"Artık herkes, dünyada yalnızca kendisinin iyi, doğru, dürüst, ahlaklı, sevgi dolu, saygılı, yalansız, dolansız, vicdanlı ve merhametli bir insan olduğunu düşünüyor. Kimse bir başkası için sevilecek, saygı duyulacak, değer verilecek gerçek bir insanın kaldığına inanmıyor."
Her şey, daha fazla kazanmak uğruna başladı…
Buğday üreticisi “Kazancım az” diyerek buğdayı daha dayanıklı olsun diye genetiğiyle oynadı. Bunu gören uncu, “Buğdaycı zaten çok kazanıyor” diyerek una katkı maddeleri ekledi. Ardından ekmek üreticisi, “Uncu bozduysa ben de ekmeği bozarım” dedi. Mayacı sinirlendi, mayayı bozdu. Tuzcu, şekerciler… Herkes sırasıyla kendi ürününü bozdu.
Sütçü daha fazla kazanmak için inekleri daha çabuk ve daha çok süt versin diye hormonla besledi. Bu bozuk sütle karşılaşan peynirci, zararını telafi etmek için o sütten peynir yapmanın yolunu buldu. Artık sütçü de, peynirci de çok kazanıyordu. Aynı şekilde bozuk sütten tereyağı yapan da bir yolunu buldu, o da kazanmaya başladı. Kaşar peynircisi daha hızlı üretmenin formülünü geliştirdi, o da bozuk sütten hızla üretip kazanmaya başladı.
Bunu gören zeytinci, “Herkes çok kazanıyor, ben neden az kazanıyorum?” dedi. Zeytini daha çabuk olgunlaştıracak, daha siyah gösterecek yöntemler buldu. Yumurtacı aynı şekilde tavuklara daha fazla yumurtlatmanın yollarını aradı, buldu. Tavuk üreticisi ise hızla büyüyen tavuklar üretti.
Doğal yapısı bozulan hayvanlardan pastırma, sucuk, kavurma yapıldı. Daha çok kazanmak için kıymaya da çeşitli katkılar eklendi. Bunu duyan domatesçi, “Ben neden az kazanıyorum?” dedi ve hızlı üretim yöntemlerini keşfetti. Onu biber, patlıcan, kabak, ıspanak, fasulye, salatalık, marul üreticileri izledi. Hepsi sırayla ürünlerine müdahale etti.
Herkes, bir başkasının çok kazanmasına sinirlenip yaptığı işe hile karıştırarak daha fazlasını kazanmanın yolunu buldu. Derken inşaatçı evleri çürük yapmaya başladı. Kumcu kumu bozdu, betoncu betonu, demirci demiri… Tesisatçı tesisatı, işçi işçiliği, yedek parçacı parçaları, tamirci tamiri... Derken buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, yatak, yorgan, kablo, priz, sigorta, araba, motor, fren, lastik... Kısacası ne gıda kaldı sağlam, ne eşya...
Bozuk ürünleri tüketen insanlar hastalanmaya başladı. Herkes birbirini dürüst olmamakla suçladı. “Biz sizin yüzünüzden hastalandık” dediler. Üreticiler tohumcuları, tohumcular ilaçlamacıları, onlar toprağı, havayı, suyu ve bilinçsiz tarımı suçladı. Kimisi “Ben senin yaptığın evin altında kaldım” dedi. Müteahhit betoncuyu, betoncu kumcuyu, kumcu demirciyi, herkes bir başkasını suçladı. “Evim yandı” diyen elektrikçiyi, doğalgazcıyı, kablocuyu, sigortacıyı suçladı.
Artık insanlar daha çok kazanmak için birbirini öldürürcesine işler yapar oldu. Ahlak, vicdan, merhamet, adalet gibi kavramlara olan inanç ve korku da yok oldu. Kimse kötülük yapmanın kötü bir bedeli olduğuna inanmaz hale geldi. Bu yüzden artık ne insanın insana saygısı kaldı, ne sevgisi. Eğitmek, öğretmek, korumak, yaşatmak, mutlu etmek artık önemli değil. Çünkü dünyada var olmanın tek anlamı: para kazanmak. Ve sevgi bile artık sadece para kazanma arzusunun kılıfı haline geldi.
