Kuzumu Öldüremem - Bölüm 1

Sonbahara yalnızca üç gün kalmıştı ama yaz, sanki gitmeden önce son kez sevilmek istermiş gibi, bütün sıcaklığını akşamın üzerine bırakmıştı. Açık pencereden içeri hafif bir rüzgar giriyor, ince perdeyi usulca kımıldatıyordu. Adam, önündeki çilekleri tek tek inceliyor, en güzel olanlarını küçük bir tabağa ayırıyordu.

— Şunu da koy, dedi kuzu, burnunu masanın kenarına uzatarak. Çok güzelmiş.

— O biraz ezilmiş, kuzum. En güzellerini seçiyoruz bugün.

— Ama onu ayırırsan üzülür.

Adam gülümsedi. Çileği eline alıp bir süre inceledikten sonra diğerlerinin yanına bıraktı.

— Haklısın. Hem biraz ezilmiş olması güzel olmadığı anlamına gelmez.

Masanın öbür ucunda bir parça çikolatayı kemiren fare gözlerini devirdi.

— Başladık yine. Birazdan çileklerin çocukluk travmalarını da dinleriz.

— Sen sus. Zaten o çikolatayı da sana vermedim.

— Vermedin, ben aldım. Aramızdaki en büyük fark bu işte. Ben istediğimi alıyorum, sen ise en güzelini hep sonraya saklıyorsun.

Adamın yüzündeki gülümseme belli belirsiz söndü.

— Fare...

— Tamam, tamam. Doğum günü çocuğunu kızdırmayalım.

— Benim doğum günüm değil.

— Biliyorum. Sorun da biraz bu zaten.

Kuzu, farenin söylediğini anlamış gibi başını eğdi. Adam onun kulaklarının arasını okşadıktan sonra yeniden pastasına döndü.

Çilekleri dizerken birden kadının kahkahası geldi aklına.

Bir zamanlar birlikte pasta yapmaya kalkışmışlardı. Kadın, kremayı düzgün süremediği için sinirlenmiş, ardından bütün ciddiyetiyle bunun modern sanat olduğunu iddia etmişti. Adam gülünce de burnunun ucuna biraz krema sürüp karşısına geçmişti.

— Şimdi daha yakışıklı oldun. Eskiden de fena değildin ama biraz eksiktin.

— Neyim eksikti?

Kadın parmağıyla burnundaki kremayı gösterip kahkahaya boğulmuştu.

O gün pastanın yarısını hazırlarken yemişlerdi. Kadın kalan çilekleri gizlice ağzına atıyor, yakalandığında da hiçbir şey olmamış gibi gözlerini kocaman açıyordu.

Adam hatırladıkça gülümsedi. Sonra elindeki çileğe baktı. Kadının en sevdiği türdendi, iri ve parlak kırmızı. Bir zamanlar onun için böyle bir çileği bütün pastanın üzerinden alıp saklamıştı. Kadın bunu fark edince kendisine değil, çileğe teşekkür etmişti.

— Neye gülüyorsun? diye sordu kuzu.

— Bir şeye, kuzum. Güzel bir şeye.

— Ona mı?

Adam başını salladı.

Kuzu mutlu olmuştu.

— Ben de onu düşünüyordum.

Fare çikolatayı bıraktı. İlk kez söyleyecek bir şey bulamamış gibiydi. Sonra küçük patileriyle ağzını silip pencereye döndü.

Adam pastanın ortasında tek bir çileklik yer bıraktı. En güzelini henüz seçmemişti.

En güzel çileği seçmek düşündüğünden daha uzun sürdü. Her birini eline alıyor, biraz çeviriyor, sonra başka bir çilekle karşılaştırıyordu. Kadın burada olsaydı şimdiye kadar sabrını kaybetmiş, bütün çilekleri pastanın üzerine döküp bunun çok daha güzel olduğunu söylemişti. Üstelik kendisinden emin öyle bir hali vardı ki adam, onun yaptığı en büyük saçmalıklara bile sonunda gülerek hak verirdi.

Bir keresinde kadın, birlikte hazırladıkları pastanın üzerine kremayla küçük bir kalp çizmek istemişti. Kalp öylesine biçimsiz olmuştu ki adam dayanamayıp gülmüştü.

— Gülme! Senin kalbin de böyle zaten.

— Benim kalbime ne olmuş?

— Bir tarafı yamuk, öbür tarafı da inatçı.

— Kalbin inatçı tarafı mı olurmuş?

— Seninki var. Hem de ikisi birden.

Sonra kadının yüzü değişmiş, az önce şakalaştığı adamın gözlerine uzun uzun bakmıştı. Parmağının ucundaki kremayı onun yanağına sürerken sesi yumuşamıştı.

— Ama güzel kalbin var senin. Bazen kendin bile fark etmiyorsun.

Adam o gün ne söyleyeceğini bilememişti. Kadın ise kendi sözlerinden utanmış gibi hemen başka bir konu açmış, pastanın üzerindeki biçimsiz kalbin aslında bir patatese benzediğini söyleyerek yeniden gülmeye başlamıştı.

Şimdi o kalbi hatırlıyordu. Hatta kadının gülüşünü de... Gülerken gözlerinin nasıl küçüldüğünü, başını hafifçe geriye atışını, kahkahasının sonunda çıkardığı o tuhaf, küçük sesi bile.

— Bence şu, dedi kuzu.

Adam düşüncelerinden sıyrıldı. Kuzu, tabağın kenarındaki küçük bir çileği gösteriyordu.

— Neden o?

— Bilmem. Çok tatlı duruyor.

Fare yerinden doğruldu.

— Çileğin tatlı durduğunu da ilk kez duyuyorum. Tadına bakmadan nasıl anladın?

— Bazı şeyler bakınca anlaşılır.

— Senin kafana da bakınca içinin boş olduğu anlaşılıyor ama ben yine de söylemiyorum.

Kuzunun kulakları düştü.

— Söyledin ama...

Adam gülümseyerek kuzuyu kucağına aldı.

— Onu dinleme. Bence de güzel bir çilek seçtin.

Kuzu başını adamın göğsüne yasladı. Adam bir eliyle onu okşarken diğer eliyle küçük çileği pastanın tam ortasına yerleştirdi.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 1

— O kız için bu kadar uğraşmana değmez, diye söylendi fare.

Adam başını kaldırdı.

— Sen onu hiç sevmedin zaten.

— Sevmedim. Seni üzdü.

— Sen de beni üzüyorsun. Seni de mi sevmeyeyim?

Fare bir an duraksadı.

— Ben hiç olmazsa buradayım.

Adam cevap vermedi.

Kuzu başını kaldırıp fareye baktı.

— Biz onu seviyoruz, dedi usulca.

Sonra adamın elini yalayıp ekledi:

— Hem yarın onun doğum günü. Kavga etmeyelim, olur mu?

Adam kuzunun alnından öptü.

