Aslında biz ne söylersek söyleyelim, siz ne duymak isterseniz onu anlayacaksınız. Ama biz hep duymak istedikleriniz yerine, net ve kısa cümleler kurarak anlatacağız derdimizi. Kadın ne söyler, erkek ne anlardan yola çıkarak, konuyu bir de erkeğin bakış açısıyla irdelemek istedim bu kez. Hani şu bildiğimiz "Bükçe" nin erkek versiyonu gibi düşünebilirsiniz. Neydi Bükçe?
Kadının kurduğu her cümlenin ya da sorduğu en basit sorunun altında, binlerce giz perdesi olması durumu. Yani hep tuzak sorular ve bizlerden en keskin zekalımızın bile, "atlama hemen, aslında söylediği bu değil" anahtarını kullanarak, saniyeler içinde onlarca şifreyi çözme yetisine sahip bir edayla cevap vermeye çalışırken, düştüğümüz acziyeti belli etmemek adına, hiçbir dilde olmayan garip sesler çıkararak zaman kazanma çabası sonucu, gerçekte tatmin olmadığınız ama "neyse bu da fena değil, en azından anlamaya çalıştı" şeklindeki tatmin olmuş gibi görünmeniz durumu. Bakın şu küçücük cümle bile nokta koyamadan, virgüllerle uzadı gitti. Çoğunuz anlayabilmek için geriye dönüp, "Yani" kelimesinden sonra yeniden okudu bu cümeyi belki de. Aslında kelime hepi topu beş harf. B Ü K Ç E. Şimdi anlıyor musunuz "Beni Hiç Anlamıyorsun" un, ilişkilerinizde neden bu kadar yer kapladığını.
Eşim, ülkemizin saylı üniversitelerinden birini dört yılda bitirmeyi başarmış, eğitim sektörüne adını neredeyse altın harflerle yazdırmış, kendi branşında ödüller alıp, seminerler vermiş bir eğitimci. Mükemmel bir iş kadını olmasının yanında, ailesine son derece bağlı, yuvasını asla ihmal etmeyen muhteşem bir anne. Biraz daha meraklanın diye, nasıl bir eş olduğundan bahsetmeyeceğim. Siz de bilirsiniz ki evlilik zor zanaat. İşte bizim ilişkimizden bir kaç diyalog.
"Hayatım ben çıkıyorum."
İşe gitmek için hazırım artık. Ayakkabılarımı da giydim. Haklı olarak uğurlanmak ve dudaktan bir buse dışında bir beklentim yok. Aşk dolu bir ses tonuyla, biraz da muzur, "Hayatım ben çıktım ben". Yatak odasında, kapakları ardına kadar açılmış gardırobun önünde, ne giyeceğini seçmeye çalışırken, -ki yarım saatten önce bulursa dişimi sökerim- "Tamam canım, akşama gecikme, yaramazlık yapma, öğlen ara ve ne pişireceğimi söyle. Öptüm seni" cevabıyla dumura uğrayarak, o "öptüm seni" den kendimi dudaklarımdan değilse de hiç olmazsa yanaklarımdan öpülmüşcesine mutluluklar çıkararak kapıyorum kapıyı. Ama merdivenlerden inerken beynimde yankılanan o büyülü kelime kulaklarımı çoktan tırmalamaya başladı bile. Yaramazlık... (?!??!)
"Tatlım, mavi gömleğimi bulamıyorum".
Sabah ne giyeceğini akşamdan düşünecek kadar giyim kuşamına özen gösteren biriyimdir. Bunu çok önemsememesini, bu konuda O'na hiçbir yük getirmediğime bağlıyorum. Yani "nasıl olmuş" ya da "bugün ne giysem" telaşım yoktur. (İyi ki yok. Akşamdan düşünüyorsun ya :) ) Bu nedenle beklentim, yerinde olmayan gömleğimin yerini söylemesidir sadece. Başka hiçbir şey değil. Vallahi değil. Tuvalet masasının önünde makyajını yaparken başlandı bile söylenmeye. "Takıntılısın takıntılı. Mavi seni otobüs muavini gibi gösteriyor. Hem siyah ceketin içine beyaz daha güzel durur. Beyaz gömleğini giy. Yok yok. Hemen kirletirsin sen şimdi. Yeni yıkadım çamaşırları. Ne olur şu kirli sepeti iki gün boş kalsın yahu. Sen en iyisi füme kazağını giy". Bir sır vereyim mi size? Bu arada ben, gömleği ütüleneceklerin arasında görerek çoktan kombinasyonu değiştirip giyindim ve kahvaltı masasındayım. Gömleğim mi? Ne beyaz, ne mavi. :)
"Tuzu uzatır mısın canım".