Sonuç olarak dünya, herkesin birbirini “doğru iş yapmamakla” ve “insan olmamakla” suçladığı bir yere dönüştü...
Herkes bir şeyden şikayetçi.
Çiftçi diyor ki “artık tarlayı ekemiyorum, mazot pahalı, gübre pahalı…”
Marketçi diyor ki “hal fiyatı yüksek, ben de üzerine koymak zorundayım.”
Tüketici diyor ki “niye bu kadar pahalı kardeşim?”
Ama akşam evine dönerken bir poşet yiyecekle döner yine de.
Tekstilci diyor ki “kumaş pahalı, işçilik pahalı, eleman bulamıyorum.”
Müşteri diyor ki “şu bez parçasına bu para verilir mi?”
Ama dönüp markalı olanı iki katına alır.
Su satan diyor ki “su kaynakları tükeniyor, maliyet arttı.”
Ama kimse musluktan akan suya dönmeyi düşünmez.
Ev sahibi diyor ki “ben bu evi yıllarca borçla aldım, şimdi kıymeti oldu, kirası artmalı.”
Kiracı diyor ki “gelirime göre bu kira çok fazla, bu evde nasıl geçineyim?”
Ev almak isteyen diyor ki “merkezi olsun, okula, hastaneye, alışverişe yakın olsun.”
Ama herkes aynı yerlerde ev arayınca rekabet artar, fiyatlar fırlar, ev sahipleri güçlenir, ev almak hayale döner.
Bankacı diyor ki “ben kurallara göre işlem yaparım, sistem ne derse onu uygularım.”
Ama sistem vatandaşı değil, sermayeyi korur.
Eğitimci diyor ki “çocuklar anlamıyor, aileler ilgilenmiyor, sistem sıkıntılı.”
Veli diyor ki “öğretmen ilgisiz, okuldan bir şey öğrenmiyor.”
Ama kimse evde eğitim sorumluluğunu üstlenmez.
Sağlıkçı diyor ki “düzgün beslenmiyorsunuz, sağlığınıza dikkat etmiyorsunuz.”
Hastalar diyor ki “bu hastalık niye beni buldu?”
Ama içmesi gerekeni içmeyip içmemesi gerekeni içer, yememesi gerekeni yer, sağlığını ihmal eder.
Sonra sağlıkçılar da şöyle der: “Siz sadece kendinize değil, bize de zarar veriyorsunuz. Yediklerinizle, içtiklerinizle, soluduğunuz havayla hepimizi etkiliyorsunuz. Ama kimse kimseyi umursamazken herkes başkası tarafından umursanmayı bekliyor.”
Bilim insanı diyor ki “veri lazım, destek lazım, sabır lazım.”
Toplum diyor ki “bul artık şu ilacı, çöz şu sorunu.”
Ama kimse bilime yatırım yapmaz.
Esnaf diyor ki “müşteri yok, gider çok.”
Müşteri diyor ki “esnaf kazıkçılık yapıyor.”
Ama biri iflas eder, diğeri zincir marketten alışverişe devam eder.
Anne diyor ki “çocuklar saygısız.”
Çocuk diyor ki “beni anlamıyorlar.”
Ama aynı evde kimse kimseyle göz göze gelmez.
Çalışan diyor ki “maaş yetmiyor.”
Patron diyor ki “verim yok.”
Ama herkes mesai saatinde sosyal medyada.
Trafikte herkes haklı.
Mahkemede herkes mağdur.
Siyasette herkes ülkeyi kurtarıyor.
Sosyal medyada herkes bilge.
Evde herkes yorgun.
Herkes konuşuyor.
Ama kimse dinlemiyor.
Herkes haklı.
Ama kimse sorumlu değil.