— Olur, kuzum. Bugün kavga etmeyelim.

Fare, karşılık vermek için ağzını açtı ama kuzunun adamın kucağındaki halini görünce vazgeçti. Küçük hayvan gözlerini kapatmış, başını onun göğsüne iyice sokmuştu. Adam bir süre daha kuzuyu okşadıktan sonra usulca yere bıraktı.

— Hadi bakalım, pastamızı bitirelim.

Çikolata parçacıklarını pastanın kenarlarına serpiştirirken gözü masanın üzerinde duran pembe muma takıldı. Özellikle tek bir mum almıştı. Kadın bir keresinde doğum günlerinde yaşını gösteren mumlardan hoşlanmadığını söylemişti.

— İnsan kaç yaşına girdiğini zaten biliyor. Bir de pastanın üzerine yazıp yüzüme vurmanıza gerek yok.

Adam gülerek kaç mum istediğini sormuştu.

— Bir tane. Hem dilek dilemek için bir mum yeter. İnsan bir sürü şey isteyince hangisini gerçekten istediğini unutuyor.

— Peki sen ne dileyeceksin?

Kadın ona bakıp muzipçe gülümsemişti.

— Söylemem. Gerçekleşmez sonra.

— Benimle ilgiliyse söyleyebilirsin. Yardımcı olurum belki.

— Ne kadar kendini beğenmişsin sen!

Bunu söylerken gülüyordu ama ardından elini adamın elinin üzerine koymuş, parmaklarını onunkilerin arasına geçirmişti. Bir süre ikisi de konuşmamıştı. Kadının o gün ne dilediğini adam hiçbir zaman öğrenememişti.

Şimdi pembe mumu eline aldı. Küçücük bir şeydi. Bir insanın bütün dileklerini taşıyabilecek kadar büyük görünmüyordu.

— Ben de dilek tutabilir miyim? diye sordu kuzu.

— Elbette tutabilirsin, kuzum.

— Ama mum onun değil mi?

— Olsun. Bir mumla iki kişi dilek tutabilir.

Kuzu biraz düşündü.

— O zaman ben onun mutlu olmasını dileyeceğim.

Adamın parmakları mumun üzerinde hareketsiz kaldı. Kuzunun yüzüne baktı, sonra eğilip onu alnından öptü.

— Ne güzel bir dilek tuttun sen öyle.

— Sen ne dileyeceksin?

Adam cevap vermeden önce uzun süre düşündü. Söyleyecek çok şeyi vardı aslında. Öylesine çok şey birikmişti ki içinde, hangisini önce isteyeceğini bilemiyordu.

— Benim dileğim biraz zor, kuzum.

— Olsun. Belki gerçekleşir.

Fare pencerenin önünden onlara bakıyordu. Bu defa alay etmedi.

Adam pastayı kutusuna yerleştirip kapağını kapattıktan sonra masanın üzerindeki çiçekleri aldı. Aralarında küçük pembe çiçekler de vardı. Kadının onları görünce nasıl sevineceğini düşünerek birkaçını diğerlerinden biraz daha öne çıkardı.

Duvar saatine baktığında gece yarısına az kalmıştı.

— Hazır mısınız?

Kuzu hemen yanına koştu.

Fare ise iç çekerek paltosunun cebine tırmandı.

— Hazırız, dedi. Ama ben hâlâ bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum.

Adam paltosunu giyerken gülümsedi.

— Sen zaten hiçbir fikrimi beğenmiyorsun.

— Çünkü şimdiye kadar beni dinlediğin bir gün olmadı.

Adam cevap vermedi. Kutunun içindeki pastanın düzgün durduğundan emin oldu, sonra kuzuyu kucağına aldı.

Kapıyı kapatmadan önce son kez mutfağa baktı. Masada birkaç çilek yaprağı, etrafa bulaşmış krema ve kadının çok sevdiği çikolatadan küçücük bir parça kalmıştı.

Bir an için arkasından onun sesleneceğini sandı.

— Bulaşıkları da bana bırakma sakın!

Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

Sonra ışığı söndürdü.

Dışarı çıktıklarında Ağustos gecesinin serinliği yüzüne çarptı. Gündüzün sıcaklığından eser kalmamıştı. Sokak lambalarının altında savrulan birkaç kuru yaprak, yaklaşan sonbaharın ilk habercileri gibiydi. Adam çiçekleri kolunun arasına sıkıştırıp pastanın kutusunu dikkatle taşıyor, kuzu ise kucağında, başını paltosunun yakasına sokmuş etrafı seyrediyordu.

— Üşüdün mü, kuzum?

— Biraz. Ama senin yanında sıcacık.

Adam paltosunun önünü onun üzerine doğru çekti. Kuzu burnunu adamın boynuna yaslayıp gözlerini kapattı.

Cebinden farenin sesi yükseldi.

— Benim de burada havasızlıktan öldüğümle ilgilenen olursa sevinirim.

— Senin için de bir pencere açalım mı?

— Mümkünse manzaralı olsun. Şu cebin içini üç gündür seyrediyorum.

Adam istemsizce gülünce fare başını cebinden çıkardı.

— Bak, gülebiliyormuşsun. Şaşırtıcı.

Adamın gülümsemesi yavaşça silindi ama fare bu kez üzerine gitmedi.

Mezarlığa yaklaştıkça sokakların sesi azaldı. Birkaç evin penceresinde hâlâ ışık yanıyordu. Adam, perdelerin ardındaki hayatları düşündü. Belki birileri yemek yiyordu, belki bir çocuk uyumamak için annesiyle pazarlık ediyor, belki de iki sevgili birbirine sarılmış, sabah olduğunda yine görüşeceklerini bilmenin rahatlığıyla uykuya dalıyordu.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 1

Kadın da karanlıktan hoşlanmazdı. Bir keresinde elektrikler kesildiğinde korkmadığını iddia etmiş, ardından adamın elini öylesine sıkmıştı ki parmakları uyuşmuştu.

— Korkuyorsan söyle, demişti adam.

— Korkmuyorum. Sen korkarsın diye elini tutuyorum.

— Ben korkmuyorum ki.

— O zaman biraz kork. Boşuna mı tutuyorum elini?

O gece elektrikler gelene kadar ayrılmamıştı elleri. Kadın bir ara başını onun omzuna bırakıp uyuyakalmış, adam da onu uyandırmaya kıyamamıştı.

Şimdi aynı karanlığın içinde yürürken elinin boşluğunu daha çok hissediyordu.

Mezarlığın demir kapısından geçerken kuzu başını kaldırdı.

— Geldik mi?

— Geldik, kuzum. Az kaldı.

Dar patikadan ilerlediler. Ağaçların arasından esen rüzgar çiçekleri hışırdatıyor, uzaktaki yapraklar birbirine sürtünerek alçak sesle konuşuyordu.

Adam tanıdık mezarın önünde durduğunda saat gece yarısını gösteriyordu.

Pastayı büyük bir özenle yere bıraktı. Çiçekleri mezar taşının dibine yerleştirdi, ardından küçük pembe mumu çıkardı.

Kuzu usulca sordu:

— Şimdi mi doğdu?

Adamın gözleri doldu. Küçük arkadaşının başını okşarken gülümsemeye çalıştı.

— Evet, kuzum. Şimdi onun doğum günü.

Mumu küçük çileğin hemen yanına yerleştirdi. Çakmağını yaktığında rüzgar ilk alevi söndürdü. İkinci denemesinde eliyle siper oldu ve küçücük pembe mum nihayet yandı.

Adam mezarın önüne diz çöktü.

— İyi ki doğdun, sevgilim.

Söylediği sözler gecenin sessizliğine karıştı. Adam bir süre mezar taşına baktı, sanki birazdan tanıdık bir ses duyacak, kadın her zamanki şakacılığıyla kendisini böyle ciddi konuştuğu için azarlayacaktı.

— Bak, dedi hafifçe gülümseyerek. Bu sefer pastayı tek başıma yaptım. Sen olmayınca çilekleri kimse çalmadı. Biraz sıkıcı oldu doğrusu.

Elini uzatıp pastanın üzerindeki küçük çileği düzeltti.

— En güzelini sana ayırdım. Kuzu seçti. Sen de beğenirdin. Zaten sizin zevkleriniz birbirine benziyor.

Kuzu, adının geçtiğini duyunca mezar taşına yaklaştı.

— Beğenir mi gerçekten?

— Beğenir, kuzum. Hem seni görse çok severdi. Böyle minicik, yumuşacık bir şeyi sevmemesi mümkün mü?

— Ben de onu çok seviyorum.

Adam kuzunun başını okşadı. Küçük hayvan ön ayaklarını taşın dibine koymuş, sanki içeriden gelecek bir karşılığı bekliyordu.

Rüzgar biraz şiddetlendi. Pembe mumun alevi yana doğru eğildiğinde adam hemen elini siper etti.

— Üşüyor musun sevgilim?

Soruyu öylesine doğal sormuştu ki ardından cevap bekler gibi sustu. Bir zamanlar kadın, en sıcak havalarda bile ayaklarının üşüdüğünden yakınır, adamın yanına sokulup onun sıcaklığını çalmaktan büyük bir mutluluk duyardı.

— Senin görevin beni ısıtmak, derdi. Ben de seni severim. Adil bir anlaşma.

Adam mezar taşının soğuk yüzeyinde parmaklarını gezdirdi, sonra avucunu bütünüyle taşa yasladı.

— Çok soğuksun...

Sesindeki gülümseme kaybolmuştu.

— Ben buradayım, tamam mı? Korkma. Biraz yanında oturacağım. Hem bugün doğum günün. Seni yalnız bırakır mıyım hiç?

Fare, adamın cebinden başını çıkardı.

— Onunla konuşmak için bu kadar üşümene gerek yok. Eve dönelim artık.

Adam onu duymamış gibi taşın yanına oturdu. Kuzu da hemen dizlerinin dibine kıvrıldı.

— Karanlıktan korkardı, dedi adam, daha çok kendisine konuşur gibi. Gece ışığı kapatmamı istemezdi.

Fare bir şey söyleyecek oldu fakat adamın taşın üzerine eğildiğini görünce sustu.

Adam iki kolunu mezar taşının çevresine doladı. Yanağını soğuk yüzeyine yasladı, onu göğsüne çekebilirmiş gibi bütün gücüyle sarıldı. Taşın sert kenarı kolunu acıtıyordu ama biraz gevşerse kadın yeniden üşüyecekmiş gibi kollarını çözmedi.

— Böyle daha iyi mi? Biraz ısındın mı sevgilim?

Kuzu da taşın dibine sokulup yumuşacık gövdesini ona yasladı.

— Ben de ısıtayım onu.

Adam kuzuyu kendisine doğru çekti. Bir eliyle onu okşarken öteki kolunu taşın çevresinden ayırmadı.

— Bak, kuzum da burada. İkimiz birlikte ısıtırız seni.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 1

Bir süre öylece kaldılar. Rüzgar adamın saçlarını dağıtıyor, pastanın üzerindeki küçük alev durmadan titriyordu.

Sonunda adam gözlerini kapatıp yanağını taşa biraz daha bastırdı.

— Keşke bir kerecik daha elini tutabilseydim. Sadece bir kerecik daha... Üşüyüp üşümediğini kendim anlardım.

Mezar taşından bir cevap gelmedi. Adam yine de bekledi. Sanki yeterince sabrederse taşın soğukluğunun altında tanıdığı o küçük elleri bulabilecek, parmaklarını avucunun içine alıp eskiden yaptığı gibi nefesiyle ısıtabilecekti.

Kadının elleri gerçekten de hep soğuk olurdu. Birlikte yürürlerken bazen hiç haber vermeden elini adamın cebine sokar, sonra kendi eliyle onun elini bulup parmaklarına sımsıkı sarılırdı.

— Ne yapıyorsun sen? diye sorardı adam.

— Evime geldim.

— Benim cebim ne zamandan beri senin evin?

— İçinde elim üşümüyorsa benim evimdir. İtirazın mı var?

Adam itiraz edermiş gibi yapar, kadın da hemen elini çekmeye kalkardı. Fakat parmaklarını bırakmazdı adam. Kadın bunu bildiği için her seferinde aynı oyunu oynar, sonunda zafer kazanmış gibi gülümserdi.

Bir keresinde adam ellerini cebinden çıkarmayı unutup öylece yürümeye devam edince kadın ona kızmıştı.

— Hey! Benim elim hâlâ burada. Biraz ilgilenir misin?

Adam gülerek elini sıkmıştı.

— Burada olduğunu biliyorum.

— Nereden biliyorsun?

— Bırakmadım ki.

O zaman kadın susmuş, yürürken başını onun koluna yaslamıştı.

Adam şimdi o hatıranın içinde biraz daha kalabilmek için gözlerini kapattı. Kadının parmaklarının avucuna yerleştiği o tanıdık hissi hatırlamaya çalışıyordu. Ne kadar uğraşsa da bir türlü tam olarak hatırlayamıyordu.

— Ellerini böyle tutarsan sen de hasta olacaksın, dedi fare.

Adam gözlerini açmadan cevap verdi.

— Biraz daha durayım.

— Hep biraz daha diyorsun.

— Ne olur, fare. Bu gece karışma bana.

Farenin küçük yüzünde alışılmış öfkesinden farklı bir ifade belirdi. Adamın kızarmış parmaklarına baktı, sonra sessizce cebine çekildi.

Kuzu ise adamın yanına sokulmuştu. Bir süre onun yanağını yaladıktan sonra başını kolunun altına yerleştirdi.

— Ben buradayım, dedi.

Adam kuzuyu kendisine çekip uzun uzun okşadı.

— Biliyorum, güzel kuzum. İyi ki varsın.

Rüzgar ağaçların arasından yeniden geçti. Adam mezar taşına sarılışını biraz gevşetti ama yanağını üzerinden kaldırmadı. Küçük pembe mumun alevi, taşın önüne bıraktığı çiçeklerin arasında titriyordu.

— Biliyor musun sevgilim, dedi usulca. Bugün sana anlatacak o kadar çok şey biriktirdim ki... Hangisinden başlayacağımı bilmiyorum.

Bir süre sustu. Sonra gözlerini kapatıp hafifçe gülümsedi.

— Ama önce sesini duymak isterdim. Bana yine saçma bir şey söylesen bile olurdu. Hatta kızsan da olurdu.

Tam o sırada arkasından, çok uzun zamandır duymadığı bir ses yükseldi.

— Benim söylediğim hangi şey saçmaymış acaba?

Adamın bütün bedeni o sesle birlikte hareketsiz kaldı. Mezar taşına yasladığı yanağını kaldırmadı. Gözlerini bile açmaya cesaret edemiyordu. Çünkü o sesi tanıyordu. Yüzlerce insanın arasından, en kalabalık sokakta, en gürültülü yerde bile tanıyabilirdi. Yalnızca kelimelerin söylenişini değil, içlerine gizlenmiş o küçük gülümsemeyi de tanıyordu.

— Beni duymazdan mı geliyorsun?

Ses yeniden yükselmişti. Bu kez biraz daha yakından.

Adam yavaşça başını çevirdi.

Kadın birkaç adım ötede duruyordu. Uzun koyu saçları rüzgarla yüzüne savrulmuş, bir tutamı dudağının kenarına takılmıştı. Eskiden yaptığı gibi onu kulağının arkasına sıkıştırdı. Yüzünde tanıdık, hafif muzip bir gülümseme vardı. Duru yüzü ve o sakin bakışının altında saklı yumuşaklık, adamın hafızasında kalan haliyle yine oradaydı.

— Ne oldu? Hayalet görmüş gibisin.

Adamın dudakları aralandı ama konuşamadı. Bakışları kadının yüzünde dolaşıyor, yıllardır ezberlemeye çalıştığı bütün ayrıntıları yeniden buluyordu. Düzgün ve belirgin kaşlarını, insanın içine sessizce işleyen büyük kahverengi gözlerini, gülümserken dudaklarının kenarında beliren o ince sıcaklığı, kendisine bakarken başını hafifçe yana eğişini...

Kadın gülümsemesini yavaşça kaybetti.

— Hâlâ buradasın, dedi.

Sesinde karşılaşmanın sevinci kadar, bu karşılaşmanın gerçekleşmiş olmasından duyduğu bir üzüntü de vardı.

Adam güçlükle ayağa kalktı. Bir adım atmak istedi ama dizleri titredi. Kadın bunu fark edince ona doğru yürüdü.

— Hey, dikkat etsene.

Elini uzatıp adamın kolundan tuttu.

O küçücük dokunuşla adamın gözleri doldu. Kadının eline baktı. Parmakları gerçekten kolundaydı. Bir zamanlar sokakta yürürken kendisini durdurmak, bir şey göstermek ya da sırf dikkatini çekmek için yaptığı gibi tutuyordu onu.

— Sen... diye fısıldadı.

— Ben?

Adam onun adını söylemek istedi. Söyleyemedi. Boğazında biriken şey, yıllardır söylemek için beklediği bütün kelimelerden daha ağırdı.

Kadın serbest eliyle adamın yüzüne dokundu. Başparmağını yanağında gezdirirken gözleri onun kızarmış gözlerinde durdu.

— Yine mi ağladın sen?

Adam gözlerini kapattı. Kadının avucuna yanağını yasladı, elini kendi eliyle tutup orada kalmasını sağladı. Bir anlığına bile çekmesinden korkuyordu.

Kadın biraz daha yaklaşıp öteki eliyle saçlarını düzeltti.

— Bak bana, dedi yumuşakça.

Adam gözlerini açtığında kadın karşısındaydı. Öylesine yakındı ki nefes alırken omuzlarının hafifçe yükseldiğini görebiliyordu.

— Çok özledim seni, dedi adam.

Kadının gözleri doldu. Yine de gülümsemeye çalıştı.

— Biliyorum.

Adam başını iki yana salladı. Elini hâlâ bırakmamıştı.

— Hayır... Ne kadar özlediğimi bilmiyorsun.

Kadın söyleyecek bir şey arar gibi dudaklarını araladı ama adamın gözlerindeki çaresizliği görünce sustu. Elini hâlâ yanağında tutuyor, başparmağıyla gözünün altında biriken yaşları siliyordu. Adam ise karşısındaki yüzü seyretmekten kendini alamıyordu. Sanki gözlerini bir an başka tarafa çevirse, geri döndüğünde onu bulamayacaktı.

— Her gece seninle konuşuyorum, dedi sonunda. Gün içinde başıma gelenleri anlatıyorum. Bazen sana kızıyorum, bazen eski şakalarımızı hatırlayıp kendi kendime gülüyorum. Sonra bir şey oluyor... Sana anlatmak için heyecanlanıyorum. Birkaç saniyeliğine her şeyi unutup senin de beni dinleyeceğini sanıyorum.

Sesi titredi. Kadının elini dudaklarına götürüp öptü.

— En çok o birkaç saniyenin bitmesine dayanamıyorum.

Kadının gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Adamın elini biraz daha sıkı tuttu.

— Ah, benim ruhu güzel adamım...

Bu hitabı duyunca adamın yüzü değişti. Kadın eskiden de ona böyle seslenirdi. Özellikle üzgün olduğunda, hiçbir şey söylemeden sarılmak istediğinde ya da adam kendisini sevilmeye değer bulmadığında.

— Bir daha söyler misin? diye fısıldadı.

— Neyi?

— Az önce söylediğini.

Kadın gülümsedi ama gözleri dolmaya devam ediyordu.

— Benim ruhu güzel adamım.

Adam dayanamadı. Kollarını kadının çevresine doladı, onu kendisine çekip sımsıkı sarıldı. Yüzünü saçlarının arasına sakladı. Kadının omuzlarına değen elleri titriyor, onu incitmekten korktuğu halde gevşemeyi de başaramıyordu.

Kadın önce şaşırdı, ardından kollarını onun beline doladı. Bir eliyle adamın sırtını usulca okşarken diğer elini ensesine götürüp parmaklarını saçlarının arasına soktu.

— Buradayım, dedi kulağına. Bak, geldim işte.

Adam cevap vermek yerine gözlerini kapatıp yüzünü kadının omzuna bastırdı. Saçlarının kokusunu içine çekerken o tanıdık kokuyu ne kadar özlediğini, ancak yeniden ona kavuştuğunda anlayabilmişti.

Bir süre sonra kadın hafifçe kıpırdandı.

— Ama böyle sıkmaya devam edersen doğum günümde kaburgalarımı kıracaksın.

Adam istemsizce güldü. Kollarını biraz gevşetti ama onu bırakmadı.

— Özür dilerim.

— Özür dileme. Biraz daha sarılabilirsin.

Kadın başını yeniden adamın omzuna yasladığında adam, sanki yıllardır özlediği o yakınlığı en ufak bir hareketle kaybetmekten korkuyormuş gibi, ona daha yavaş ve dikkatli sarıldı. Kadının saçlarını okşarken parmaklarının arasından geçen her tutamı, yanağının boynuna değdiği yeri, kollarının arasında duyduğu o tanıdık sıcaklığı hafızasına yerleştirmeye çalışıyordu.

Kadın, onun kalbinin ne kadar hızlı attığını hissedince başını hafifçe kaldırdı.

— Hey... Ben de seni özledim.

Adam gözlerini açtı. Kadın gülümsüyordu.

— Ama önce şu güzel yüzünü göreyim. Ne zamandır seni böyle yakından göremiyorum.

Adam, kadının elleri arasında yüzünü kaldırdı. Onu ne kadar uzun zamandır görmediğini anlatmak istiyordu ama karşısında dururken geçmiş günlerin hesabını tutmak anlamsız geliyordu. Kadın iki eliyle adamın yanaklarını kavramış, sanki değişen bir şeyler arıyormuş gibi dikkatle inceliyordu.

— Biraz zayıflamışsın sen.

— Öyle mi?

— Evet. Bir de gözlerinin altı çökmüş. Hiç uyumuyor musun?

Adam cevap vermeyince kadın kaşlarını çattı.

— Bak, yine sustun. Eskiden de böyle yapardın. Sana bir şey sorardım, sen başka bir şey düşünmeye başlardın.

— Seni düşünüyorum.

— Onu anladım zaten, dedi kadın gülümseyerek. Ama arada kendini de düşünsen fena olmaz.

Kadının az önce kızmış gibi çattığı kaşları, sözünün sonunda kendiliğinden yumuşamıştı. Adam bu küçük değişimi bile özlemişti. Eskiden saatlerce konuşabilirlerdi. Kadın bazen anlattığı bir şeyin ortasında bambaşka bir konuya geçer, adam onun düşüncelerine yetişmeye çalışırken ikisi de neden bahsettiklerini unuturdu. Şimdi ise söyleyeceği her kelimeyi seçmek istiyordu. Birini yanlış söylerse bu güzel karşılaşmanın bozulacağından korkuyordu.

Kadın bunu sezmiş gibi elini onun eline geçirdi.

— Hadi, biraz oturalım. Ayakta dikilip birbirimize bakacak değiliz ya.

Mezarın yanındaki düzlüğe oturduklarında kadın pastayı fark etti. Önce şaşkınlıkla gözlerini büyüttü, ardından elini ağzına götürdü.

— Bunu sen mi yaptın?

Adam mahcup bir gülümsemeyle başını salladı.

— Çilekli ve çikolatalı. Sevdiğin gibi.

Kadın pastaya doğru eğildi. Kenarındaki çikolataları, özenle dizilmiş çilekleri ve ortasında titreyen pembe mumu inceledi.

— Hem de tek mum koymuşsun.

— Öyle istemiştin.

Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sustu. Sonra parmağını pastanın kenarındaki kremaya değdirip küçücük bir parça aldı.

— Tadına bakabilir miyim?

— Senin pastan zaten.

Kadın kremayı tattıktan sonra gözlerini kapatıp düşünüyormuş gibi yaptı.

— Hımm... Güzel olmuş. Ama bir şey eksik.

— Ne eksik?

Kadın parmağında kalan kremayı adamın burnuna sürüp kahkahaya boğuldu.

— İşte şimdi tamam!

Adam önce şaşırdı, sonra gülmeye başladı. Kadın karşısında öylesine neşeli gülüyordu ki bir an için mezarlığı, soğuğu, aralarında geçen bütün o uzun sessizliği unuttu.

Kadın onun güldüğünü görünce kendi kahkahasını yavaşça kesti. Bir süre yüzüne baktıktan sonra elini uzatıp burnundaki kremayı sildi.

— İşte, dedi alçak sesle. Ben en çok böyle güldüğün zamanları özlemişim.

Kadının kahkahası dinmiş, dudaklarında küçük bir gülümseme kalmıştı. Adam, kendi gülüşünden çok onun yüzündeki sevinci seyrediyor, gece boyunca içinde taşıdığı ağırlığın bir anlığına hafiflediğini hissediyordu.

— Sen gülünce ben de gülüyorum, dedi. Eskiden de öyleydi.

Kadın başını hafifçe yana eğdi.

— Yani bütün neşeni bana mı borçlusun?

— Bir kısmını.

— Sadece bir kısmını mı?

— Büyük bir kısmını.

— Hah! Şimdi oldu.

Kadın memnuniyetle gülümsedi. Tam yeniden konuşacakken ayaklarının dibinde hafif bir kıpırtı hissetti. Başını eğdiğinde, küçük bir kuzunun kendisini merakla seyrettiğini gördü.

— Aaa! Bu güzellik de kim böyle?

Kuzu, kendisine seslenildiğini anlayınca heyecanla doğruldu. Adamın yüzüne baktı, sanki izin ister gibi bir an bekledi, ardından kadına yaklaştı.

— Ben kuzuyum, dedi çekingen bir sesle.

Kadının gözleri büyüdü.

— Bir de konuşuyor! Ay, yerim ben seni!

Eğilip küçük hayvanı kucağına aldı. Kuzu önce şaşkınlıkla hareketsiz kaldı, sonra başını kadının göğsüne sokup gözlerini kapattı.

— Ne kadar yumuşacıksın sen! dedi kadın, parmaklarını onun yünlerinin arasında gezdirirken. Bir de ne güzel kokuyorsun.

Adam onları seyrederken gülümsüyordu. Kuzunun kadının kucağında böylesine mutlu oluşu onu duygulandırdı.

— Seni çok seviyor, dedi.

Kadın kuzunun başını öptü.

— Ben de onu sevdim. Hem de çok.

Tam o sırada adamın cebinden küçümseyici bir ses yükseldi.

— Tabii, bütün ilgi yine şu yün yumağına.

Kadın şaşkınlıkla başını kaldırdı.

— O da neydi?

Adam iç çekti.

— Öteki arkadaşım.

Fare cebin kenarına tırmanıp başını çıkardı. Kadını tepeden tırnağa süzdükten sonra kollarını göğsünde birleştirdi.

— Nihayet tanıştık demek.

Kadın birkaç saniye ona baktı, ardından kahkahasını tutamadı.

— Sen ne kadar huysuz bir şeysin öyle!

