almak ve insanlık adına unutmamak için herkesin izlemesi gereken bir yapıt.
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer 