Evden Dışarıyı İzlerken, Gördüğüm ve Hoşlandığım, Yoldan Geçen "O" Beye Söyleyebileceğim En İyi Tanışma Cümlesi Nedir?

Sevgili KızlarSoruyor ahalisi🫶

Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde "Allah, hepinize akıl fikir versin🤲🏾" diyerek başlamak istiyorum sözlerime. Kalp ağrısından korkup sevecek yerleri tutulanları dışarı aldığımızda, içeride kimse kalmıyorsa; yalnızlık, Allah'a mahsus değilmiş demek. Aşkımı, biraz fotoromanlardan, biraz sinemadan pastel pembe ve mavi tonlarında banyo ettiğim bir kurguyla; seni, düşünmeye ve duygulanmaya çağırıyorum✊🏾

Ya tanış(a)masaydık😨

İnsanlık; tokalaştığında silahsız, tanış(a)madığında yalnızca savunmasız⚔️
İnsanlık; tokalaştığında silahsız, tanış(a)madığında yalnızca savunmasız⚔️

Ya tanış(a)masaydım... Tanış(a)masaydın, tanış(a)mazsan, tanış(a)mazlarsa... İnsanı kendiyle tanıştıran o insan(lar)la... İnsanlık "Tanış(a)mamış olurduk." deyip geçebileceğini sanıyor ve yanılıyor. İnsanlık "Tanış(a)mamış olurduk." deyip geçiyor ve kendine yaklaş(a)mıyor, kendini sev(e)miyor. Sen sev. Ben sevdim ve tanış(a)masaydık, ne yazık olacağını öğrendim. Öğrendim ki;

  • cennetten bile birlikte kovulan Âdem ile Havva'ya,
  • ısınmak için yanıp tutuşurken, bağ kurmanın kadim yankısına da yana yakıla karşılık arayan insanlığı, taşlardan yakıp taptığı ateşle söndürebilen Homo Erectus’a,
  • Mevlânâ'ya "Âlemin sarrafı, beni tanı." diyen Şems'e ve Şems uğrunda, elinde bir fıçı şarapla serden geçen Mevlânâ'ya

ayıp ve de yazık olurdu.

Elbette, biz de "Güzel şeyler bi' anda olur💫" gibi bir günde tanıştık.

Allah sahibine bağışlasın, amin🙏🏾 İnşallah bu kez "sahip" benimdir🤲🏾 Kölelikten bıktım💃🏾🪭😈
Allah sahibine bağışlasın, amin🙏🏾 İnşallah bu kez "sahip" benimdir🤲🏾 Kölelikten bıktım💃🏾🪭😈

Her şey, her zamanki gibi o kadar sıradan ki ben yine evdeyim. O gün; alışmaktan sıkıldığım yerde, alışmadığım bir şey görürüm diye dışarıyı izlediğim bilmem kaçıncı gün. Olacak iş değil ya; insanlığın bile insanlık edesi gelmiş bana, biri kalkıp gelmiş ta benim sokağıma. Nasıl bir "biri" olduğunu, anlatayım sana. Bir "biri" ki ben apartmanın tepesinde, o yerin dibindeyken bile fark ettim. İlk kez gördüm, geçip gitse bir daha görmem ve görmezsem bir daha görmem. Güzel demlediğime emin olduğum siyah çayı, ince belli bardakta sunduğumda ortaya çıkan o derin kestane kızılının boyadığı gurur tablosunu görmem. Evden çıkmadan hemen önce sürdüğüm rujum, dudağımın çevresine yayılır da palyaçoya benzerim diye kendimi öpüşmekten dakikalarca alıkoyduğum sevgilimle, gaflete düşüp öpüştükten hemen sonra karnımız acıktığı için girdiğimiz lokantanın aynasına yansıyan yenmiş bir rujun dudaklarıma bıraktığı o kadifemsi dokuyu görmem. Hayattan vazgeçmenin çok da mantıksız gelmemeye başladığı olaylar yaşarken, rastgele girdiğim bir sahafta; tozundan ve rutubetinden önümdeki birkaç dakika boyunca durmadan hapşıracak olsam da, burnumu eskimekten görünür hâle gelmiş dikişlerine kadar bastırarak kokladığım kitabın sayfaları arasından kuru bir gülle düşen, siyah-beyaz çekildiği hâlde sararıp solduğu için artık sepya olmuş ve arkasına düşülen tarihten anlaşılan kadarıyla yaşlanıp çoktan ölmüş ama doğumun bile kanlı ve sancılı olduğunu göz önünde bulundurarak, dünyaya geldiği daha ilk zamanlarda bile güldüğüne bakılırsa, ölürken de gülmüş olacak bir bebeğin fotoğrafını görmem.

Başka bir deyişle "Hiç beklemediğin anda oluyor, canım😘" gibi bir günde tanıştık.

Maşallah, aklım da sahneyi yine hemen kurdu🧿
Maşallah, aklım da sahneyi yine hemen kurdu🧿

Sokağımdan geçiyor, kim bilir nereye yetişmeye çalışıyor. Yine düşüncelerin arasında kaybolmuş. Farkında değil ama onu yukarıdan izliyorum. Biraz sonra sokağın köşesinden dönüp otobüs durağına vararak gözden kaybolmak üzere. Ben, telefonuna her bakışında kalbini yerinden oynatan birinden mesaj almış olabileceği düşüncesiyle ve görür görmez böyle bir duyguya kapılabilmeme anlam veremediğim bir kıskançlıkla kasılırken; o, son eski sevgilisinden gelenleri de aylar, belki yıllar önce sildiği için tanıdıklarından aldığı birkaç mesaj dışında ağzına kadar alışveriş markalarından ve bankalardan gelenlerle dolu mesaj kutusunda, adını görmeye bile katlanamayacak kadar gıcık olduğundan, telefon rehberine numarasını asla kaydetmediği ama bugün evden çıkma nedeni olan işi halledebilmek için de acil olarak ulaşması gereken o kişinin neyle ilgili olduğunu unuttuğu mesajını arıyor. Bir yandan, içimden yukarı baksın diye geçirir ve içim içime sığmazken; öte yandan, yukarı baksa da ne deyip ne yapabileceğimi bilmiyorum. O bilse; bilse ki ben varım da işte... O da bilmiyor.

Âşık olduğunda ben sana söylerim, yavrum🤓

Semra Yücel/Semra Kaynana/Kaynana Semra: Aile Büyüklerimizin Sesi📣
Semra Yücel/Semra Kaynana/Kaynana Semra: Aile Büyüklerimizin Sesi📣

2004 yılında; Türk televizyonlarında “Gelinim Olur Musun?” adıyla, uyarlama bir reality show programı yayınlanıyordu. O programı bilir misin ya da hatırlar mısın? Eğer biliyorsan ya da hatırlıyorsan; Semra Yücel’in, halkın deyişiyle “Semra Kaynana”nın/"Kaynana Semra"nın, o mistik “Âşık olduğunda ben sana söylerim, yavrum🤓” sözü çalınmıştır kulağına🪄👂🏾

Çalınmadıysa da yaşça büyük bir aile bireyin benzer bir söz illa söylemiştir. Maksat, geleneklerimiz yaşasın. Sanır mısın ki yalnızca ağaçlar budanır ve yalnızca birtakım çocuklar, insanlar sünnet edilir? Aşk da mutlaka, pekâlâ ve bilhassa budanır, yani sünnet edilir.

Evliliği iyi giden, bir bütün olabilmiş insanlara bak. Hangisinin aşkı dallanıp budaklanıp göğe ermiş? Bu toplumda bir insan evladı göster ki aşktan gözü kör olmuş. Ol(a)maz, izin ver-me-yiz. Yayın Dairesi Başkanlığı’na, derhâl salık verin; resmi gazetede ilân edilsin: Bu ülkede kör kütük âşık olmak, tehlikeli ve yasaktır! Gözünüzle âşık olun. Ne o öyle kendinden geçmeler, aşkla meşk olup, üstelik mest olup, ağzından misk kokulu, muhabbet yüklü sözler saçmak?! Hiç yakışık almaz. Bize, bir bütün olmak yaraşır.

Bizim toplumda "Aşk, karın doyurmaz." çünkü biz aşkı da, lokmamız gibi paylaşırız. TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre, 2025 yılının ilk altı aylık döneminde 159 bin 910 kişi artarak 1 Temmuz 2025 tarihi itibarıyla 85 milyon 824 bin 854 kişiye ulaşmış ülke nüfusumuz içindeki tüm vatandaşlarımıza ve mücbir nedenlerle topraklarımıza göç etmiş tüm yabancı uyruklu bireylere; aşkı da, gerekirse, un ufak edip bölüştürürüz ki "Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar." dedikleri elim hadise vukû bulmasın. Temennimiz odur ki topraklarımız içinde kimsenin canı yanmasın, canı aşk ve şehvet dolu geceler çekmesin.

Bu doğrultuda; tüm halkımızdan duyarlı olmasını, birlik ve dirlik mücadelemize uygun biçimde âşık olmaya hassasiyet göstermesini, aşkta aşırıya giderek toplum düzenini bozacak davranışlar sergilemekten kaçınmasını istirham ederiz.

Bu uğurda, yurdumuzun dört bir yanında feda edilen tüm duygular için Allah'tan rahmet diler; geride bıraktıkları boş kalplere baş sağlığı dileriz.

Âşık olduğu kişiye, karşılıksız olsa ve onu bir daha hiç gör(e)memiş olsa dahi bir ömür boyu âşık kalmak ya da âşık olduğu kişiyle fiziksel yakınlık kurup kurmadığı ve/veya ne derece fiziksel yakınlık kurduğu, el ele tutuşmak gibi fiziksel yakınlığa dayalı en ufak paylaşımda bulunmasa dahi, toplumca bilinemeyeceği için sürekli toplum baskısıyla karşı karşıya kaldığı ve asla evlen(e)meyeceklerini, dolayısıyla toplum baskısından asla kurtulamayacağını bildiği hâlde, ilişkisini sürdürecek kadar âşık olmak suretiyle, töremize aykırı biçimde âşık olan herkesi ve töremize aykırı her türlü aşk biçiminiyse; esefle ve şiddetle kınıyoruz. Bu aymazlık ve hayâsızlık; kuşkusuz ki en çok mahalle sakinlerini etkilemekte. Aşka dair bildiklerini baştan sorgulatarak, onları büsbütün bir zahmete sokmakta. Mahalle sakinlerinin huzurunu kaçıran bu aşk biçimlerini inkâr, hepimizin vatandaşlık görevi. Mağdur mahalle sakinleri, ve birileri zevküsefa içinde "aşırı doz aşk" yaşarken aşksızlıktan kırılan tüm vatandaşlarımız müsterih olsun ki aile büyüklerimiz için "aşırı doz aşk" illeti, ilelebet "saplantı" olarak kalacak ve halkımız, hiçbir başarıyı cezasız bırakmadığı gibi, bu başarıyı da her fırsatta sonsuz bir dedikodu döngüsüyle cezalandıracaktır.

Tüm bunları nereden bildiğimi soruyorsan, biliyorum çünkü ben de âşık oldum.

Ben de "aşırı doz aşk" illetine bulaştım.

Ben de sırılsıklam, kör kütük, deli divane âşık oldum.
Ben de sırılsıklam, kör kütük, deli divane âşık oldum.

İlk ama son olmayan yalanımı da "Bir kereden bi' şey olmaz." düşüncesiyle, o zaman söyledim ve anladım ki aile büyüklerimiz, bu "aşırı doz aşk" illetinden korkmakta haklıymış.

Bizim insanımız, özünde, yalan söylemez. Bunlar hep Amerikan oyunu! Aile büyüklerimizin korkulu rüyası "aşırı doz aşk" illeti, koynumuzda sinsi bir yılan gibi yatıp önce bizi yalana alıştırıyor, sonra iyice bu yalan batağına düşürüp "Bak bakalım, ne kadar dayanabilirsin😜" diye bizimle, kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Aile büyüklerimizin nesillerdir sezdiği gizli bir tehlike, bizi zehirlemek için kurulmuş bir tuzak🐍💘

Aramızda, sanılanın ve başka memleketlerdekinin aksine, işe gitmemek için “Hastayım.” diyen hiç kimse yoktur, kişi gerçekten hastadır, hatta öyle hastadır ki sağlık ocağına/hastaneye gidip geçici iş göremezlik raporu almaya mecali yoktur.

Gecikilen randevulara gelince… “Trafik vardı.” diyen kimse elbette asla makyajının son dokunuşlarını evden çıkması gereken dakika(lar)da yapmamıştır; çantasındaki o dipsiz kuyuya düşen anahtar aslında yerçekiminin suçu, onun hiç değil.

İçimizden biri “Telefonda sesin gelmedi.” dediğinde biliriz ki tam o sırada akciğerdeki havanın, Türk musikisini uluslararası boyutta tanınır kılmak için yüksek desibelli sanat faaliyetleri icra etmekten yorgun düşmüş diyafram tarafından yeterince yukarı itilememesi nedeniyle, ses için gerekli basınç tam oluşamamıştır. Bunun üzerine; ses telleri titreşmek amacıyla kapanmış ama hava akımı eksik kaldığından, hafif bi' ses kırılması yaşanmış ve bu yarım yamalak titreşim, ağız boşluğu ve dil yardımıyla şekillenirken sesin eklemlenmesi sürecinde küçük bir yön kayması yaşamıştır. Ses içine kaçmış; buna rağmen dışarı ilerleyen ses dalgaları ortamda belli belirsiz bir hava basıncı oynamasıyla zayıflama sürecine girmiş ve gücünü kaybetmeye başlamıştır. Ardından, sıra telefonun mikrofon kısmına geldiğinde, işler iyice sarpa sarmıştır çünkü mikrofonun ince titreşim zarı, görevini yapmaya hazırlanırken kendini yıllardır orada tatil yapan toz kolonileriyle burun buruna bulmuştur. Apartman yönetimlerinin, temizlik personeli bulamadıkları için temizliğini ertelediği binalara çöken toz bulutları gibi; bu tozlar da, titreşim zarı üzerine çökmüştür. Paralı tuvaletlerin kapısındaki bekçiler gibi içeri kimin girip çıktığını gözleyen birkaçının “Arkadaşlar sessiz olalım, mikrofona ses geçmeyecek, burası bizim mahalle!” diye fısıltı toplantıları yaptığını düşünmek, inanın ki abartı kalmayacaktır. Böyle olunca titreşim zarı titreşememiş; titreşemeyince de elektriksel sinyal oluşmamış ve temizlik yapılmadığından, iletişim bir nevi “çöp gününe” takılmıştır. Sinyal oluş(a)madığı için, bir sonraki aşama olan telefonun baz istasyonuyla bağlantısı da boşuna beklenmiştir; sinyal yok, görev yok, moral bozuk. Normal şartlarda buradan uydular aracılığıyla, Dünya yörüngesindeki dev iletişim ağına iletilmesi gereken sinyal, eksik ve güçsüz bir “hayalet ses” hâline gelmiş; uydular da bi' anlığına “Elon Musk yine bize bi' kamera şakası yapıyor olsa gerek.” diyerek pas geçmiştir. Dolayısıyla, sinyalin bir sonraki istasyona geçmesi ve nihayet karşı taraftaki hoparlörden duyulması mümkün ol(a)mamıştır. Tüm bu fizyolojik aksaklıklar, akustik kırılmalar, mikrofon tozlarının sabotajı ve uyduların sessizliği bir araya gelince, kişi tamamen haklı olarak “Telefonda sesin gelmedi.” demiştir; çünkü ses, daha doğarken kaybolmuş, mikrofon ve uzay ağları ise buna hiç yardımcı olmamıştır. Sırf sorumluluğumuzu geçiştireceğiz diye diyecek değiliz ya!

Kargocularımızın “Zili çaldık, evde yoktunuz.” demesiyse, zille aralarında yıllardır çözülemeyen o pasif-agresif ilişkinin, kendilerinin bile farkında olmadan yaptığı ama iki tarafı da yanlış anlaşılmanın eşiğinden döndürecek izahatıdır: Zil, parmak baskısını görünce gerilir ve çalışmayı reddeder; kargocularımız da içindeki kırgınlığı bastırıp yoluna devam eder.

Tüm bunların; olağanüstü- fizik kurallarını büken- bahanecilik ritüellerini, günlük yaşamın şekerlemeleri sayan "aşırı doz aşk" illetiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığı aşikâr. Aşkın, kırmızı görmüş boğa gibi, toy dimağların üstüne salındığı bir arenada; bu güreşi, ne boğa(lar) ne matador(lar) kazanır. Burjuvaziler ile yerel aristokratların, kan dolu kadehler tokuşturdukları "aşırı doz aşk" illeti; bi' küçük kıyamet provasından ibarettir. Sahasında, yalanlar şampiyonlar ligi oynar; tribünlerini, aşk holiganları doldurur. Atılan her gol “yoldan çıkmak”, “kendini kaybetmek”, “aşka teslim olmak” hanesine yazılır. Tüm bu maçlar, skor tabelaları, kartlar ve alkışlar; kıyamet alametleridir.