Hanımlar daha iyi bilir. Bazı yemeklere ne kadar tuz koysanız da, sofrada eklemek gereği duyarsınız. Mercimek çorbası ve içinde patetes olan çoğu yemek gibi. Hatta pilav, makarna gibi yemekler dışında, pişirilme sırasında çok az tuz atılması gerekir. Damak zevkine göre isteyen ekleyebilsin diye. Sofrada, benim dışımda biri tuza uzansa, sorun yok. Neden. Çünkü benim damak zevkim, eşimin pişirdikleriyle doğru orantılı. Baharatlarından, soslarına kadar, Ama ben çaktırmadan eklemek ya da tabağıma konduğu gibi yemeyi tercih etmeyip, tuz isteme gafletinde bulunsam, "Beğenmedin mi? Güzel olmamış değil mi? Git de daha güzel yapanını bul. Ben yorgun argın geleyim, bir de yemek yetiştirmeye çalışayım, beyimiz beğenmesin. Kendin yap bundan sonra". İyi de, ben sadece tuz istedim. İstemese miydim? :(
"Tatlım, bugün eve erken gideceğim. Yemekler benden".
Bir gün önce tuz yüzünden aldım ya ağzımın payını. Bugün bir şirinlik yapayım. Hem ahçılığımı konuşturayım, hem gönlünü alayım düşünceleriyle sarıldım telefona. Baktım, ders saati değil. Ezberimde çünkü tenefüs dakikalarına kadar her zaman dilimi. Hangi gün, hangi saatler arası dersi yok. Hangi ara tenefüsde, hangi gün nöbeti var. Veli toplantısı ne zaman. Zümre toplantısı ne zaman. Ne zaman yazılı okuyacak, Ne zaman sınav yapacak. Okul döneminin tüm takvimi ve o takvim yetmezliğindeki ajandamda dakika dakika kayıtlı her şey. Mubalasız ders çalışıyorum öğrencilerinden biri gibi. Günün her hangi bir zaman diliminde, apansız bir telefonla, beni de sınava tabi tutarsa zayıf almayayım diye. Kendi kendime kaşınıp, beni özel sınava alacağını hesaba katmayı nasıl atladım.
"Niye erken çıkıyorsun ki? Sabah çıkarken, öğlen X firmasıyla toplantım var demiştin. Bak o firmanın sıska sekreterini sevmiyorum biliyorsun. Çok sulu bir hatun. Fazla laubali. Sen ne kadar karşı koysan da, o karı sulanıyor sana. Hayırdır, yemeğe falan mı çıktınız".
Ben zavallı, sanık sandalyesinde karar okunmadan suçu çoktan kabul etmiş bir suçlu gibi, avukatımdan önce öne atlayıp, O'nun yerine "itirazım var hakim bey" diyesi gelmiş bir halde;
"Hayır hayatım, sözleşmeyi imzaladık. İşim erken bitti. Onları gönderdim. Baktım çok da yoğun değil gündem. Dedim sevgilime bu gün yemek yapayım. Senin de ders programın yoğun bugün. Ondan şey ettiydim".
Ben daha sözlerimi bitiremeden girdi araya;
"Aman aman. Sen yemek falan yapma. Batıracaksın her yeri. Kendini en seçkin restoranın mutfağında sanıp, şov yaparcasına geçeceksin kendinden. Ben biliyorum seni. Ne tezgah kalacak, ne ocak. Sonra temizlerken yemeği ben yapsaydım bu kadar yorulmazdım diyorum. Aman Rüzgar. Aman kocacım. Bak dokunma diyorum sana. İlle de yemek benden diyorsan. Dışarıdan sipariş verelim."