— Ben gerçekçiyim. Huysuzlukla karıştırılıyor.

— Öyle mi? Peki senin adın ne?

— Fare. İsmimi seçerken kimse fikrimi sormadı.

Kadın gülerek adama döndü.

— Sen nereden buldun bu ikisini?

Adam kuzunun kadının kucağında huzurla uyuklayan haline, ardından cebinden homurdanan fareye baktı.

— Bilmiyorum, dedi gülümseyerek. Bir gün hayatıma girdiler. Sonra da hiç ayrılmadılar.

Kadın kuzunun kulağını okşadı.

— İyi ki gelmişler.

Fare başını çevirdi ama bu kez itiraz etmedi.

Kadın bir süre sonra adama baktı. Gözlerindeki neşe yumuşamıştı.

— Yalnız kalmamışsın en azından.

Adam cevap vermeden elini uzatıp kuzunun başını okşadı. Kadının eli de oradaydı. Parmakları bir an birbirine değdi.

İkisi de ellerini çekmedi.

Kadın, parmaklarının arasındaki eli biraz daha kavradı. Adam onun bu küçük hareketine öylesine dikkat kesilmişti ki çevrelerindeki bütün sesler uzaklaşmış gibiydi. Bir zamanlar hiç düşünmeden birbirlerine dokunurlardı. Yürürken elleri kendiliğinden buluşur, yan yana otururken omuzları birbirine yaslanırdı. Şimdi ise kadının parmaklarının kendi parmakları arasında duruşunu bile uzun uzun seyretmek istiyordu.

— Neler yaptın bensiz? diye sordu kadın.

Adam gülümsedi.

— Pek bir şey yapmadım. Sen olmayınca anlatacak şeyler de azalıyor.

— Olur mu öyle? İnsan kendisi için de bir şeyler yapmalı.

— Yaptım. Pasta yapmayı öğrendim mesela.

Kadın güldü.

— Onu gördüm. Benden iyi yapmışsın, kıskandım biraz.

— Sen zaten pastadan çok kremasını yemeyi seviyordun.

— İftira! Ben çok yetenekli bir pastacıyım.

— Geçen sefer mutfağı temizlemek iki saatimi almıştı.

— Çünkü çok yavaş temizliyorsun.

Adam başını eğip güldü. Kadının bütün o küçük haksızlıklarını, hiçbir zaman kaybetmediği haklı çıkma inadını ne kadar özlediğini düşündü. Eskiden tartışmalarının sonunda kadın çoğu zaman kendi söylediğine inanmayı bile bırakır, buna rağmen yenilgiyi kabul etmezdi.

— Hatırlıyor musun, bir gün sokakta bir kedi görmüştük? dedi adam.

Kadının yüzü aydınlandı.

— Hangi kediyi?

— Otobüsü kaçırmamıza sebep olanı.

Kadın kahkahasını tutamadı.

— Ama çok tatlıydı!

— Kucağından indirmedin ki. Otobüs geldi, gitti. Sen hâlâ kediyle konuşuyordun.

— Eee, o da beni dinliyordu.

— Ben de dinliyordum.

— Ama o miyavlıyordu. Sen sadece gülümsüyordun.

O günü hatırlıyordu. Kadın kediyi sevmekten vazgeçmeyince birlikte uzun bir yol yürümüşlerdi. Yol boyunca kadın ona çocukluğundan, korkularından, bir gün görmek istediği yerlerden söz etmişti. Bazen yürümeyi bırakıp karşısına geçiyor, anlattığı bir şeyi daha iyi anlaması için elleriyle şekiller çiziyordu.

O akşam eve dönmeleri gecikmişti ama adam, yolun biraz daha uzun olmasını dilemişti.

— Seninle yürümeyi çok severdim, dedi.

Kadının gülümsemesi yumuşadı.

— Ben de.

Bir süre konuşmadılar. Kuzu kadının kucağında uyukluyor, fare ise adamın cebinden çıkardığı başını ön ayaklarının üzerine koymuş onları seyrediyordu.

Kadın gözlerini adamdan ayırmadan sordu:

— Peki o gün ne konuştuğumuzu hatırlıyor musun?

— Neredeyse hepsini.

— Ben bir şeyi çok iyi hatırlıyorum.

— Neyi?

Kadın, parmaklarını onunkilerin arasına yerleştirdi.

— Eve dönmek istemediğimi. Seninle biraz daha yürümek istemiştim.

Adamın yüzündeki gülümseme yavaşça değişti.

— Ben de istememiştim, dedi. Ama sana söylememiştim.

Kadın hafifçe gülümseyerek adama sokuldu ve başını onun omzuna yasladı.

— Keşke söyleseydin. Biraz daha yürürdük.

Adam, omzuna yaslanan kadının başına baktı. Söylediği o son cümle, yıllardır içinde taşıdığı küçük bir pişmanlığa dokunmuştu. O akşam eve dönmek istemediğini söylememişti gerçekten. Kadının yorulduğunu düşünmüş, onu daha fazla yürütmeye kıyamamıştı. Oysa kadın da aynı şeyi istemişti. İkisi de birbirlerine biraz daha yakın olabilmek için bir neden aramış, sonunda birbirlerini düşündükleri için ayrılmışlardı.

— Bilseydim, dedi adam, sabaha kadar yürürdüm seninle.

Kadın gülümsedi.

— Sabaha kadar mı? Benim ayaklarım kopardı!

— Seni sırtımda taşırdım.

— Hah! Sonra da bütün yolu ne kadar ağır olduğumdan yakınarak geçirirdin.

— Hiç yakınır mıydım?

Kadın başını kaldırıp gözlerini kıstı.

— Sen mi? Sen önce beni taşımak için ısrar eder, sonra belin ağrıyınca belli etmemeye çalışırdın. Ben de anlamamış gibi yapardım.

Adam güldü.

— Peki neden söylemedin? diye sordu kadın.

— Neyi?

— Biraz daha kalmak istediğini.

Adam bir süre sustu.

— Bilmiyorum. Belki senin de kalmak isteyebileceğin aklıma gelmedi.

Kadın elini onun elinden ayırıp parmaklarıyla yüzünü kendisine çevirdi.

— Bazen benim ne istediğimi bana sormayı unutuyordun sen.

Sesinde suçlama yoktu. Yine de adamın gözleri hüzünlendi.

— Seni üzmekten korkuyordum.

— Biliyorum. Ama bazen beni üzmemek için yaptığın şeylere de üzülüyordum.

Kadın bu sözlerin ardından başını eğdi. Dizlerinin üzerinde uyuyan kuzunun yünlerini okşarken bir süre düşündü.

— Ben de her şeyi söyleyemiyordum, dedi sonra. Bazen söylemek istediğim bir şeyi şakaya vuruyordum. Sen gülünce de gerçekten şaka yaptığımı sanıyordun.

