Ve son yaprak bıraktı tutunduğu ağacın dalını. Sarıdan kahverengiye çalan bir renge bürünmüş halde, susuzluktan çatlamış lifleri. Gün ortasında aralıklarla yağan yağmur damları ıslatmış bedenini. Rengini de parlatmış biraz ama yeniden güç verememiş belli. Rotasını kaybetmiş kağıt bir uçurtmadan daha yavaş, birçok kez sağa, birçok kez de sola salınarak, arada birkaç kez de bıraktığı dala yeniden sarılmak istercesine yukarı çıkarak süzülüyor. O süzülürken havada, son seferini yapan gecenin son vapuru, iskeleden yavaş yavaş uzaklaşıyor. Ardında bıraktığı dalgaların beyaz köpükleri eşliğinde, kararmaya yüz tutmuş bulutlar arasına gizlenmiş puslu bir ay ışığına yaslayarak dumanını. Son düdüğünü salıyor geceye. Hava soğuk. Kuru bir ayaz değil ama soğuk. Kışa elini uzatıyor güzün son demi. Kasım.
Krizantem
Yağmurdan ıslanmış kaldırımların birinde, parke taşlarının arasında bir çukura kök salmış o ağacın dibinde, sanki birbirlerine sokularak ısınmak istermiş gibi, sırt sırta vermiş diğer yaprakların uzağında bir bankın demir ayaklarından birinin tam ucuna düşüyor sonunda son yaprak.
Derler ki; “Yapraklar güz geldiğinden değil, ağaçtan sıkıldıkları için dökülürler yere”. Belki de bu yüzden “yaprak dökümü” deriz dağılmışlıklarımıza. Her birimiz bir yana bazen, bazen de sadece birimiz her yana.
Demir ayaklı bankın, ıslak oturağında bir çift ayak. Sırtlık kısmına oturmuş kadın. Sırılsıklam olmaya bayılırken yağmur altında, bu kez yağmur dindiğinden olsa gerek oraya oturmuşluğu. Dirsekleri dizlerinde, çenesi avuçlarında, gözleri biraz önce iskeleden ayrılan vapurun ardında bazen. Bazen de sahil ışıklarının dans ettiği yakamozlarda. İskeleye çarpan dalgaların sesinde kulakları kiminde, kiminde hafiften esen rüzgârın ıslığında. Afakın karanlığına dalıyor bakışları çoğu zaman. Görünmezliğinde görmek için özlemlerini. Kim bilir.
Şehrin geceye karışmış sessizliğinin tam ortasında, bazen arsız bir korna sesinde çeviriyor başını caddeye, bazen şımarık bir egzoz sesinde. Oysa duymak istediği, huzurun sesi bir tek.
Sonbaharın, son yalnızlığını hissedebilmek için doğruldu yerinden. Birkaç adım attı kudurmaya çeyrek kalan denize doğru. Kollarını sardı birbirine. “Daha da kuduracaksın bir süre sonra” diye geçirdi içinden. “Kar ne kadar yağabilir ki denizin derinliğine”.
Yeni bir kışa örülüyordu zaman, ve kadeh kaldırıyordu yeni kışa sonbahar. O da kadeh kaldırmak istedi birden. Etrafına bakındı. Birkaç metre sağında duran minibüsten bozma sokak köftecisini yakaladı gözleri. “Çay da olur” diye geçirdi içinden. İnce belli bardakta sıcacık bir çay iyi gelecekti üşümüşlüğüne. Sırtındaki siyah pardösünün içine soktu kollarını, düğmelerini ilikledi göğsüne kadar. Yakasını açık bıraktı. Kendine yapacağı itiraflar boğazında özgür kalsın diye belki. Düğümlenmesin diye iliklerine kadar işlemiş özlemleri.
Kağıt bir mendil çıkarıp cebinden, birkaç damla ıslaklığı sildi taburedeki. Yüzünü tekrar denize dönerek oturdu. Yanına yaklaşarak “Ne alırsın ablam” diyen gence, “Çayın var mı? Hani şöyle tavşan kanı. Bu saatte taze değildir ama, hani bayatlamamış olsa yeter”. Kendinden emin bir tavırla “Olmaz mı” dedi genç. “Üstelik yeni aldım demini. Bu saatte hep bir yanı üşümek isteyenler gelir buraya. Çaydan medet umarlar köfteden sonra. Mevsimden midir neden bilinmez. Yazdan daha kalabalık olur kışa doğru”. Hafifçe gülümseyerek “Mevsimdendir o mevsimden. Hatta Kasımdandır o” dedi kadın. “Ne olduğu belirsiz bir bardakta değil ama! Parmaklarımla tutasım yok. Şöyle avucuma aldığımda elime yapışacak bir çay bardağında” diye ekledi son cümlesine.
Masada duran peçeteye uzandı birden. Bir kalem istedi delikanlıdan. “Sokaklarımın başı boş kalışı. Güneşimin serinliği. Yeşilimin sararmışlığı. Bahçemdeki kurumuşluk. Ağaçlarımın çıplak dallarında asılı kalan hamağım. Kitaplarımın en derin cümleleri, altını çizdiğim. Balkonumdaki lacivert mavi şalım, deniz laciverti. Gökyüzümün duman rengi, kül desenli. Puslu bir şehir manzarası. Yazın papatya, şimdilerde kasımpatı satan çiçekçi kızın kızaran yanakları. Çay bahçesinin ters dönmüş tabureleri. Tahta masaların ıslanmışlığı. Hazan kokum, hasat zamanım, kuru gül yaprağım, portakal çiçeğim. Pencere kenarındaki ekmek kırıntım. Olmayan sabahlarımda gizlenen güneşim. Bahçeme sızan kedilerim, kapısında gezen köpeklerim. Mahzenden çıkan kırmızı şarabım. Şiirlerimin başı boş dizeleri, türkülere tütün sarışım. Eski filmlerin bir sahnesinde gözyaşlarım. Eksik kalanım, tamamlanamayanım. Yarım kalan bir aşk hikayesi. Sebepsiz heyecanlarım. Sebepli hüznüm. Aşktan bir geçe, tene bir kala doyumsuzluğum. Susmuşluğum susamışlığıma. Göğsümün sol yanı, dinmeyen ateşim, bitmeyen hasretim. KASIM.” diye noktaladı peçetedeki satırlarını. Bir nefes daha çekti sigarasından. Son yudumunu içti çayının. Kalktı yerinden. Açık bıraktığı son iki düğmeyi de ilikledi boğazına kadar. Sokak lambalarının arasında yavaş yavaş kaybolurken, ıslık çalıyordu en son.
Kasımda da aşk aynıdır. Aynı şekilde acıtır canını.
Eylül den sonra Kasım... Bir ay bu kadar mı güzel empoze edilir yakıstırılır insan ruhuna. Kasıma 1 kala... Hissetmek güzeldir aynı zamanda hissettirebilmek... Cok güzel olmus yine konusturmuşsun kalemini. Krizantem... Bir kaç kere okmalıyım😊
Teşekkür ederim... Bir ayı bu kadar güzel anlattığın için...
Her Kasım gibi bu kasım da beklemekle geçiyor. Elimde ki çay da olmasa ne yapardım. Yazın harbinden süper olmuş devamı sonsuz olsun, hep böyle derin ve anlamlı olacaksa...
En İyi Cevaplar