Erken teşhis edilip tedaviye başlanması hayat kurtaracak olan bu "aşırı doz aşk" illetinden, senin ve/veya bir yakınının muzdarip olup olmadığınızı anlamana katkıda bulunabilecek belirtileri aşağıda sıraladım:

  • yalan söylemek (ilk belirti) - Onu gördüğüm anda beynimde bir simülasyon çalışmaya başladı. Nöronlar, milyarlarca sinaptik bağlantıyı birer hesap makinesi gibi kullanarak onun hızını, yönünü, adımlarının büyüklüğünü ölçüyor; her nöron ateşi onun hareketinin değişmezliğini ve benim o hareketi yakalamak için tek şansımın ne olduğunu hesaplıyordu. Bu hesaplamalar öyle hassastı ki tek bir kıvılcımla ölçülen milisaniye "doğru anda doğru yerde olmak" için kritik eşik görevi görüyordu ve o eşik geçildiğinde, içimde sadece, o momentumla başa çıkma ve onu durduramama kaygısından doğan bir yalan söyleme ihtiyacı tetikleniyordu. Biraz sonra sokağın köşesinden dönüp otobüs durağına vararak gözden kaybolmak üzereydi. Buna izin veremezdim ama anneme gidip "Annecim ben ne idüğü belirsiz bir adamla tanışmak için sokağa çıkıyorum, haberin olsun." diyecek hâlim de yoktu. Üstelik öyle deseydim de "aşırı doz aşk" illetinden nasibimi aldığımın ilanı değildi de neydi bu? Ben de gittim ve anneme şöyle dedim:

"Sokaktan, deminden beri bir kedi miyavlaması sesi geliyor; belki açlıktan küçücük midesi gurul gurul ediyor, belki susuzluktan dili dışarı sarkmış, belki de ısınmak için bir arabanın motoruna sokulmuş sonra da orada sıkışıp kalmıştır. Çöp kutularının arasında diğer kediciklerle gergin bir 'Kim kimin mama kabını kaptı😾' kavgası veriyor da olabilir. Eyvah! Ya kedi çetelerinden biri tarafından kıstırıldıysa🙀 Sokak köpeklerinden birinden kaçıyor olmasın? Öyleyse, o minicik kulaklarını dikmiş panikle bir köşe arıyordur şimdi. En iyisi, ben bi’ gidip bakayım; biraz da mama ve su koyayım."

  • öfori (erken dönem belirti) - Onunla tanışmamı sağlayan yalan, onunla görüşmeyi sürdürebilmemi sağlayan yalanlar silsilesiyle devam etti. Onunla her görüştüğümdeyse, beynim görkemli bir kokteyl partisi veriyordu: Sinir hücrelerim martini bardaklarıyla salınırken, serotonin bir virtüöz gibi piyano çalıyor, dopamin ise tey tey tey halay çekiyordu. Sanki bir soirée ile sokak düğünü bir arada yapılıyor; bana da bu absürt, sofistike ama kaotik sahneyi rehavet içinde izlemek kalıyordu. Konuşurkenki mikro mimikleri, gülümsediğinde kıvrılan dudak kenarları ile nazolabial çizgisine paralel beliren hilalimsi gamzeleri, parmak uçlarından yayılan ve karşılıklı oturduğumuz bir masaya koyduğumuz kahve bardaklarımız üzerinde hizalanan ellerimiz yan yana geldikçe daha değmeden - dokunmadan hissedebildiğim vücut ısısı; gözlerimin önünde her saniye bir konfeti yağmuru gibi dağılıyor, ben de o yağmurun ortasında donup kalarak “Amaaan, n'apıyım... Ben de keyfime bakarım.” moduna geçiyordum. Yalanın verdiği o itici güçle, kendimi “Biraz daha yaklaşayım, biraz daha görmeye çalışayım” derken buluyordum. Kafamın içinde bin tilki geziyor, bininin de kuyrukları birbirine değmiyordu. İnandırıcı bir yalan bulabildiğimde; kol kola girmiş binlerce kristal avize, kafamın üzerinde yanan ampule tin tin çarpıyor ve elektrik mavisi, görsel bir şölen sunuyordu. Her adım, eğlenceli bir ritimle senkronize atılırken; tehlike çanları benim için çalıyordu.
  • düşlere dalmak (kronik belirti) - Son hız giden bir trende camdan baktığımızda; rüzgarda sallanan ağaçları, el sallayan insanlar olarak görebiliriz. Hız; gerçeği bükebiliyorsa, kalbimi hayli hayli bükerdi ve büktü. Kalbimi bir origami sanatı gibi katladı; her bir kıvrımını, âşık olduğum adamla geçirdiğim her bir andaki sekans uzunluğuna göre eğip büktü. Zaman çizgisel (lineer) değil de sarmal/döngüsel (diyagonal) ise; en son mesajına, ilk mesajı kadar heyecanlanıyor olmamın nesi garipti? Zamana çizgisel (lineer) olarak baktığımızda ikimizin de, kimsenin de, olup olmayacağını bil(e)mediği evliliğimiz, sarmal/döngüsel (diyagonal) zaman içinde zaten varsa; kendime gelinlik bakıyor olmamın, ilk evlilik yıldönümümüz için vereceğim hediyeyi seçiyor olmamın, çocuklarımıza koyacağımız adları düşünüyor olmamın ne sakıncası vardı?

Wattpad kitaplarındaki Stockholm sendromlu esas kız gibi, celladıma âşık olmuştum ve düşlerim beni öyle bir esir etmişti ki hiçbir kişisel gelişim kitabı bana zerre tesir etmedi. En son psikoloğumla oturmuş, “Ayy, karlar altında bir kış düğünü de ayrı bi’ güzel olur 👰🏽🤵🏼❄️” diye sohbet ediyorduk…

  • kalp çarpıntısı (akut belirti) - Yukarıdaki maddelerde anlattığım belirtilerin, başına gelmesinden korktuysan; hiç kırılmamış, sapasağlam bir kalbin var demektir. E, kalp sağlığı önemli, tabii. Sen bi' de "aşırı doz aşk" illetine bulaştığında gelen kalp çarpıntısı ataklarını gör. Kalbin güm güm öyle bi' atar ki sanırsın sesi dışarıdan duyulacak. Evde olduğum zamanlarda annem - babam sesini duyar da söylediğim yalanlar ortaya çıkar diye korkardım, korkunca daha da hızlı çarpmaya başlardı. Elimde olsa kalbimi sessize alırdım. Âşık olup olmamak da elimde olmamıştı ki elimde olan ne kalsın-dı?
  • kalp acısı/yarası (geç dönem -çoğunlukla travma sonrası- belirti) - İşte, bu en kötüsü! Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye. Bu kalp acısı/yarası denen şey, ne menem bi' şey💔 Kalbin artık öyle hassaslaşmıştır ki sevdiceğini kaybetmeyi bırak, bunun düşüncesi acıtır, yaralar, kanatır. Hele terk edildiysen, ayrıldıysan, aldatıldıysan... Selasını okumak ve bir cenaze namazı kılıp kalbinin naaşını kaldırmak vakti gelmiştir.

    "Hiç mi umut yoktur, doktor bey/doktor hanım?" diye sen doktoruna sormaya koşmadan önce, ilk ağızdan bildirmek isterim ki ben kalbimi ağır yaralı da olsa kurtarıp sarıp iyileştirebildim. Yani, öldürmeyen Allah öldürmüyor. Sapasağlam bir kalp değil belki ama kimisine de söz geçmiyor. Arada bir görüşüp konuşuyorum "Yine olsa yine yaparım. Aklım hala yapamadıklarımda." diyor. Ağzına çarpacağım iki tane, o olacak da kıyamıyorum işte. Sevdi mi de çok güzel seviyor be❤️‍🩹

Niyet ettim kalp hırsızımı yakalamaya.