Ne mi yaptık? Elbette bu konuşmanın hemen akabinde, x restoranta rezervasyon yaptırdım.
"Gülüm, Hava çok soğuk. Üşürsün. Etek yerine pantolon tercih etmelisin bence"
"Neden, yakışmamış mı? Bacaklarımı çarpık mı göstermiş? Artık beni beğenmiyorsun da zaten. Sana göre, bana hiçbir şey yakışmaz. Hadi itiraf et. Güzel bulmuyorsun artık beni. Sen en iyisi git, şöyle mini etekli sarışın bir sevgili bul kendine. Hazırda, kıyıda köşede sakladıkların vardır nasılsa senin. Hatta şu sana sulanıp duran x firmasının sekreterine git. Giyeceğim işte. Çizme giyecektim bot giyeceğim. Oh! bacaklarım da çıksın ortaya. Ellerin adamları baksın bana da gör sen gününü".
Hangi ara bu senaryoyu yazdı, hangi ara kurguladı, ne zaman sahneye koydu anlamadım. Hava eksi beş derece. Yollar buz. Altı üstü üşümesin istedim. Farkında mısınız? Bu kadar cümlenin içinde üşümek ile ilgili bir tek kelime yok. Ben mi? O'nun söylediği gibi olmasa da günümü gördüm. Hem de bütün günümü. :)
Bu gece erken mi yatsak? Hatta ben bir traş mı olsam?
Çalışan kadınların, bir tek hafta sonları dışında sabah erken kalkmak zorunda olmadığını fazlasıyla önemseyip, diğer tüm geceler kılına bile dokunmama inceliği gösteren, bazen masaj yaparak, bazen saçlarını okşayarak huzurla uyuması için elinden geleni yapan, o hafta sonunun malum günlerden birine denk gelmemesi için dualar ederek, kalan altı günün bitmesini iple çeken bir kocanın beklentisi ne olabilir ki? :) Elbette şu cevap değil.
"Hayırdır. Bu saatte ne traşı. Sabah rendevun mu var yoksa? Pazar pazar nereye gideceksin? Her gün gecenin bir yarısına kadar o pc nin başından kalkmazsın. Sabaha doğru yatağa gelirsin, bugün erken yatacağın tuttu. Ne varsa bu kadar çok yazacak. Kimse artık esin kaynağın. Ben olmadığım kesin de. Öyle çok da uzamamış sakalların ya. Hayırlısı bakalım. Elbet çıkar kokusu. Anladım anladım. Sen sevmiyorsun artık beni. Sevmezsen sevme. Git erkenden yatacağın birini bul kendine".
Haftanın beş günü, saatlerce ders anlatmaktan faranjit olmuş bir kadının, zekası kadar, cümlelerinin de bu denli kalabalık ve dolu dolu olmasına yıllardır anlam verememişimdir. Sonuç mu?
Şöyle en şaşalısından aşk dolu gözlerle gözlerine bakarak, en yanık(!) halimle ellerimi uzatarak ellerinden tutup, gerdanına kondurduğum bir öpücükten sonra, o yüzündeki sert tavır tebessüme dönüşerek şımarık bir halde;
"Yok aşkım, traş olmana gerek yok. Benimde uykum gelmiş. Hadi yatalım". :)
Müthişti, kahkahalar eşliğinde okudum. Emeğine, beynine, klavyene sağlık. Bu kadar olmasam da bazen ben de aynı olabiliyorum. O senaryolar kadınca bir dil. Gizli anlamı aslında 'Hiç olur mu aşkım, sen benim bir tanemsin' beklentisi ile sıcak bir sarılma ve öpücük. Aklınızda bulunsun. :) Eşler bir tanedir incitmeye gelmez. Mesut olun bir yastıkta kocayın, sevgiyle kalın..
