Dört Kadın, Bir Ben...

Dört kadın, bir ben.


Biri köşesi kırılalı bir hayli olmuş eski bankta otururken dolmuş duraklarının olduğu sokakta, diğeri yağmura aldırış etmeden kararlı adımlarla yürürdü Gümüşsuyu’nun arka sokaklarında akşam vakti.


Bir başkası bilmem kaç yüz kilometre öteden postalanmış kartpostalın denize düşüşünü izlerken acımasızca, diğerlerinin varlığından dahi haberi olmayan biri küçük bir doğu köyünde nöbet tutardı yatakhanenin hemen yanıbaşındaki bir göz odasında.



Kolay olmamalıydı hiç biri düşününce; ama oldu.



Farklı istikametleri gösterirdi her birinin duyguları halbuki; halbuki tek ortaklıklarının sonunda arkalarında bırakacakları acınası birer hikaye, unutulmaya yüz tutmuş bir hayat yahut bozuk bir plak gibi aynı sesleri döndürüp duran bir ruh olması şaşırtıcıydı doğrusu.


Dolmuşların bir bir gidişlerini izleyip gözü yaşlı, son sözlerinden pişmanlık duyar halde kalkıp evine dönmesi en fazla yarım saatini almıştı. En yoğun hislerinin yaşanıp, tüketilip bitebilmesi için otuz dakika; tekrar hatırlanmaması için bir ömür. Hepsi bu..


Diğerlerinin aksine belki de o yürüyüş en zoru olabilirdi, yıllar sonra düşününce muhtemelen gülüp geçeceği o yıllarda.



Kibir nasıl karakterinin değişmez bir parçası olmuşsa, inkar da sarıp bedenini, anılarıyla da dalga geçecekti. Gümüşsuyu ise gerçekti.



Kalın bir kağıt parçasıysa o sırada, üzerindeki yazılar, bölgenin önemli bir heykelinin resmedildiği bir pul ve nasırlı ellerin bastığı bir damgayla birlikte olması gereken yerden çok uzakta, Marmara kıyısında tuzlu su ve rüzgarla arkadaşlık etmekle meşguldü.



Onca yol bu son ‘fırlatılış’ için tepilmiş, bütün bir hikaye şimdi tıpkı bu kağıt parçası gibi eriyip gitmekteydi.



Demek ki geçmiş bu kadar da kolay silinebilmişti.


Sonuncusu ise öncekilerin gölgesinde kalmaya mahkum, ufak tefek görüntüler arada sırada gözlerimin önünde beliren gardiyanlar, yarın ise müebbet cezam.


Dört kadın, bir ben. Hepsi bu..

Dört Kadın, Bir Ben...
Cevapla