Kalbim çalınmıştır ama ben suç-polisiye kitapları okumayı seviyorumdur🥷🏽👮🏽‍♀️🫀
Kalbim çalınmıştır ama ben suç-polisiye kitapları okumayı seviyorumdur🥷🏽👮🏽‍♀️🫀

Kalp hırsızımın tarafıma yaptığı siber saldırı sonucu, kalbimin her köşesi uzaktan uzaktan ele geçirilmişti. Bunu, onun yanına bırakmamaya kararlı olduğum için yanına gitmeye karar verdim. Kalbimi elinden tam alacaktım ki bi' de ne göreyim: Beynim; yeni yazacağım Wattpad kitabımdaki "main character" için önerilenler listesi açmış, kalp hırsızım da listeye ilk sıradan girivermiş. Kendimle "shiple"dim gitti.

Bi' an içimden "Keşke 'shiple'meden önce en azından şöyle bi' 3 saniye filan düşünseydin, kızım..." diye geçmedi değil. Evden random olarak çıkmak için yalan uydururken, kalp hırsızımı yakalamaya karar verdiğimi sanmıştım ama kararı, aslında, annemi bu yalana inandırdığımda verdiğimi fark etmemişim. Anlık aldığım kararlardan 3 saniye geçmeden pişman olduğumu da tabii unutmam gerekiyordu, yoksa düşünerek hareket etmiş olurdum ki o gün başımıza taş filan yağar, maazallah😱 Neyse ki aldığım bir karardan pişman olmaktan vazgeçme hızım, o kararı aldığım için pişman olma hızımdan da kısa.

Sevgili Duygu Durumum,

Bu kadar dengeli olma ya. Valla, bak; hiç sorun değil... Ben, beni nereye çekersen; oraya gelirim. Sonuçta benim var olma nedenim, senin duygusal hezeyanlarının peşinden koşmak. Beyindir, bilimdir, ilimdir... Bunlar, senin ayağının altında paspas olsun.

Tez zamanda; 1₺'nin 50$ olduğu, bebeklerin altlarını daha az kirleterek ebeveynlerini ıslak mendil ve bez masrafından kurtardığı ama altlarını daha az kirletmelerinin de sağlık sıkıntıları nedeniyle olmadığı ve ebeveynlerinin hastanelere "Evladım yaklaşık bir haftadır üriner ve gastrointestinal boşaltım reflekslerini yerine getirememekte." diye koşmak ve tahliller - tetkikler için servet dökmek zorunda kalmadığı, herkesin hayatında en az 1 sezon ve bölüm başına aylık asgari ücretin en az 5 katına çalışıp çalışma saatlerinin uzunluğuyla ilgili serzenişte bulunurken başka koşullarda bir ömür çalışsalar da alıp alamayacakları meçhul "o" mülkü yalnızca 9 ayda alabildiği bir günde buluşmak dileğiyle...

Sadık Hizmetkârın
Jülide


Duygu durumuma kafamdaki efkârın dumanıyla gönderdiğim bu mektuptan sonra, başka bir aydınlanma yaşamam çok da uzun sürmedi. Durumu değiştirmeye yetmeyen her farkındalık gibi, bu aydınlanma da yeni bir çöküşün habercisiydi; ben çökmüştüm. Sokağa çıkacağımı idrak ettiğimde; bi' aynaya bakayım dedim, bakmaz olaydım🫣🪞 Aynada gördüğüm "ev" hâlindeki beni "insan içine çıkılır" hâle getirecek bir formülün, kozmetik sektörü içindeki kimya laboratuvarlarında henüz geliştirilebildiğini sanmıyorum. Bu ne salmışlık, arkadaş ya!

Bir Netflix yapımı suç-polisiye dizisinde, günlerdir çözmeye uğraştığımız cinayet dosyasını katili nihayet bularak kapattığımız mesai saatinin bitiminde evlere dağıldıktan sonra, birlikte kahve içeriz belki diye evime gelen ve iş arkadaşım olan "o" yakışıklı komisere kapıyı açıp içeri davet ettiğimde kahve içerken kendisinden aşk itirafı alacağım, aşkına karşılık verdikten sonra da dışarıdaki hafif rüzgarlı havanın keyfini sürdüğümüz bir akşam yürüyüşüne çıkacağımız "o" güzel komiser kadınmışım gibi üstümde sokak modasına uydurabileceğim mini bir gecelik olmasını hayal etmiş ve yıllarca bunun provasını yapmışken; tişörtüm, bütün gün yatakta yuvarlanmışlığımın olay yerinden arta kalan fiziksel bir delili gibi üstüme yapışmıştı ve yıkanmaktan rengi atmış eşofman altım “Ben dışarı çıkmam.” diye direniyordu. Hâlâ bi' sorun yok gibi duruyor, değil mi? Senin yerinde olup bu anlattıklarımı okusam, ben de "Üstünü değiştirip çıkarsın, işte, ne var ki?!" diye tepki verirdim. Bu kadarla kalmış olmasını o kadar isterdim ki... Kendimi romantik sahne oynayacak "o" kadın karakter yerine koyarken, şu minna-cık ayrıntıyı atlamasaymışım iyiymiş: Onun saçı; dümdüz biçimde omuzlarından aşağı dökülüp ipeksi bir yumuşaklıkta görünür ve ışığı, insanı dünyadaki varlıklarından bihaber olduğu renklerle tanıştırma sorumluluğunu üstlendiği bir görev bilinciyle yansıtıyormuşçasına iyi yansıtarak parıl parıl parlar. Benim o günkü saçımda bu özelliklerden hangisi vardı?! Sen o gün yanımda yoktun ama ben olanı "tüm çıplaklığıyla" görebiliyordum, daha doğrusu göremiyordum çünkü hiçbir şey olmamıştı, bu özelliklerden hiçbiri saçımda yoktu! E, hâliyle... Aşk bu; set arkasında saçının - makyajının yapılmasını bekleyecek hâli yok, çat kapı geliyor. (O zaman, sen, sokağa çıkıp hayatının aşkıyla tanışmaya kalkmak, ne cesaret be kızım!) Zamanım yoktu ama panik de yoktu. Bu, telaş değildi; bu, organize bir aceleydi. (Dobarlan, bıragma gendini; bi' şiy yok, bi' şiy yok, bi' şiy yok...)

Tahmin edebileceğin üzere, hazırlanmaya üstümü değiştirerek başladım. Yaptıklarıma, ağız alışkanlığıyla "hazırlanmak" demiş bulundum çünkü bunları her gün, hepimiz "hazırlanmak" için yapıyoruz ancak benim o gün yaptığım gibi saniyelerle yarışarak yapıldığında, iki görüntü arasındaki fark olsa olsa "kılık değiştirmek" ifadesiyle açıklanabilir.

Kalp hırsızımı kıskıvrak yakalamak için harekete geçtiğimde derli toplu giyinmiş olmalıydım ki giydiklerim elime - ayağıma dolaşıp hızımı kesmesin. Pusuya yatmış üstüne atlamak için beklerken saklandığım yerde olur da ifşa olursam diye de hipnotik bir "cici kız" etkisi yaratıp kalp hırsızımı büyüleyerek tuzağıma çekmeli ve avucuma düşürmeliydi; bu da B planımdı. Teçhizatımın ana parçası hem A hem B planıma uyum sağlayan "2'si 1 arada denim tulum" olacaktı. Tek parça giysiler; üst parçayla alt parçayı renk, desen ve doku olarak birbirine uydurmak gibi zahmetlere sokmamaları ve çoğunlukla jet hızıyla giyilebilme özellikleriyle benim için hep "hayat kurtarıcı" olmuşlardı ve o gün de yanımda olacaklarını, beni yalnız bırakmayacaklarını biliyordum. Kusursuz bir stratejiyle avıma adım adım ilerliyordum👣🐾