— Keşke anlayabilseydim.

— Ben de keşke biraz daha cesur olsaydım.

Rüzgarın yüzüne savurduğu saçlarını adam usulca kulağının arkasına yerleştirirken kadın gözlerini kapattı. Ardından onun elini yakalayıp avucunu yanağına yasladı.

— Ama güzel günlerimiz de oldu, değil mi?

Adamın yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi.

— Hayatımın en güzel günleriydi.

Kadın gözlerini açtı. Adamın yüzünü bir süre sessizce seyretti, ardından usulca ona sokuldu.

— Biraz daha yakın otursana, dedi. Eskisi gibi.

Adam kolunu onun omuzlarına dolarken kadın da kucağında kaymaya başlayan kuzuyu nazikçe yanlarına bırakıp iyice sokuldu ona.

— Böyle iyi mi? diye sordu adam.

Kadın başını salladı. Sonra parmaklarıyla adamın gömleğinin yakasını düzeltti.

— Biraz daha sarıl bana.

Adam, kadının isteğini duyar duymaz sarılışını sıkılaştırdı. Kadın da ona iyice sokulup yüzünü boynunun kıvrımına gizledi. Bir süre öylece kaldılar. Adam onun sırtını ağır ağır okşarken kadının saçları çenesine değiyor, kadının her nefes alışında teninde hissettiği o tanıdık sıcaklık unutmaya başladığını sandığı nice küçük ayrıntıyı yeniden hatırlatıyordu.

— Böyle mi? diye fısıldadı.

Kadın başını kaldırmadan cevap verdi.

— Biraz daha.

Adam gülümsedi, iki kolunu da onun çevresine doladı.

— Şimdi?

— Hımm... Şimdi oldu.

Kadının sesinde, istediğini elde etmiş olmanın o eski, çocuksu memnuniyeti vardı. Adam bu sesi duyunca gözlerini kapattı. Bir zamanlar kadın onun kollarına yerleşirken de böyle nazlanırdı. Önce rahat edemediğinden yakınır, sonra adamın kolunu biraz yukarı kaldırır, başını kendisine göre yerleştirir, sonunda da bütün bu zahmeti sanki adam çıkarmış gibi ona söylenirdi.

— Ne kadar uğraştırıyorsun beni, derdi.

Adam itiraz edince gülerek yanağını öperdi.

Şimdi kadın, başını adamın omzundan yavaşça kaydırıp yanağını göğsüne yerleştirdi. Bir eli adamın gömleğinin üzerinde kaldı, öteki kolunu beline doladı. Kendisine eskiden olduğu gibi rahat bir yer bulduktan sonra gözlerini kapattı.

Adamın kalbi hızlanmıştı. Kadın bunu duyunca hafifçe gülümsedi.

— Kalbin yine çok hızlı atıyor.

— Senin yüzünden.

— Ben ne yaptım şimdi?

— Geldin.

Kadın cevap vermedi. Yalnızca gömleğin kumaşını parmaklarının arasında hafifçe topladı ve biraz daha sokuldu ona.

Rüzgar saçlarının birkaç telini adamın koluna savuruyordu. Adam onları usulca düzeltti, sonra avucunu kadının başına yerleştirip saçlarını okşamaya başladı. Bir zamanlar sayısız kez yaptığı bu hareketin yeniden mümkün oluşuna inanmakta güçlük çekiyordu.

Uzun bir sessizliğin ardından kadın, gözlerini açmadan konuştu.

— Özlemişim burada uzanmayı. Hâlâ huzurlu hissettiriyor.

Kadının saçlarını okşayan eli bir an durdu.

Sonra kadını kendisine daha sıkı çekti. Söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki hiçbirini söyleyemedi. Başını hafifçe eğip dudaklarını kadının saçlarına bastırdı. Gözlerinden süzülen yaşlar sessizce saçlarının arasına düşerken bir eli onun başında, öteki kolu sırtında kaldı.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 1

Kadın, adamın göğsündeki düzensiz solukları hissetti. Saçlarına düşen sıcaklığı da...

Ama başını kaldırmadı.

Yalnızca beline doladığı kolunu biraz daha sıkılaştırdı. Parmaklarını gömleğinin üzerinde gezdirip avucunu kalbinin üzerine yerleştirdi.

— Buradayım, diye fısıldadı. Biraz daha böyle kalalım.

Adam başını kadının saçlarına yasladı. Biraz daha böyle kalalım demişti kadın. Oysa adamın istediği, gecenin hiç bitmemesi, sabahın gelmemesi, dünyanın bütün saatlerinin bu küçücük anın önünde durmasıydı. Kadının başının göğsündeki ağırlığını, beline dolanan kolunun sıcaklığını ve parmaklarının gömleğine tutunuşunu hissediyordu. Onu yeniden kaybetmemek için neleri göze alabileceğini düşünmekten korkuyordu.

Parmakları bazen kadının saçlarına takılıyor, kadın hafifçe kıpırdanınca onu incittiğini sanıp hemen yavaşlıyordu.

— Canını acıttım mı? diye fısıldadı.

Kadın başını kaldırmadan gülümsedi.

— Hayır. Eskiden de böyle sorardın.

— Saçların dolaşıyor.

— Sen de beceremiyorsun işte. Ama olsun, seviyorum böyle.

Adam gülümsemeye çalıştı. Kadının söylediği her kelime, kollarının arasındaki varlığını biraz daha gerçek kılıyordu. Onun küçük şikayetlerini, kendisini şefkatle azarlayışını, bazen hiçbir şey istemiyormuş gibi davranıp aslında yalnızca biraz daha sevilmeyi bekleyişini ne çok özlemişti.

Kadın bir süre adamın kalp atışlarını dinledi. Sonra gömleğinin üzerindeki parmaklarını hafifçe oynattı.

— Hatırlıyor musun, eskiden kalbini sayardım?

— Hep yanlış sayardın.

— Yanlış saymıyordum! Sen durmadan güldürüyordun beni.

— Bir keresinde on üçe kadar sayıp uyumuştun.

— Uyuduğumu nereden biliyorsun? Belki gözlerimi dinlendiriyordum.

Adam bu kez gerçekten güldü. Kadın da onun göğsüne yaslanmış halde gülümsedi.

— Bak, yine güldün, dedi. Böyle olunca daha güzel atıyor kalbin.

Adamın gülümsemesi yavaşça kayboldu. Saçlarını okşayan eli titremeye başlamıştı. Kadın, başının altında yükselip alçalan göğsün düzensizleştiğini hissetti. Az sonra saçlarına bir damla daha düştü.

Hiç kıpırdamadı.

Adam ağladığını belli etmemek için nefesini tutmaya çalışıyordu. Kadın bunu anlayınca parmaklarını onun bileğine doladı, ardından elini bulup avucunun içine aldı.

— Ağlayabilirsin, dedi usulca. Benden saklamana gerek yok.