Herkes yalnız.
Ama kimse kendini sorgulamıyor.
Herkes şikâyetçi.
Ama kimse bunlarda kendi etki ve katkısını görmüyor.
Çünkü bu ZAMANIMIZIN YAŞAM bir sistem İNSANLIK önemli değil,
Herkesin kendini haklı gördüğü, ama kimsenin çözüm için elini taşın altına koymadığı sessiz bir düzen…
Ev sahipleri...
Artan göç, kentleşme ve kira talebiyle birlikte “Benim evim değerlendi” dedi. Kiracılar okula, işe, alışveriş merkezine, ulaşıma yakın ev arayışına girince, merkezi konumdaki evler altın değerinde oldu. Bu yoğun talep, ev sahiplerini rekabetin hakimi haline getirdi.
Başta “Sadece geçimimi sağlayacak kadar” kira isteyen ev sahipleri, bir süre sonra “Bu kadar talep varken neden daha fazla almayayım?” dedi. Kiralara her ay zam geldi. Aidatlara fatura muamelesi yapıldı.
Kiracılar...
“Bu maaşla bu kirayı nasıl ödeyeyim?” diyerek çırpındıkça, ev sahipleri “Ödeyemeyen çıksın, kapıda bekleyen çok” tavrına büründü. Ev artık barınma değil, yatırım aracı oldu. İnsanların yaşadığı yer değil, kazanç kaynağı olarak görülmeye başlandı.
Kiracılar ev sahiplerinin gölgesinde ezilirken, bazıları eşyaları dışarı atıldı, bazıları çocuğunun okuluna yakın kalabilmek için 3 katı kira ödemeye mahkûm oldu. Ev sahibi kiracısını müşteri gibi değil, potansiyel tehdit gibi görmeye başladı. Güvensizlik karşılıklı büyüdü. Birbirine selam vermeyen, hatta dava açan komşular çoğaldı.
Ev artık bir yuvadan çok, bir servet göstergesine, bir prestij meselesine dönüştü. İnsanların barınma hakkı, piyasa değerinin insafına kaldı.
Her şeyin temel sebebi eğitim zayıf, kötü bırakılması üzerine.
Tüm bu toplumsal sorunların kaynağı sorulduğunda, genelde verilen cevap “eğitim eksikliği” olur. İnsanlar, sorunların temelinde iyi verilemeyen, doğru planlanmamış bir eğitim sisteminin yattığını söyler. Fakat asıl mesele sadece okuma yazma, matematik öğretimi gibi teknik bilgilerden ibaret değildir.
Çocuklar...
Büyüklerinin bu dünyasında değer görmeden büyüdü. Ahlakı, dürüstlüğü, sevgiyi kitaplardan değil; sosyal medyadan, şiddetten, yozlaşmış örneklerden öğrenmeye başladı.
Bozuk ürünleri tüketen insanlar hastalanmaya başladı. Herkes birbirini dürüst olmamakla suçladı. “Biz sizin yüzünüzden hastalandık” dediler. Üreticiler tohumcuları, tohumcular ilaçlamacıları, onlar toprağı, havayı, suyu ve bilinçsiz tarımı suçladı. Kimisi “Ben senin yaptığın evin altında kaldım” dedi. Müteahhit betoncuyu, betoncu kumcuyu, kumcu demirciyi, herkes bir başkasını suçladı. “Evim yandı” diyen elektrikçiyi, doğalgazcıyı, kablocuyu, sigortacıyı suçladı.
Artık insanlar daha çok kazanmak için birbirini öldürürcesine işler yapar oldu. Ahlak, vicdan, merhamet, adalet gibi kavramlara olan inanç ve korku da yok oldu. Kimse kötülük yapmanın kötü bir bedeli olduğuna inanmaz hale geldi. Bu yüzden artık ne insanın insana saygısı kaldı, ne sevgisi. Eğitmek, öğretmek, korumak, yaşatmak, mutlu etmek artık önemli değil. Çünkü dünyada var olmanın tek anlamı: para kazanmak. Ve sevgi bile artık sadece para kazanma arzusunun kılıfı haline geldi.