Sıra, saçımı düzeltmeye gelmişti. Hayır, delirme, onu sakinleştirmeye çalışmak gibi bir çılgınlığa soyunmadım! Evet, ben Türküm ama Türk olmakla açıklanamayacak bir çılgınlık olurdu bu. Bunca zamandır; önce, elektriklenmesini - kabarmasını önleyen bir şampuanla yıkanmadan ve yine, elektriklenmesini - kabarmasını önleyen bir durulanan saç bakım ürünüyle beslenmeden, kurumuş gibi "fake atıp" kurumadığı sırada sürmeyecekmiş gibi "fake atıp" elektriklenmesini - kabarmasını önleyen bir durulanmayan saç bakım ürünü sürülmeden, salık bırakılarak kullanacaksa buklelerin nizami düşmesi ve toplanarak kullanılacaksa da yetişkin bir bireyin motor becerilerini sorgulatmayacak kadar "yapılı" görünebilmesi için bir yemeğin her yapıldığında aynı tadı verecek kadar yılların deneyimiyle yazılmış tarifindeki malzemelerin ayarlanmış olduğu gibi ustaca ayarlanmış miktarlarda saç şekillendirme köpüğü ve spreyi uygulanmadan asla sakinleşmeyen- ki bunlar yapıldığında da sakinleşmesi manifestlere bağlı olan- 2C dalgalı - kıvırcık ve mütemadiyen elektriklenen bir saçla yaşamıyormuşçasına, bilginin sınırlarının çok ötesinde bir "cahil cesareti" olurdu. Gerçi; tepemdeki birkaç bukle, bir isyanın bastırılması gibi bir gece operasyonuyla ve yattığım yerde "yastık izi yöntemiyle" bastırılmıştı ama bu inatçı tutamların romantik bir dizi-sinema estetiği taşıdığı söylenemezdi, daha çok epik bir anlatı biçiminin estetik kalıplarına biraz zorlayarak sığdırılabilirlerdi. Özgür kalan saç tellerim, bu bastırılmış tutamların haklarını aramak için ayaklanmıştı ve onları zapt edebilmemin tek yolu, toplamaktı. Toplarken çok sıkı bir toka kullanmadım çünkü amacım onları incitmek değildi, yalnızca kafa derim üstünde biraz düzen olsun istiyordum. Nitekim; onlar saç telleriydi, ses telleri değil. Bu nedenle, bu kadar farklı sesler çıkarmalarına gerek yoktu ve bunu, onlara hatırlatmam gerekiyordu. Bebek saç tellerimin dokunulmazlığı vardı, öndeki saç tutamlarım da daha genç ve ateşli oldukları için toplanmayı ölesiye reddediyorlardı. Demokrasiden ve farklı seslere de kulak verilmesinden yana biri olarak; onları da bıraktım, dağınık sevenlere dağınık kalsınlar.

Birden fazla duyumuz var ve bunun "müthiş" olduğunun farkında olmak, birine "görüntü"den çok daha fazlasını sunabileceğimizi bilmek demek. Bir parfümör, bir ürünü ya da bir gurme, bir yiyeceği/yemeği koklarken gözlerini kapatır. Beyin düzeyinde duyular arası rekabet vardır ve beynimiz aynı anda gelen duyusal bilgileri işlerken hepsine eşit dikkat veremez. Görme, en baskın duyudur. Gözler açıkken beynin büyük bir kısmı görsel veriyi işler. Gözler kapatıldığında; koku daha "temiz" algılanır çünkü görme korteksi “sessize alınır" ve yüz kasları gevşer, nefes yavaşlar, burun içi hava akışı daha kontrollü hâle gelir. Gerçeği görebilmek için zaten her zaman gözleri kapatmak gerekir çünkü gerçek, her zaman görünen ardındadır. Bu bilgiyle, biri(leri)ni manipüle etmek de mümkündür. Öyle olmasa, afrodizyak parfümler üretimden çoktan kalkmış olurdu.

Biz kendileriyle sadece özel günlerde görüşürüz. Aramızda saygıya dayalı resmî bir ilişki vardır. Bu konuda TBMM'ye (Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne) sunulmuş bir kanun teklifi olmasa da; afrodizyak parfüm alışverişleri, noter huzurunda yapılması zorunlu işlemlere eklenmeli diye düşünüyorum. Tüketicisi tarafından satın alınma işlemleri sırasında, noter huzurunda ve üretici firmalarının kefaleti altında yemin etmeliler:

Şişemle;
banyo raflarında unutulup gitmeye değil,
“özel bir gün” bahanesiyle raftan alınmaya layık duracağıma,
durup dururken sızdırıp tüketicimi rezil etmeyeceğime ve beni yanında taşıdığına pişman etmeyeceğime,
içeriğimi, dramatik sahnelere mahal vermeden onurla muhafaza edeceğime

Moleküllerimle;
ortama girdiğim anda “Bana bakın!” diye bağırmak yerine,
önce havaya karışıp
sonra fark edilmeden bir omuz başına, bir ense kıvrımına,
nihayetinde de karşı tarafın zihnine sızacağıma

Alkol bazımla;
insan vücudu olması koşuluyla, tüketicimin vücudunda en az 1 gün,
sindiğim giysilerdeyse, yıkanana kadar kalıcı olacağıma,
insan vücudu olması koşuluyla, tüketicimin nabız noktalarına uygulandığımda
uygulandığım gün boyunca kalıcı olduğum kadar yüksek yayılımlı olacağıma ve

vücut ısısıyla birlikte moleküllerime ayrılıp dağılarak
ta karşı kaldırımdan duyulacak kadar yayılacağıma,
kullanıcımın kişisel alanını aşmadan,
karşı tarafın kişisel alanına sinsice yaklaşacağıma,
toplu taşıma duraklarında ve istasyonlarında,
koridorlarda,
yan yana oturulan masalarda,
üstüme düşen sorumluluğu ciddiyetle yerine getireceğime

Koku notalarım ve esans oranımla;
fazla ağır olmakla suçlanmayacak ve
hiç kokmamakla da hor görülmeyecek
o ince çizgide duracağıma,
ilk anda değil, ikinci nefeste yakalanacak bir iz bırakacağıma
karşı tarafın hissettiklerini tam olarak adlandıramamasını sağlayacağıma,
sebepsiz bir yakınlaşma isteği,
"Biraz daha birlikte kalsak" hissi ve
açıklaması zor bir sıcaklık yaratacağıma,
mantıktan önce içgüdüyü,
akıldan önce bedeni ikna edeceğime ve
“Ben normalde böyle değilim.” iç sesinin
arka planında sessizce duracağıma,
nihayetinde "koku hafızaları"nda ömür boyu yer edineceğime

Görevimi;
abartıya kaçmadan,
kullanıcımı zor durumda bırakmadan ve
her zaman “koku meselesi” olarak bırakacak kadar ustaca yerine getireceğime

Hak ve yetkilerimi;
kötüye kullanmayacağıma,
etki alanım içinde dayatmacı değil, davetkâr olacağıma,
karşı tarafı, karşılıklı rızayı esas alarak baştan çıkaracağıma

namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.

Yeminine aykırı faaliyetlerde bulunan bir afrodizyak parfümle davalık olduğumu düşünüyorum da...

İSTANBUL ÇAĞLAYAN ADLİYESİ
15. Hukuk Dairesi
Tutanak No: 2015/AŞK-101

Duruşma Tarihi: 15.03.2015
Duruşma Saati: 15.00

Hâkim: Adalet Gelecek
Kâtip: Emir Yazar
Davacı: Jülide Korkmaz
Davacı Avukatı: Saldıray Kılıç
Davalı: Afrodizyak Parfüm
Davalı Avukatı: Diren Kalkan

Duruşma Açılışı
Hâkim - Duruşmayı açıyorum. Bugün, davacı Jülide’nin, davalı Afrodizyak Parfüm'e karşı açtığı "yeminine aykırı davranma" davasına bakıyoruz. Davacı huzurda mı?
Davacı - Evet, sayın hâkim.
Hâkim - Davalı huzurda mı?
Davalı Vekili - Evet, sayın hâkim.
Hâkim - Davacı beyanını versin.

Davacı Beyanı:
Sayın hâkim; ben evden dışarıyı izlerken, gördüğüm ve hoşlandığım, yoldan geçen "o" beyle tanışmak için sokağa çıkacaktım. Davacı olduğum Afrodizyak Parfüm'ü; kullanım talimatlarına uygun olarak ve evden çıkmadan hemen önce, nabız noktalarıma ve giysilerime, birer pompa sıkarak uyguladım. Yeminine sadık kalacağına inandım ama sokağa çıktığımda uçup gitmişti. Etkisini göstermedi, beni evin önünde kendimle ve rüzgarla bir başıma bıraktı!

Davalı Vekili Beyanı:
Sayın hâkim, müvekkilimin sorumluluktan kaçtığı iddiası asılsızdır; bilakis, müvekkilim mevcut kapasitesini, yemin beyanında vadettiğince, sonuna kadar kullanmıştır. Ancak davacı Jülide’nin iddia ettiği etkinin gerçekleşmemesi, vücut ısısı gibi kullanıcıya ve kullanıcı uygulamasına bağlı olarak doğabilecek performans kaybından ve dış etkenlerden kaynaklanmaktadır. Müvekkilim, yeminine aykırı davranmamıştır.