Adamın gözlerinden yaşlar boşandı. Kadını incitmeden nasıl daha sıkı sarılabileceğini bilemiyor, bir yandan saçlarını okşarken bir yandan da yüzünü onlara gömüyordu.

Kadın başını kaldırmadı. Yalnızca adamın elini göğsüne doğru çekip iki eliyle tuttu.

— Bak, dedi fısıltıyla. Elini tutuyorum.

Adam parmaklarını onunkilerin arasına geçirdi.

— Biliyorum sevgilim.

Kadın gözlerini yeniden kapattı.

— O zaman bırakma. Biraz daha tut.

Adam elini bırakmadı. Kadının avucunu dudaklarına götürüp öptü. Kadın hâlâ göğsüne yaslanmıştı. Bir süre hiçbir şey söylemediler. Adam, onun saçlarını okşarken nefesini yavaşlatmaya çalışıyor, kadın da başının altında giderek sakinleşen kalbi dinliyordu.

— Ellerin çok soğuk, dedi kadın.

Adam cevap vermeyince onun elini iki avucunun arasına aldı. Parmaklarını tek tek ovuşturdu, ardından dudaklarına yaklaştırıp üzerlerine sıcak nefesini bıraktı.

— Bana bak sen... Kendin buz kesmişsin. Bir de beni ısıtmaya çalışıyordun.

Adam hafifçe gülümsedi.

— Sen üşüme de...

— Olmaz öyle. Ben üşümeyeyim diye senin donmana razı değilim.

Kadın bunu söylerken başını kaldırıp ona baktı. Adamın yüzündeki yorgunluğu, kızarmış gözlerini, dudaklarının kenarında hâlâ duran o mahcup gülümsemeyi inceledi. Ardından elini yeniden tutup göğsünün üzerine yerleştirdi.

— Eskiden de böyleydin, dedi. Benim canım acımasın diye kendi canını acıtırdın. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranırdın.

— Sen de hemen anlardın.

— Çünkü seni tanıyordum.

Geçmiş zamanla söylenen o küçücük kelime içine dokunmuştu.

— Hâlâ tanıyor musun?

Kadın şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.

— Elbette tanıyorum. Ne tuhaf sorular soruyorsun sen!

Adam gülümsedi ama bakışlarını kaçırdı.

— Ben bazen korkuyorum, dedi usulca.

— Neden?

— Bir gün sesini hatırlayamamaktan. Nasıl güldüğünü, bana kızarken yüzünün nasıl değiştiğini... Her şeyi hatırlamaya çalışıyorum. Bazen gözlerimi kapatıp seninle konuştuğumuzu düşünüyorum. Önce sesini duyuyorum. Sonra bir kelimeyi söyleyişini unutuyorum. Ne kadar uğraşsam da geri getiremiyorum.

Kadının yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.

— O zaman ne yapıyorsun?

Adam parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.

— Hatırladığım başka bir şey arıyorum. Bir kahkahanı, bir bakışını... Bazen bütün gece uyumadan seni düşünürsem hiçbir şeyini kaybetmeyecekmişim gibi geliyor.

Kadın uzun süre konuşmadı. Adamın elini kendi yanağına yasladı, ardından yeniden göğsüne sokuldu.

— Ah, sevgilim... dedi, sesi hafifçe titreyerek.

Adam ona sarıldı.

Kadın gözlerini kapatıp bir süre kalbini dinledi. Sonra başını kaldırmadan sordu:

— Peki beni hatırlamaya çalışmadığın zamanlarda ne yapıyorsun? Kendin için... Hiç güzel bir şey yapıyor musun?

Adam cevap vermedi.

Kadın onun elini biraz daha sıktı.

— Bana onu da anlatır mısın?

Adam, kadının sorusuna hemen cevap veremedi. Kendisi için yaptığı güzel bir şeyi hatırlamaya çalışırken zihninden geçenlerin neredeyse hepsinde kadının da bir yeri olduğunu fark etti. Bir şarkıyı sevmişse ona dinletmek istemiş, güzel bir manzara görmüşse birlikte seyredebildikleri günleri düşünmüştü. Çünkü güzelliğin kendisinden çok, onu paylaşacak kişinin yokluğu dokunuyordu içine.

— Geçenlerde bir parka gittim, dedi sonunda.

Kadın başını hafifçe kaldırdı.

— Öyle mi? Anlatsana.

— Kuzu da yanımdaydı. Çimenlerin üzerinde dolaşıyordu. Sonra bir kelebek gördü, korkup yanıma kaçtı.

— Ay, kıyamam! Kelebekten de korkulur muymuş?

— Bizim kuzu korkuyor işte. Fare de onunla dalga geçmeye başladı. Sonra kelebek farenin burnuna konunca bu sefer fare korkup kaçtı.

Kadın kahkahasını tutamadı.

— Ah, keşke görseydim!

Adam da güldü. Parkın güneşli olduğunu, kuzunun çimenlerin üzerinde zıplayışını, farenin bütün gün kendisini haklı çıkarmaya çalışmasını anımsıyordu.

— Çok gülmüştüm, dedi. Uzun zamandır o kadar gülmemiştim.

— Ne güzel işte.

Adamın gülümsemesi yavaşça silindi.

— Sonra eve döndüm. O kadar güldüğüm için kendimi kötü hissettim.

— Neden?

— Bilmiyorum. Sanki sen olmadan mutlu olmamam gerekiyormuş gibi... O gün birkaç saat seni düşünmeden eğlenmiş olabileceğim aklıma geldi. Bundan korktum.

Kadın adamın elini iki avucunun arasına aldı.

— Ama ben senin gülmeni severdim, dedi. Hatırlamıyor musun? Beni de güldürürdün.

Adam, az önce parkta geçirdiği günü anlatırken yüzünde beliren gülümsemeyi, sanki yanlış bir şey yapmış gibi saklamaya çalışıyordu.

Kadın onun bu halini görünce sustu.

— Bazen mutluluk insana unutturuyor, dedi adam. Acı çekerken seni hep hatırlıyorum. Ama güldüğüm zamanlarda... Birkaç dakika bile olsa yokluğunu unutabiliyorum.

Sesi alçaldı.

— Bir gün bunun birkaç dakika değil, bütün bir gün olmasından korkuyorum. Sonra bir hafta... Belki bir sabah uyanacağım ve aklıma ilk gelen sen olmayacaksın.

Kadın onun elini dudaklarına götürüp öptü.

— Peki o sabah geldiğinde beni artık sevmiyor mu olacaksın?

— Hayır. Ama bunu nereden bileceğim?

Kadın bu soruya hemen cevap vermedi. Başını yeniden adamın göğsüne yasladı.

— Bence sen beni unutacağın günden değil, beni hatırlarken artık acı çekmeyeceğin günden korkuyorsun.

Devamı: Kuzumu Öldüremem | Bölüm 2

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 1
Cevapla