Sonuç olarak dünya, herkesin birbirini “doğru iş yapmamakla” ve “insan olmamakla” suçladığı bir yere dönüştü...
Eğitimciler...
Çocukları yalnızca akademik bilgiyle donatmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal değerlerle tanıştırmakla da yükümlüdür. Ancak ne zaman bir öğretmen ahlak, saygı, merhamet gibi değerlerden söz etse, bazı veliler şu tepkiyi verir:
“Ben çocuğumu sizin inandığınız değerlere göre yetiştirmek zorunda değilim. Benim çocuğum sizin ahlaki yapınıza göre yaşamak zorunda değil. Siz ona sadece okuma yazma, matematik öğretin yeter.”
İşte bu yaklaşım, eğitimin sadece bilgi aktarmak olduğu yönündeki dar bakış açısını gösterir. Oysa bir insanın gelişimi, yalnızca zihinsel değil, duygusal ve ahlaki yönüyle de şekillenmelidir. Ahlak, inanç, vicdan, merhamet ve adalet gibi kavramlar yalnızca bireysel tercihlere indirgenip, toplumsal bağlamından koparıldığında, ortaya sadece kendini düşünen, empati yoksunu, “başkası bana ne” diyen bir nesil çıkıyor.
Bugün "eğitim eksikliği" ifadesi, çoğu zaman yaşanan her türlü toplumsal çöküşü açıklamak için kullanılan bir örtü haline geldi. Oysa bu kavram, gerçekte ne eksikliği anlamına geliyor? Ahlak mı, saygı mı, toplumsal sorumluluk mu? Bütün bunlar, sadece okulun değil, ailenin, toplumun, devletin ortak sorumluluğudur. Eğitim yalnızca bireyi değil, bir milleti inşa eder. Ne yazık ki biz bu yapıyı temelden ihmal ediyoruz.
Medya...
“Reyting getiren doğru değil, ilginçtir” diyerek manipülasyonu tercih etti. Haber programları ve reality show'lar, zenginlerin lüks ve şatafatlı hayatlarını ekranlara taşıdı. Bunu izleyen insanlar, "Ben de böyle yaşamak istiyorum" diyerek her yolu mübah görmeye başladı. Bu hayata ulaşmak için ne gerekirse yapmaya hazır hale geldiler.
Reality show'larda ahlaki sınırlar hiçe sayıldı. Dolandırıcı, hırsız, şiddet eğilimli, sapkın karakterlerin aşk ve evlilik hikâyeleri günlerce servis edildi. Seyirciye bu bozuk ruhlar "normal" hatta "eğlenceli" gibi gösterildi. Böylece insanların ahlak algısı değişti, sınırlar bulanıklaştı.
Sanatçılar...
Yılda 3-4 sevgili, evlilik, ayrılık ve barışma haberleriyle gündemde kalmayı seçti. Bu sayede aşk, sadakat, bağlılık gibi kavramlar birer magazin başlığına dönüştü. Halk da sevginin, ilişkinin geçici ve çıkar temelli birer araç olduğunu kabullenmeye başladı. “Gerçek aşk yoktur” anlayışı sinsice yerleşti.
Din görevlileri, "Kimse dinlemiyor artık" diyerek sessizliğe gömüldü; bazıları ise dinin özünü değil, çıkarı öne çıkardı.
Sanat, estetik değil etkileşim odaklı oldu. Tıklanma uğruna ruhsuz içerikler üretildi.
İşverenler,
"Daha az işçiye daha çok iş" anlayışıyla çalışanları sömürdü. İşçiler, işi korumak için sesini çıkaramadı.
Banka ve Finans Sektörünün Dayattığı Borç Kültürü...
Bugün insanlar ihtiyaçlarından çok taksitlendirme avantajlarına göre alışveriş yapıyorlar.