Davacı Vekili Beyanı:
Sayın hâkim, davalı Afrodizyak Parfüm ‘"karşı tarafın ilgisini çekme" güvencesi verilerek müvekkilime satılmıştır. Bu vaadin gerçekleşmemesi müvekkilimin manevi beklentilerini ciddi şekilde zedelemiştir. Davalı Afrodizyak Parfüm'ün kefili olarak, Üretici Firma da vadedilen etkinin sağlanamamasından sorumludur. Müvekkilimin uğradığı zararın tazmin edilmesini talep ediyoruz.

Davalı Vekili Beyanı:
İtiraz ediyorum, sayın hâkim! Müvekkilimin yemin beyanında yer alan "karşılıklı rızayı esas alarak" ifadesi; davacı Jülide Korkmaz'ın bekletisinin, müvekkilimin doğasını ve fiziksel etkileşim sınırlarını aştığının açık göstergesidir. Davacı Jülide Batmaz; müvekkilimi işlemediği bir suçla itham etmekte ve müvekkilimden bulunduğu tazminat talebiyle, haksız zenginleşme yoluna gitme niyetindedir.

Yazılı Beyan (Üretici Firma, Kefil):
Ürünün yemin beyanı; formülüne, üretim sürecine ve satış işlemi sırasındaki durumuna aykırı değildir. Mevcut durumundan, firmamız sorumlu olamaz. Ürünün etki göstermemesi; kullanıcı uygulamasına, çevresel koşullara ve diğer dış etkenlere bağlıdır. Ürünümüze kefiliz, davalı Afrodizyak Parfüm "kusurlu mal" değildir.

Hâkim:
Kefil yazılı beyanı kayda geçirilmiştir. Sayın Davalı, avukatınızın beyanına eklemek istediğiniz bir savunmanız var mıdır?

Davalı Beyanı:
Fıs🫧

Hakim Değerlendirmesi:
Tarafların beyanları incelendi. Davalı Afrodizyak Parfüm'ün noter huzurunda ve Üretici Firma kefaleti altındaki yemin beyanı, davacı Jülide Korkmaz'ın iddiasının aksine, asılsız değildir. Davalı Afrodizyak Parfüm; mevcut koşullar içerisinde görevini yerine getirmiş, sorumluluktan kaçmamıştır ancak davacının sokağa çıkma ve romantik strateji deneyimi beklenen etkiyi görmemiştir. Bu nedenle; davacının manevi zararının, davalının kefili olarak üretici firma tarafından karşılanmasına karar verilmiştir.

Mahkeme Kararı:

  • Davalının; teknik görevini yerine getirdiği, noter huzurunda ve Üretici Firma kefaleti altındaki yemin beyanının asılsız olmadığı, "kusurlu mal" olmadığı ve sorumluluktan kaçmadığı tespit edilmiştir.
  • Davacının manevi zarar talebi, davalının kefili olarak Üretici Firma tarafından karşılanacaktır.
  • Mahkeme masrafları, yargılama giderleri ve vekâlet ücretleri dahil, taraflarca eşit olarak karşılanacaktır.

Zihnimde başlayıp sona eren bu duruşmadan, maddi dünyaya dönüşüm; kitaplık olarak kullanmadığım ama dört raftan ve iki çekmeceden oluşan kitaplığımın en alt rafına dizdiğim aromaterapi ve koku ürünlerim arasından bana göz kırpan görüntüsüyle afrodizyak parfümümün, önümdeki makyaj masamın aynasındaki yansımasına gözümün kaymasıyla oldu.

Yeniden duş alıp kişisel bakım ürünlerimi yeniden sürerek koku "layer"leyecek zamanım yoktu. Günde 2 kez, sabah - akşam, duş alma ve tüm kişisel bakım ürünlerimi baskın koku notalarının ortak olmasını gözeterek seçip satın alma alışkanlığım sayesinde; hemen hemen her zaman, gereken her yerde hazır bulunabildim. O gün de; gardırobumun arka tarafında kaldığı için denim tulumumu bir hışımla çektiğimde yere saçılan askılarım ve askılara tutunmayı bu anı bekliyormuşçasına bırakıp bağımsızlıklarını ilan eden giysilerim, hızlı hızlı giyinmeye çalışırken sağ ayağımın küçük parmağını çarptığım makyaj masamın köşesi ve ayaklanan saç tellerimi toplayarak yeterince yatıştıramazsam diye durdukları raftan, önlem olarak alıp bir kol mesafesi uzağıma koyarak göz hapsinde tuttuğum saç şekillendirme köpüğü ve spreyi, böyle anlardan birine tanıklık ediyordu. Tenime hapsolmuş kişisel bakım ürünlerim sabahtan kalmaydı ve son bir dokunuş olarak, boynumun iki yanına afrodizyak parfümümden birer pompa sıktım. Böylece, gelenekselleşmiş ve belirli aralıklarla düzenlediğim "yalancı" bir "koku katmanlama" merasiminin kapanışını yapmış oldum.

Evden çıkmak için kapıya yönelmişken; bir yandan, hangi ayakkabımı giyeceğime karar vermeye çalışıyordum. Portmantonun askılık bölümünü, dolap bölümüne bağlayan düz zemindeki spor ayakkabılarımla bakıştık. Onları öyle görünce, eski bir dostumu yolda görmüş gibi oldum. Kucaklayasım geldi. Bağcıkları bağladım gibi kalır, yol boyunca çözülmez, 10.000 adım da atsam ayaklarıma vurmaz ve bacaklarımı ağrıtmazlardı. Onlar benim emektar spor ayakkabılarımdı ve böylesi bir günde ayağımda onlar olmalıydı. Ayağıma geçirdim, kapıyı çektim ve apartman merdivenlerini de tek tek inerken, aşk basamaklarını da bir bir çıktım.

Evden Dışarıyı İzlerken, Gördüğüm Ve Hoşlandığım, Yoldan Geçen "O" Beye Söyleyebileceğim En İyi Tanışma Cümlesini Söyledim: "Tanış(a)mazsak seni bir daha muhtemelen gör(e)meyeceğim ve anneme boşu boşuna yalan söylemiş olacağım."

Bizimki; kuyruklu yalanların gölgesini, kuyruklu yıldızların aydınlattığı bir aşk öyküsü🐈🐈‍⬛🌠
Bizimki; kuyruklu yalanların gölgesini, kuyruklu yıldızların aydınlattığı bir aşk öyküsü🐈🐈‍⬛🌠

Birbirimize eridik; gönlü gönlüme, gönlüm gönlüne aktı🫠 Kuyruklarımız yoktu🐈🐈‍⬛ Kalplerimiz birbirine dolandı💞 Duygular şelale ama biz birbirine karışan iki ırmak gibi usul usul yürüdük birbirimize. "Evden dışarıyı izlerken, gördüğüm ve hoşlandığım, yoldan geçen 'o' beye söyleyebileceğim en iyi tanışma cümlesi"nin neden "Tanış(a)mazsak seni bir daha muhtemelen gör(e)meyeceğim ve anneme boşu boşuna yalan söylemiş olacağım." cümlesi olduğunu, öyküyü başa sarayım ve sokağa çıktığım andan itibaren anlatayım sana.

Türk toplumunda bir kalp hırsızını yakalayabilmek için atlatman gereken kişi(ler) yalnızca ebeveyn(ler)in değildir; komşular, mahalle esnafı ve ebeveyn(ler)ine bilgi sızdırabilecek herkesi atlatman gerekir. Kalp hırsızını gördüğün yerde bodoslama sıkıştırıp el ense, yaka paça, ters kelepçe götüremezsin👮🏽‍♀️🥷🏽⛓️‍💥 Eh... Bu ülkede kanun var, nizam var. Türk Örf ve Adet Hukuku'na göre "aşırı doz aşk" suçu "tasarlanarak işlenen suç" kapsamında değerlendirildiğinden; bilmelisin ki "aşırı doz aşk" suçu işlediğinde/işleyeceksen, ağırlaştırılmış cezai hükümlerce yargılanırsın. Doğru zamanda harekete geçip işimi hızlıca görecek ve suç mahallini arkamda hiçbir görgü tanığı ve/veya delil bırakmadan terk edecektim.