Bilmez miyim. Biz o kadınca dile "Bükçe" diyoruz. :) Evliliğin hoş cilveleri bunlar. Biri naz yapacak, diğeri naz çekecek. Ve barışmanın da keyifli yanlarını keşfederek yaşamın üstesinden gelinecek. Allah razı olsun. Her çiftin hayatı mutluluk ve huzurla dolsun inşallah. Sevgiyle kalın.
Hocam çok temiz bir bence olmuş açıkcası takdir etmek de gerek lakin gelgelelimm ki biz gariban sonuç odaklı erkeklerin en klasik yaşadığı olayların özeti olmuş bu anlatım da. Nitekim niiyetimiz ne kadar aşikar ve saf olsada daima altından çıkarılan ve birçok varsayımla ortaya atılan masaya yatırılan anlık düşünce silsilesi arasında boğulmamız elde değil. Birann nerdeyim, ben kimim, ne ooluyoruz hayırdır der gibi hallere düşürebiliyor bu durumlar kişiyi. Ancak en önemlisi bu durum evlilikde kişi arasında ne yaşanırsa daima saygı ve hoşgörü penceresinde olması gerektiği ve anlayış peşi sıra da güven diğer türlü malesef bir ilişkinin ömrü uzun olmuyor. O yüzden ikii taraflı malesef bu durumlar, tek taraflı herkes kendi üzerine düşeni yaptığına inansada malesef ki daima bir taraf çabalayan olduğu için daha fazla mutlaka ufak tefek sorunlarla karşılaşıyoruz o yüzden her iki tarafda gerekli hassassiyeti göstermeli.
Şüphesiz öyle. "Biz" olabilmenin anahtarı, karşılıklı hoş görü, saygı, empati ve elbette güven. Kaldı ki, bunlardan biri bile eksikse, Biz olmak, ben olmaya dönüşürse ya da hiç başlayamamışsa, oturup yeniden düşünmek gerek. Görüşleriniz çok değerli. İlginize teşekkür ediyorum. Sevgiyle kalın.
Bir zincirin halkasında en ufak zayıflık bütün zinciri olduğuyla dağıtır, Bu söylediğimiz unsurları da zincirin her halkası olarak görmemiz mümkün o yüzden en önemli noktaya da değinmek gerekirse hepsi tek vucut olması ve beraberinde eksiksiz olması gerekir bu halkanın tek biri zayıf ise olan da dağılacaktır bu nedenle ben demeden önce biz demek gerek de malesef günümüzde bunu yapan kişi sayısı az.
Offf çok güldüm :)) evlilik ne güzeldi onu anımsadım, biraz gözlerim doldu. Kendimden çok şey gördüm sizin evin hallerinde :))) her evde oluyor demekki. Eline emeğine sağlık
Çok çok güzeldi. Gerçekten merak ettim eşinizi. Gülerek okudum yazıyı, gecemi şenlendirdin. Bükçe dili çok tehlikelidir aman dikkat et abisi, gerçi sen çözmüşsün bu işi.) emeğine sağlık. :)
İtiraf zamanı geldi demek. genelde gizlenmezsiniz benim yazılarımda. neden yapıyorsunuz merak ediyorum. Her benceye mutlaka yazılıyor aynı şey. Dediniz ne kuzum?
aşk olsun kızmak yok. en azından benim yazdıklarıma yaptığınız yorumları biliyorum. Verdiğim cevapları da. O yüzden sizin olmanıza şaşırdım dedim ya. Elbette bir gerekçeniz vardır. Bu tamamen sizinle ilgili bir durum. Tercihinize kimsenin laf söyleme hakkı yok. Benim de yok. Sevgiyle kalın. :)
Çok güzeldi ya😊😊 Resmen kendimi gördüm karınızda benim gelecekteki halim. Sevdiğim adam da aynı sizin gibi tribi ben atıyorum özrü o dilyor garibim. Bu değerli paylaşımınız için teşekkürler😊
dedik ya, hayatı renklendirmek elbette bizim elimizde. Biraz empati, biraz saygı. Yaşam olabildiğince zor. Birbirimize daha da zorlaştırmanın anlamı yok, kolay yaşanır hale getirmek yerine. Sevgiyle kalın.
En İyi Cevaplar