Bankalar neredeyse hiçbir gelir kontrolü yapmadan kredi kartı ve tüketici kredisi veriyor. Bunun sonucunda:
Borçsuz insan kalmadı.
Herkes ödemelerini çevirebilme stresi yaşıyor.
Piyasalarda artık nakit dönmüyor, herkes birbirine “vadeli” borçlu.
Taksitli satış yapan mağazalar, bankalarla ortak çalışarak insanları daha fazla borçlandırıyor.
Bu kısır döngüde hem bireyler eziliyor, hem de ekonomik sistem çöküyor.
Bu da ciddi bir psikolojik ve sosyal travmaya neden oluyor. İnsanlar çalışıyor ama kazandıklarından bir şey kalmıyor, çünkü daha maaşlarını almadan borçlara kesiliyor. Bu gerçeklik metne yansıtılmazsa, anlatım eksik kalıyor.
Sağlıkçılar ve “Sağlıklı Yaşam” İkilemleri...
İnsanlara sürekli sağlıklı beslenin, düzenli yaşayın, zararlı alışkanlıklardan uzak durun diyen sağlık çalışanlarının bile, sistemin dayattığı ürünleri tüketmek zorunda kaldığını; sadece bireysel değil toplumsal ve sistemsel bir çürüme yaşandığını dile getirmek önemli.
Yani mesele sadece bireylerin iradesiyle çözülecek kadar basit değil — insanlar sağlıksız ürünlere mahkûm ediliyor. Sağlık çalışanları da bu döngünün bir parçası.
“Herkes başkalarından özen ve saygı bekliyor ama kimse kimseyi umursamıyor”
Bilim insanları,
"Artık eskisi gibi araştırma geliştirme ucuz değil hemde yıllarca yapılan araştırmalar çok kolay çalınıyor " diye özel sektörün himayesine girdi. Artık bazıları bilim değil, pazarlama için çalıştı. Gerçeği değil, sipariş edilen sonucu sundular.
Tekstilciler...
“Ham madde pahalı, işçilik pahalı” dedi. Kalitesiz kumaş, kısa ömürlü ürünler üretti. Sağlığa zararlı boyalar kullanıldı, bedenler zarar gördü.
İlaç Sektörü...
Uluslar arası rekabet, siyasi ambargolar, insan sağlığı değil ticari kazanç ya da kayıplar önemli tutulmakta
Su satıcıları,
İnsan ve doğaya az zararlı “Pet şişe maliyeti çok arttı” deyip suyu bile katkılı üretmeye, raf ömrünü uzatmaya çalıştı. Temiz su bile tartışmalı hale geldi.
Nihayetin de Sonuç "Üzüm Üzüme Baka Baka Kararır. Özüm de Özüne Baka Baka Karardı"
Geriye bir tek “ben” kaldı. Herkesin en iyi insanı kendisi, herkesin en masumu kendi hikâyesi… Aynı dünyada, herkes yalnızca kendi aynasında parlıyor artık. Kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor; çünkü orada görmekten korktuğu şeyler var: suç ortaklığı, inkâr, çıkar, yalan, kayıtsızlık…
Bir zamanlar insan, başka bir insanın aynasında güzelleşirdi. Şimdi herkes kendi çerçevesini cilalıyor, içi çürük bir vitrinin camını siler gibi… Sevgi, saygı, vicdan, merhamet... Sözlükte hâlâ yerleri var, ama hayatımızda ne zaman son kez uğradıklarını hatırlayan yok.
Artık herkes "ötekiler" için hüküm veriyor, ama kimse kendisi için bir mahkeme kurmuyor.
Belki de mesele, kötü insanların artması değil; iyi olduğunu düşünenlerin hiç eksilmemesi.
Ve belki de asıl sorun, kimsenin “biz” dememesi.
Herkes “ben” dediği için bu kadar yalnız, bu kadar gürültülü ve bu kadar sevgisiz bu dünya…
Aşk İlişkileri
Kadın Emeği
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
YKS2026
Diğer
En İyi Cevaplar