Kalp hırsızım sokağın köşesinden dönmüş otobüs durağına doğru ilerlerken, ben de arkasından onu takip ediyordum. Köşebaşlarını tutup çöktükleri mahallelerde çöreklenmiş kem gözleri, dedikodu kazanlarını ve ahlak bekçilerini atlatmanın; literatüre girecek kadar kuramsallaştırılabilmiş bir yöntemi yoktu ve "aşırı doz aşk" suçu işleyen çiftlerden, bu zararlı oluşumları atlatmayı başarabileni çıkmamıştı ama ev hapsi cezası almamak için çatal dilli arabozucuların kadrajına girmemek yeterdi. Otobüs durağına vardığımızda, onlardan yeterince uzaklaşmış olacaktık ve ben de kalp hırsızımı orada suç üstü yakalayacaktım. Olan biten her şey; hepi topu 300 metrelik bir bölgede ama zamanın da, mesafelerin de en küçük birimlerine indirgendiği bir olay örgüsüyle gerçekleşiyordu.

Onu göz hizasında görmek ile yukarıdan izlemek; ona başka açılardan bakmış olmanın yanında, ona yaklaşan başka bakış açılarını görmekmiş. Uzaktan baktığımızı kolay yargılayabilmemizin nedeni; onu bütün gördüğümüzde, tamamını görüyoruz sanmamızmış. Birine çok yaklaştığımızdaysa; görüş alanımıza girdiği kadarını, belki kendisinden de iyi görebildiğimiz için onu yine çok iyi tanıdığımızı sanıyormuşuz. Kendimi tanıdığımı düşünerek; onunla tanışmaya, sokağa çıktım ama onunla tanışacak "ben" ile aynadaki "ben" aynı kişi değildi ki... İlkiyle, ben de ilk kez karşılaşacaktım ama diğeriyle her gün konuşuyoruz. Onun gözünden tanımadığım ve tanıyamayacağım, yalnızca anlayabilecek kadar yaklaşabileceğim bir "ben" varken; kendimi ne kadar tanıyor olabilirim? Varlığımın bir parçasına yalnızca anlayabilecek kadar yaklaşmak, beni böylesine heyecanlandırıyorken; ona yaklaşmak için sokağa çıkmamış olmam "absürt" olurdu. Ben ona yaklaştığımda, o da kendiyle tanışmış olmayacak mıydı? Öyleyse, kaçacak ne vardı?

Her sabah; kadınların, güpegündüz ve sokak ortasında tacize uğradığı olayların eksik olmadığı bir gündeme uyanıyoruz. Bir erkeğin; yolda, durakta, kafede görüp beğendiği bir kadına yaklaşıp tanışma teklifi etmesinin "sakıncalı" görülmesini anlaşılır kılan bir neden. Kadınların, hangi erkekten (daha çok) zarar göre(bile)ceğini kestirmeye ve göre(bile)ceği zararı önlemeye çalıştığı bir toplumda, bir kadının; yolda, durakta, kafede görüp beğendiği bir erkeğe yaklaşıp tanışma teklifi etmesinin "hafifmeşreplik" görülmesini anlaşılır kılan bir neden olduğu gibi... Kaçacak ne çok şey vardı!..

Toplumbilimsel açıdan bakıldığında, yaptığımın "mantıksız" olduğu su götürmezdi ama toplumbilimsel açıdan bakıldığında... İçimdeki küçük kız; yere çömelmiş, dizlerini karnına çeke çeke “Ya bir daha hiç göremezsek?..” diye başımın etini yiyordu. Felsefeye göre "varoluşsal paradoksu aşmak" da o kızla mümkündü. Özgür irademle seçtiğim biri; özgür irademi, toplumsal normlara uyumlayarak seçtiğim birinden daha özel olacaktı. Benim için "en özel"iyle ilişki yaşamak istiyorsam; risk almam bir zorunluluktu, mantıksız değildi. Bir ülkede; herhangi bir vatandaşa oy verilebilen bir başkanlık seçimiyle, baraj olarak belirlenen oy çokluğuna ulaşmış adaylara oy verilebilen bir başkanlık seçiminin karşılaştırılmasına benzetilebilirdi.

Demokrasi, yaklaşık 2.000 - 2.500 yıl önceye dayanan bir devlet yönetim biçimi. Demokrasi eleştirileri, demokrasi tarihi kadar eski. Ne tesadüftür ki diyalektik felsefenin ortaya çıkışı aynı yüzyıllara denk gelmekte. İnsan zihninin, kavramları karşıtıyla algılama eğilimi; insanlık var olduğundan beri eleştirinin de var olduğunu gösteriyor. Bu da demek oluyor ki demokrasi eleştirileri, diyalektik felsefeden bağımsızdı ve diyalektik felsefe olmasaydı da yapılacaktı. Demokrasi eleştirilerinin önemli bir bölümü "Demokrasi; halkın, sunulan adaylar arasında tercih yaparak seçim yaptığını sandığı yönetim biçimidir." denilerek tek bir cümlede özetlenebilir.

Hayatımıza alacağımız kişileri, özgür irademize göre belirlemiyorsak; onları, mantık seçiyor ve biz de aralarında tercih yapıyoruzdur. Bir ülkenin başkanı olması için o ülkedeki herhangi bir vatandaşa oy verilebilmesi, aday evreninin çok geniş olması nedeniyle; seçmende oluşabilecek kafa karışıklığı, %1 gibi düşük oy oranlarının oy çokluğu oluşturarak bir adayı "kazanan" yapmaya ve kalan %99'un iradesinden baskın gelmeye yetebilmesi, seçim güvenliğini sağlamanın ve seçim sürecinin yürütülmesinin karmaşıklaşması vb. sorunları beraberinde getirebilir. Devlet, toplumsal düzeni sağlayan unsurlardan belki en önemlisi ama tek başına hepsi değil; bu unsurların hepsi, devlet gibi, işlevsellik ve güvenilirlik temelli mekanizmaları sayesinde toplumsal düzeni sağlıyor. Daha yalın bir dille açıklamak gerekirse, toplum düzeni ile risk ters orantılı. Toplum; düzen amacı doğrultusunda, doğal olarak, bireyi her zaman için olabildiğince risksiz olana yönlendiriyor. Birçok toplumda evliliklerin görücü usulü yapılmasının gelenekselleşebilmesi; bu yöntemin, tıpkı devlet yönetimi seçimlerinde oy çokluğunun telkin ettiği güven gibi, kişilerin başka kişilerce desteklendiğini görmenin verdiği güvene dayanıyor. En küçük birliği olarak "aile" kurumunu düzenlemeden, topluma düzen getirilebileceği düşünülemeyeceğinden; evliliklerin görücü usulü yapılmasını gelenekselleştirmek, bu kurumu güvene dayalı bir yöntemle düzenlemeyi de gelenekselleştirebilmek demek. Bir kişinin güvenilirliğini, başka kişilerce desteklenmesine göre değerlendirmek; akademik ve mesleki başvuru süreçlerinde de "referans (tavsiye mektubu) kültürü" benimsenmesiyle kendini gösteriyor. Bankalar; müşterilerine kredi verip vermeme kararını ve miktarını, o müşterilerinin "kredi notu" kayıtlarını referans alarak, kredi geçmişini ve finansal güvenilirliğini inceleyip değerlendirerek belirliyor. Bankalardaki "kredi notu" sistemi, bankacılık ve finans sektöründeki artan taleplere yetişebilmek için geliştirildi. Böylece, ortak bir veri tabanından nesnel değerlendirme olanağı sunarak kredi başvurusu değerlendirme süreci kolaylaştırılıp hızlandırılabildi. Şirketlerin, müşterilerin ödeme geçmişleriyle ilgili bilgi alışverişinde bulunduğu "Sanayi Devrimi" yıllarındaki ticari itibar değerlendirme süreci, evlilik ya da akademik ve mesleki başvuru süreçlerinden çok da farklı görünmüyor. Sonuçta; toplum, kötü bir eş ya da borç takacak bir üçkağıtçı olma riskini aynı güvenilirlik ölçütüyle değerlendirmeye çalışıyor: seninle ilgili varılan ortak kanı. Günlük yaşamın kalbinden bir örnekle düşünecek olursak; yemeklerinin iyi olduğunu düşünebileceğimiz başka bir özelliği olmadığı sürece, masalarında müşterilerini görmediğimiz bir restoranın kapısından girip de orada yemek yemiyoruz. Elimizden mantık ve ortak kanı alındığında, hiç kimseye güvenemiyorsak; güvenmeyi seçebileceğimiz bir özgür irademiz kalmamıştır. Birilerine mantık ve ortak kanı elimizden alınsa da güveniyorsak, güvenmeyi seçebiliyorsak; yaşasın özgür irademiz ve gelsin, koca bir aday evreninde hangi kocayı seçeceğimizin dayanılmaz hafifliği🎈

Ben onu gördüğümde, kocamı seçtim. Beni kendimle tanıştıracak "en özel" kişi; "tanıdığım kadarıyla yetin(e)meyeceğim ve tanıyor olmaktan bıkmayacağım" biri olacaktı. Tanımak için can atıp kaybetmekten ölesiye korktuğuma göre onu bulmuştum. Kavuşmamız zaman isteseydi, uzun uzun tanışabileceğimiz bir zamanda karşılaşırdık. Beklemek; zaman istemiyorsa, zaman kaybıydı. Ben de harekete geçtim. Annemin evde beni beklediğini bilmek; bir an önce tanışıp eve dönmek kaygısıyla duyduğum bir aceleye değil de, tanışmamızın bir an önce olması gerektiği hissimi pekiştiren bir aceleye sürüklüyordu beni. Sanki hayat; “sonra bakarız” denecek türden bir karşılaşma sunmamış, yıldırım nikâhı kıymamız için bir işaret bırakmıştı önüme. Kendimi ancak kocam olacak adamı nikâhımıza davet etmeyi unuttuğumu hatırladığımda tutabildim. Dürtülerim şaha kalkmış; ahırlarından uçsuz bucaksız çimlere dörtnala koşmak isteyen atlar gibi, aklımın kapılarına dayanmıştı. Dizginleri ellerimde, dehleye dehleye aklımın düzlüklerinde yürüttüm onları.

Pamuk ipliğiyle de olsa başımda tutabildiğim aklıma, onu gördüğüm andan beri geçen yaklaşık 3 dakikalık sürenin her saniyesinde pışpışladığım küçük kıza ve doğalarından alıkoyduğum atlara haksızlık edemezdim. Onunla tanışma isteğimi ona öyle bir sözle söylemeliydim ki hissettiklerimin "dürtüsel" ol(a)mayacak kadar özel olduğunu, onun da anlamasını sağlamalıydım. Kendim ve hislerim kadar gerçek, biraz da kendini benim yerime koyduracak bir söz söylemeliydim. Nasıl gülümsediğini, güldüğünü merak ediyordum. Tanışma isteğimi dile getireceğim sözler, bunu görebilmem için belki de son şansımdı; iyi değerlendirmeliydim. Birlikte bir şansımız varsa; yakın plan çekim sırasında tek seferde kaydedilen diyalog gibi, sahnenin bütün duygusal yükünü taşıyan ve nasıl tanıştığımız her sorulduğunda söyleyeceğimiz replik, benim kalemimden çıkacaktı. Beynim, açılan sekmeler ve üst üste yığılan düşüncelerle öyle kızmıştı ki, sanki her saniye "Fan %100, RAM kritik, mavi ekran yakındır!' diye bağıran, aşırı ısınmış bir dizüstü bilgisayara dönüşmüştü. Aşırı ısınmış işlemcim; fanın tiz uyarılarıyla, kulakları çınlayarak çırpınıyordu. Birden yaratıcı modum açıldı ve ortalığı tek sekmede topladı. Meğer fan sesi, sis perdesi gibi gözümün önüme inmiş; önümü görmeden yürüyormuşum. Çarpıştık.

Türkiye'nin bitki örtüsü gibi tüm illerimizi sarmış ve her taşı, özenle yontularak zarif bir geometrik düzenle döşenmiş Arnavut kaldırımı; ayağımın altından "Nasıl da düşürdüm ama seni ha!" diye bana kıs kıs gülüyordu. Güzel olduğu kadar küstah Arnavut kaldırımının şeytani girintilerini; daha "Merhaba" diyemediğim aşkıma "Elveda" demek zorunda kalmayayım, daha birlikte yaşayacağımız güzel günler var diye tekmelemedim. Yoksa; ben, o Arnavut kaldırımına yapacağımı bilirdim! Bir yüz siperliği takmışım, elimde hilti... Sinirle karışık gelen gülmemi, yanak içlerim ile dudaklarımı ısırır gibi yaparak geri gönderebildim. Tökezleyen ayağımdaki ayakkabımın ucunu, mazgalın ızgara gözünden yavaşça çekerek doğruldum. İçten ama şımarık ve istediğini alacak gülümsemeyle gözlerimi gözlerine diktim. Büyük planımı görmüştü. Onun da gözlerinin içi gülüyordu. Çarpışmamız kazara gerçekleşse de, yakınlaşmamız kastendi. Geri çekileyim derken, arkamdaki elektrik direğine takılırım da düşerim diye kenara kayıp alan açmak isteyecek kadar beni düşünmeye başlamıştı daha şimdiden. Az önce sövdüğüm Arnavut kaldırımına teşekkür etmeye başlamıştım içten içe. Bana, onun yüzünü bu kadar yakından görebilmeyi bahşetmişti.

Yeryüzünden hep birkaç ışık dalgası yüksekte, atmosferin dışında nefes alan bir hayalperesttim. Hayal edemeyeceğim kadar güzel bir yüzü vardı. O gün ve o günden sonra; onu ne zaman görsem hayrete düşüyor ve hayranlıkla izlediğim manzaradan muazzam bir haz alıyordum.

İki sokak kedisi gibi bir sokak lambası altında buluşmuştuk. Akşamın morumsu karanlığı, tanışmamızın esrarlı geleceğinin bir temsilî gibiydi. Sarı ışık hüzmesi de, sır perdesini aralarcasına yumuşakça süzülüp karanlığı çatlatıyordu. Utanmasak bir köşede kıvrılarak birbirimize sokulup yatacaktık. Yağmur, bizim romantiklik karşısında gözleri dolu dolu "Bu da benden olsun." diyerek sahnemize gren efekti yapıyordu. Çekirdek çitleyip kabuklarını yere ata ata bizi izliyormuşçasına çiseliyordu. Araçlar, İstanbul'da bir yağmur damlası yere düşmeye görsün sıkışan trafikte bir teker çapı geriden gelirlerse incileri döküleceği için bir önlerindeki aracın arka tamponuna yapıştı yapışacak bekliyor ve ışık yeşile döner dönmez kornaya abanıyor; silecekleri, setimizi ziyaret ettikleri oyuncularmışız gibi bize el sallarcasına sağa - sola sallanıyordu. Havadaki bağıl nem oranını 0.0001% arttıracak kadar yaş, fırından taze çıkmış, ekşi mayalı unlu mamullerin iştah kabartan kokusunu alabiliyorduk. Otobüs durağındaki tahta bank; cilasız şeritlerine düşen ışığı, çukurlarında biriktirip yelpaze gibi açıyor ve pürüzlü yüzeyindeki yağmur damlalarını yanardöner harelere çeviriyordu. Yoğun bir renk kontrastı bizi yutmuştu ya da biz hapı yutmuştuk💊🌃 Makroskopik ölçekte üç boyutlu nesnelerin çok boyutlu renkleri, karşı konulamaz bir gravitasyonla bizi kendine çekiyordu. Kalp hırsızım; uzansam, elim içinden geçecek bir hologram gibi ayakta dikiliyordu. Arttırılmış gerçeklik sergisinde, baştan ayağa bir sicim yığınıydı. Seri sonu sevgilinin serseri oklarıyla, sersefil sinir ağım vurulmuş; bünyem sersemlemişti. Kimyam sarsılmış, âdeta müptelası olmuştu. Ay ben şok, ben iptal!

Ne ara "Tanış(a)mazsak seni bir daha muhtemelen gör(e)meyeceğim ve anneme boşu boşuna yalan söylemiş olacağım." dediğimi anlamamıştım ama anlamıştım ki ben bu adamı, kirpiklerine kadar ezberlemek istiyordum.

Merdiven altlarında koklaşan çiftlerin içine çektiği “aşırı doz aşk” illetinin, birilerimizin bağışıklık koruyucu antikoru olduğunu bilseler; belki aile büyüklerimiz de ömrümüzde bir kez bunu deneyimlememize ses etmezler💊🫀

Her birinize ayrı ayrı esenlikler dilerim, zira sıcaklarda iyi gider👋🏾

Evden Dışarıyı İzlerken, Gördüğüm ve Hoşlandığım, Yoldan Geçen "O" Beye Söyleyebileceğim En İyi Tanışma Cümlesi Nedir?
Cevapla